Alevi, Alevilik, bektaşi, PirYolu Forum ,kızılbaş, Alevi Haber, Alevi Forumları

Alevi, Alevilik, bektaşi, PirYolu Forum ,kızılbaş, Alevi Haber, Alevi Forumları (http://www.piryolu.com/forum/index.php)
-   Siyaset,Politika ve Ekonomi (http://www.piryolu.com/forum/siyaset-politika-ve-ekonomi.html)
-   -   DEMOKRATİK çözüm için MÜCADELE.!!!. (http://www.piryolu.com/forum/siyaset-politika-ve-ekonomi/7622-demokratik-cozum-icin-mucadele.html)

bilgeyol 20.11.13 18:52

DEMOKRATİK çözüm için MÜCADELE.!!!.
 
ülkemizin yıllarını alan,

demokratik çözümde en büyük engellerden biri olan kürt sorununa çözüm,

doKsan yıllık süreçte hala çözülemedi.

aslında çözüm hiç bir iktidar tarafından istenmedi hep oyalandı,

kürtlüğün varlığını kabul ettiler ama,

asla denmokratik haklarını vermeyi kabul etmediler,

kardeşiz dediler ama bizim dediklerimizi kabul ederseniz,

bu nasıl kardeşlik ,

o zaman kardeşlik nedir bir açıklayın,

alevilerle altı çalıştay sınırsız görüşmeler yaptılar ama

Aleviliği ve cem evinin alevilerin ibadt hanesi olduğunu kabul etmediler,

çünkü cumhuriyet yavuzdan beri devlet politikası haline gelen,

alevi katliamlarına ses çıkarmadı.

artık akp-mhp-chp- statükoyu savunma yarışına devam ediyorlar,

chp hernekadar sosyal demokrat parti sayılsada,

MHP ve ip le aynı çizgide buluşuyor,

akp eleştirdiği kemalizm politikalarını,

kendi çıkarları doğrultusunda uyguluyor,

aslında doksan yıllık cumhuriyette değişen bir şey yok,

MHP nin akp yi eleştirmesine bakmayın,

akp her zor duruma düştüğünde,

önce MHP sonra chp akp nin yanında oldu,

işçi partiside akp ye proboğanda yapması için koz veriyor,

sözcü gazetesi akp nin desteklediği bir gazete,

oysa demokratik bir ülke için mücadele vermiyorlar.

akp diktasına taşeronluk yapıyorlar,

kendilerini sözde muhallif göstererek rol yapıyor.

akp-mhp-chp nin kürt sorununa çözüm önerileri yok,

alevi ve cem evlerinin ibadet hane olması hakkında aynı görüşteler,

altan tanın anayasa komisyonunda verdiği cemevleride diğer inanç merkezleri

gibi haklardan faydalansın önerisine,

akp MHP ret oyu verirken,

yıllarca alevilerin yüzde doksan beş oyunu alan chp,

düşünelim diye cevap veriyor,

chp sen cem evlerinin ibadet hane olmasını kabul etmiyormusun,

senin akp ve MHP den farkın ne.

çözüm devrimci ve demokrat ezilen ve sömürülenlerin orta muhalefeti.

bilgeyol 20.11.13 20:46

Cevap: Demokratik çözüm.
 
kardeşiz ama ana dilinde eğitim isteme diyoruz,

bu nasıl kardeşlik demezlermi.

buna üvey kardeşlik bile denmez.

bilgeyol 20.11.13 20:47

Cevap: Demokratik çözüm.
 
aleviyiz de ama,

cemevleri ibadet hanemiz deme,

eee bu nasıl kardeşlik inançlara saygı.

bilgeyol 20.11.13 21:00

Cevap: Demokratik çözüm.
 
kusura bakmayın ama kardeşlik öz veridir hoş görüdür,

biraz hoş görü iyi niyet ve samimiyetle çözülmeyecek hangi sorun vardır.

bilgeyol 20.11.13 21:08

Cevap: Demokratik çözüm.
 
sizler sadece bizim dediğimiz gibi kürt,

bizim dediğimiz gibi alevi olacaksınız derseniz sadece ırkçı olduğunuzu beyan etmiş olursunuz.

bilgeyol 20.11.13 21:21

Cevap: Demokratik çözüm.
 
biraz kendinizi karşımızdakinin yerine koyar düşüne bilirsek,

doğruyu bulma yolunda en büyük adımı atmış olacağız.

bilgeyol 20.11.13 21:31

Cevap: DEMOKRATİK çözüm için MÜCADELE.!!!.
 
ülkenin bölünmesinden korkanlar,

alevilerin ve kürtlerin yarısından fazlası büyük metropollerde yaşam mücadelesi veriyorlar,

ve bir sıkıntıları yok sayılır,

demokratik hak ve özgürlük talepleri haricinde,

demokratik hak ve özgürlük talepleri ülkeyi gerçekten bölermi yoksa pekiştirirmi.

ülkeyi bölecek en büyük sorun,

emperyalizme kayıtsız şartsız uşaklık etmektir.

bilgeyol 21.11.13 11:43

Cevap: DEMOKRATİK çözüm için MÜCADELE.!!!.
 
Ayvalıtaş davası biber gazıyla başladı


Kırmızı Haber | 21 Kasım 2013 | Alt Manşet, Manşet, Sol Haber, Son Dakika
Gezi Parkı direnişinde 1 Mayıs Mahallesi’ndeki eylemde bir aracın çarpması sonucu yaşamını yitiren Mehmet Ayvalıtaş davası, kamuoyundan gizli yapılmaya çalışılıyor.

http://www.kirmizihaber.com/wp-conte...27_598x338.jpg
İSTANBUL – Kartal’daki Anadolu Adalet Sarayı önünde duruşma öncesi çok sayıda vatandaş pankart açarak davaya destek vermek için toplandı. “Mehmet Ayvalıtaş için buradayız, katillerin peşindeyiz” şeklinde pankart açan grup, dava öncesinde adliye önünde bekledi. Mehmet Ayvalıtaş’ın annesinin de adliyeye giriş yaptığı görülürken, CHP İstanbul Milletvekili Mahmut Tanal, BDP İstanbul Milletvekili Sebahat Tuncel,Ethem Sarısülük’ün annesi, Ali İsmail Korkmaz’ın babası ve Berkin’in babası da Ayvalıtaş’ın ailesine destek olmak için adliyeye geldi.
BİBER GAZLI MÜDAHALE
Davaya bakan İstanbul 8. Ağır Ceza Mahkemesi, duruşma salonuna sadece Ayvalıtaş ailesi ile kazada yaralanan şahsın alınmasına karar verdi. Dava için Kartal’daki İstanbul Anadolu Adliyesi’ne gelen yüzlerce kişi, duruşma salonu önünde beklerken, salona basın mensupları dahil kimsenin alınmayacağı belirtildi.
Mehmet Ayvalıtaş’ın anne ve babası, yaralı müşteki ve milletvekilleri alındıktan sonra kapı kapatılınca, salona girmek isteyen kitleye polis biber gazıyla müdahale etti.
-------------------------------------------------------------------
DEMOKRATİK MUHALEFETİ ÖLDÜRMEK İÇİN,
SUÇLULAR KORUNUP,
SUÇSUZ GÜNAHSIZ İNSANLARA ZULÜM DEVAM EDİYOR,
GEZİ DİRENİŞİNDE TUTUKLU BULUNANLARIN DAVALARI,
TOPLUMDAN KAÇIRILMAYA DEVAM EDİYOR,
İKTİDARIN GEZİ DİRENİŞİNDEN KORKTUĞU BES BELLİ,
AMA KORKUNUN ECELE FAYDASI YOK,
DEMOKRATİK CUMHURİYET MÜCADELEMİZ SÜRECEK,
BU DAHA BAŞLANGIÇ.............

bilgeyol 21.11.13 11:56

Cevap: DEMOKRATİK çözüm için MÜCADELE.!!!.
 

bilgeyol 21.11.13 19:40

Cevap: DEMOKRATİK çözüm için MÜCADELE.!!!.
 
Ben

‘UĞUR KAYMAZ’


Kırmızı Haber | 21 Kasım 2013 | Alt Manşet, Gündem, Manşet, Manşet Altı Gündem Haber, Numaralı Haberler
http://www.kirmizihaber.com/wp-conte...ur-kaymaz1.jpg
Yıllar önce, günlerden bir gün (21 kasım) yani tam da bugün, faili meçhul olarak kayıtlara geçen bir cinayete babamla birlikte kurban edildim. Ben bir ölüyüm. Zaman sonbahar yapraklarını savurduğu gibi beni de savurmuş. Hayal meyal hatırlıyorum. Uzun bir sefere çıkacaktı babam, vakit akşamüstüydü. Annem yemek hazırlıyordu . Babam her zamanki gibi telaşlı bir şekilde son hazırlıklarını yerine getirmek için evimizin biraz ötesinde olan kamyonun yanına giderken ben de eşlik ettim. Önden babam, ben ise arkasından yol alıyordum. Sonra ortalık birden silah sesleriyle yankılandı. Babamın yere yığıldığını gördüm. Ardından bedenimde bir sıcaklık hissettim ve aniden yerde buldum kendimi. Vücudum 13 kurşunun ağırlığını taşıyamayarak orada ruhunu teslim etti.
http://www.kirmizihaber.com/wp-conte...ymaz_18780.jpg

Yukarıda bahsettiğim gibi ben bir ölüyüm. Belki bilmeyenler için ya da ola ki unutulanlar olur diye tekrardan hatırlanmak adına bu yazıyı yazma ihtiyacını hissettim bugün . Meramım burada duygularımı biraz da sizlerle paylaşmaktır. Hadi bugün de benim günüm olsun; müsaadenizle tabi. Aslında ben televizyon izleyebiliyor, gazete okuyabiliyor, sizlerin arasında dolaşabiliyorum. Ülkemde çocuk olmanın bedelini öldürülerek ödedim. Daha 12 yaşındayken televizyon ve gazetelerde çatışmada öldürülmüş bir terörist olarak haber edildim. Yani ayağımdaki kanlı terliklerim, evde asılı önlüğüm, masa başında duran kitaplarımın hiçbir önemi olmadan, devletin nazarında; babasıyla birlikte ölü ele geçirilen terörist olarak kayıtlara geçtim. Gazetede gördüm fotoğrafımı, boyumdan büyük bir silahı yerde yatan bedenimin yanında duruyordu. Bugün sizin yaşadığı hayatı yaşasaydım eğer 21 yaşında genç bir delikanlı olabilirdim. Kim bilir belki üniversiteli, belki de o çok sevdiğim baba mesleğini yapıyor olacaktım. Ama biliyorum ki vatan sevmekten çocuk sevmeyi unutmuş bu ülkede yaşayamamanın ağır bedelini yaşadım işte. Hem de içimde arzulayamadığım bir hayatı taşıyarak.
Geçenlerde annemi görmek için mezarlığıma gittim. Annem her zamanki gibi gözyaşlarıyla toprağımı ıslatıp ağıtlar yakıyordu. O bana ağlardı, ben ise uzakta onun bana ağlayışına ağlardım. Bu ülkede bazılarına göre şanslı olduğumu biliyorum. En-azından sahip olduğum bir mezarım var. Ya olmayanların? Geçen gün iki arkadaş ile tanıştım. Diyarbakır’da Üniversite okuyorlarmış, sonrasında okulda sevgili olmuşlar. Onların hayat hikâyelerini dinleyince bu kanaate yürekten vardım.‘Bir gün el ele tutuşup yolda yürürken aniden önlerine beyaz toros bir arabanın durduğunu, iki kişi tarafından zorla arabaya bindirdiklerini ve bilinmeyen bir mekânda sorguya çektiklerini; sonrasında gecenin karanlığında uzun bir yol aldıktan sonra arabadan indirilip, yolun kenarında, kafalarına birer el ateş edilerek oraya atıldıklarını söylediler.‘ Yanlış ihbar olduğu halde yine de öldürmek gerektiğini söylemişler. Tüm yalvarışlarına rağmen karar verilmişti ölümlerine. Burası JİTEM, buradan sağ giren, ölü olarak çıkarmış, Suçlu ya da suçsuz. Binlerce meçhul cinayetlere kurban gidilmiş ve bir mezarı dahi olamamış insanlarla tanışınca, kendinizi bir an daha şanslı hissediyorsunuz işte.
Katillerimizin kim olduğu belli ama kimsenin söyleyemediği bir ülke burası. Geçenlerde onlardan birisini gördüm. Yanında çocuğu vardı. Beni öldürdüğünde ki yaştaydı oğlu. Sımsıkı ellerini tutmuştu. O elleri hatırlıyorum. Cesedimin yanına silahı koyan ellerdi. Çatışmada öldürüldü süsü verilsin diye. Biliyorum o eller devlet nazarında ne anlamlara geldiğini. O ellerin devletin karanlık işlerinde nasıl devreye koyulduğu ve sonrasında nasıl sahiplenildiğine tanığım. Sadece bazılarının bunları bildiği, aslında benim de bildiğim ama söyleyemediğim bir yerdeyim işte.
Sizlere fotoğrafımı da gönderdim. Annemin belki de en çok sevdiği fotoğraf. Vaktiyle Murathan MUNGAN: Kürtler çok güzel bakar, çünkü dilleri yasaklanmıştır ve tüm duyguları gözlerinde birikmiştir diye. İyice gözlerime bakmanızı istiyorum, bir anlam ifade ediyor mu sizlere? Üstelik devlet dersinde bir teneffüs daha yaşayamadan. Şimdilik Hoşça kalın..
(radikal.blog / Fırat Kinyas )

----------------------------------------------------
demokrasimizin utançlarından biri.

bilgeyol 22.11.13 11:29

Cevap: DEMOKRATİK çözüm için MÜCADELE.!!!.
 
600 madenci kendini ocağa kilitledi

http://www.evrensel.net/files/news/d...f7d18a8ac3.jpg (Fotoğraf: Ramazan Demir)





İlgili Haberler

Etiketler

Zonguldak - maden - TTK - Üzülmez -

Zolguldak'ta Türkiye Taşkömürü Kurumu'na (TTK) bağlı Üzülmez Müessese Müdürlüğü'nde gece 12 sabah sekiz vardiyasında çalışan yaklaşık 600 maden işçisi ocakları terk etmeme eylemine başladı. Sabah 08:00 - 16:00 vardiyasında çalışmak için gelen maden işçileri ise ocaklara inmiyor...

pusulagazetesi.com.tr'nin haberine göre, Genel Maden İşçileri Sendikası yöneticilerinden Osman Tutkun ve şube yöneticilerinin çağrısı ile başladığı belirtilen eylemin gerekçesi ise mesai saatlerinde çıkış kapılarının kilitlenmesi. Geçtiğimiz günlerde bir maden işçisinin mesai saatinin bitiminde geçirdiği kalp krizi sonrası kurum ambulanslarının olay yerine gelmediği de gerekçeler arasında gösteriliyor.
Genel Maden İşçileri Sendikası Genel Başkanı Eyüp Alabaş işçilere hitap ettiği, bazı işçilerin Alabaş'ı yuhaladığı kaydedildi. (ZONGULDAK)
www.evrensel.net

-----------------------------------------------
ölüm madencinin kaderindedir
diyen bir başbakanımız var,
iktidara geldiğinden beri,
kendine paravan sendikalar kurdurup,
büyük çoğunluğu elinde tutarak,
kendine bağlı sendikalarla sözleşme yapan diktatörlük,
yeni çıkardığı iş yasasıylada
işçiyi modern köle konumuna sokmuştur,
çalışanlar ve ezilenlerin demokratik hak ve talepleri için,
mücadelye hız vemeleri gerekmektedir yoksa,
gün geçtikçe köleleşen bir emek olmaktan ileri gidemeyeceklerdir,
demokratik mücadelye katılım sağlayıp,
haklarını almak için mücadele zamanı.
yarın çok geç olabilir,
emekçiler ve ezilenler gün bizim günümüzdür,
mücadelemiz, onur ve yaşam mücadelemizdir.

bilgeyol 22.11.13 11:37

Cevap: DEMOKRATİK çözüm için MÜCADELE.!!!.
 
KESK'liler üyelerinin davasına dikkat çekti

http://www.evrensel.net/files/news/d...6cd0ac93fd.jpg





İlgili Haberler

Etiketler

KESK - tutuklu - Adana KESK davası -

KESK Adana Şubeler Platformu, Adana'da yargılanan 17 KESK üyesinin tutuksuz yargılandığı dava öncesi açıklama yaparak davaya dikkat çekti.
Kamu Emekçileri Sendikaları Konfederasyonu (KESK) Adana Şubeler Platformu üyeleri, 17 KESK üyesi hakkında açılan davanın 2'nci duruşması öncesi davanın görüleceği Adana Adliyesi eski binası önünde basın açıklaması yaptı. "KESK baskılarla, soruşturmalarla, tutuklamalarla ve yargılanmalarla teslim alınamaz" pankartının açıldığı açıklamada, platform adına açıklama metni okuyan SES Adana Şube Başkanı Muzaffer Yüksel, AKP hükümetinin "korku imparatoru" yaratma yolunda sağlık ve eğitim emekçileri sindirmeye çalıştığını ifade etti. Yüksel, "KESK çatısı altında yapılan en demokratik, yasal meşru çalışmalar yasadışıymış gibi göstermeye çalışan AKP iktidarı, insan hakları ihlallerinin halkalarına, KESK'e karşı yapılanlarla yenilerini eklemiştir. Tüm halkımız 23 Kasım'da Ankara'da yapacağımız kitlesel açıklamamıza katılmaya ve iktidarın her türlü dayatmacı, baskıcı ve otoriter uygulamalarına karşı demokratik tepkimizi göstermeye çağırıyoruz" dedi.
Açıklama sonrası grup, 17 kişinin tutuksuz yargılandığı Adana 10. Ağır Ceza Mahkemesi'nin görüldüğü duruşmaya geçti. (Adana/EVRENSEL)

bilgeyol 23.11.13 11:38

Cevap: DEMOKRATİK çözüm için MÜCADELE.!!!.
 
3 yıl

konuşması yasak!


Kırmızı Haber | 22 Kasım 2013 | Alt Manşet, Manşet, Numaralı Haberler, Üst Haberler
DİSK Kurucu Genel Başkanı Kemal Türkler’in kızı Nilgün Soydan, babasının mezarı başında yaptığı konuşma nedeniyle açılan davada, 3 yıl konuşma yasağı verildi.
Suikastle öldürülen DİSK Kurucu Genel Başkanı Kemal Türkler’in kızı Nilgün Soydan’ın MHP Milletvekili Celal Adan’ın şikayeti üzerine “hakaret ve iftira” iddialarıyla açılan davada kovuşturmanın ertelenmesi kararı verildi. Soydan 3 yıl içerisinde yeni bir suç işlemezse dava düşecek. Yani, Nilgün Soydan 3 yıl konuşmayacak.
Nilgün Soydan 22 Temmuz 2012’de babasının mezarı başında yaptığı konuşmada, “Şu anda Celal Adan Meclis’te olup kendi katillerinin kurtarılması için çok büyük çaba sarfetmiştir” demişti. Soydan, AKP’nin imzasıyla, ülkücü katillerini cezaevinden çıkmasına olanak sağlayan düzenlemeye tepki göstermişti.
İstanbul 55. Asliyle Ceza Mahkemesi’nde görülen davada, Nilgün Soydan, “Kamuda MHP davası olarak bilinen davada babam maktuldü ben de onun anısını devam ettirme bakımından değil 35 yıl, bir 35 yıl daha davayla ilgili görüşlerimi söylemeye devam edeceğim. Bütün babalara benim gibi bir evlat, bütün evlatlara da Kemal Türkler gibi bir baba diliyorum. Celal Adan’ın söylediklerini hiç unutmadım” dedi.
Duruşmada tanık olarak dinlenen DİSK Genel Sekreteri Arzu Çerkezoğlu da Kemal Türkler’i anma törenlerinde Nilgün Soydan’ın babasına davayla ilgili görüşlerini söylediğini, bu esnada da hakaret içerikli herhangi bir söz söylemediğini ifade etti.
Kararını açıklayan mahkeme, Nilgün Soydan hakkında kovuşturmanın ertelenmesine karar verdi.
Buna göre Nilgün Türkler Soydan’ın erteleme kararının verildiği tarihten itibaren 3 yıl içinde basın yayın yolu ile düşünce ve kanaat açıklama yöntemleri ile yeni bir suç işlememesi halinde bu davanın düşürülmesine karar verilecek. Bu süre içerisinde bu şekilde yeni bir suç işlemesi ve kesinleşmesi halinde ise bu davaya devam edilecektir.
Soydan’ın avukatı Arzu Becerik, “Esas olarak hakaret ve iftira olduğu söylenen sözlerin şikayetçi Celal Adan’ın Mahkeme dosyalarında mevcut kendi beyanlarının tekrarlarından ibaret olması nedeni, davanın ertelenmesi suretiyle beraat etme olanağının engellenmesi ve adil yargılanma hakkının ihlal edilmesi nedeniyle bu karara tarafımızca itiraz edilecek, ilerleyen sürece göre Anayasa Mahkemesi ve İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi’ne başvuruda bulunulacaktır” dedi.
------------------------------------------------

DEMOKRATİK BİR ÜLKEDE KONUŞMAMA CEZASI OLURMU,
FAŞİZMİN OLDUĞU ÜLKELERDE OLUR,
KEMAL TÜRKLERİDE SAYGIYLA ANIYORUZ....

bilgeyol 23.11.13 21:46

Cevap: DEMOKRATİK çözüm için MÜCADELE.!!!.
 
Eğitimciden gazlı-sulu polis saldırısına karşı direniş dersi

http://www.evrensel.net/files/news/d...114b31f61a.jpg SORUNLARI İÇİN BAKANLIĞA YÜRÜYEN ÖĞRETMENLERE POLİS SALDIRDI





İlgili Haberler

Etiketler

Eğitim Sen - KESK - AYÖP - öğretmenler günü - Cem Gurbetoğlu - Birkan Bulut - Hasan Akbaş -
Haberin Galerisi

http://www.evrensel.net/files/galler...5ab3496ecf.jpg

Cem GURBETOĞLU - Birkan BULUT - Hasan AKBAŞ
Ankara


Türkiye’nin dört bir yanından Ankara’ya gelen binlerce Eğitim Sen üyesinin “Meslek onurumuza ve haklarımıza sahip çıkıyoruz” şiarıyla Milli Eğitim Bakanlığına yaptığı yürüyüşe polis saldırdı. 6 kişi yaralandı. Çok sayıda kişi gazdan fenalaştı. Gözaltına alınanlar oldu. Kızılay polis saldırısı nedeniyle haziran direnişinde olduğu gibi biber gazı bulutu altında kaldı.
Eğitim Sen üyeleri, eğitim emekçilerinin örgütlenme mücadelesinden önemli bir yeri olan TÖS’ün 1969 Büyük Eğitim Yürüyüşü’nün başladığı Tandoğan Meydanı’nda toplandılar. Türkiye’nin dört bir yanından gelen emekçiler, hem dershane tartışmasına sıkıştırılan eğitimin gerçek sorunlarına, hem de kendi sorunlarına dikkat çekmek için Milli Eğitim Bakanlığına doğru GMK Bulvarı üzerinden yürüyüşe geçtiler.
Eğitim Sen’lilere, Ataması Yapılmayan Öğretmenler Platformu da (AYÖP) destek verdi. AYÖP’lüler atama beklerken iş kazalarında ölen ve intihar eden meslektaşlarının resimlerini taşıdılar. Yürüyüş kortejlerinde “Parasız, Bilimsel, Demokratik, Ana Dilinde Eğitim” talebi öne çıkarken, 4+4+4 eğitim sistemiyle artan sıkıntılara dikkat çekildi.
Ayrıca “karma eğitim” tartışmalarıyla giderek gün yüzüne çıkan eğitimi gericileştirme planlarına da tepki gösterildi. Kürtçe döviz ve pankartlarla da ana dilinde eğitim talebi gündeme getirildi. Kürt illerinden gelen eğitim emekçileri Rojava ile dayanışma mesajları ilettiler. Eğitimcilere, emekten yana siyasi parti ve demokratik kitle örgütleri de destek verdi.

POLİS KIZILAY’DA DURDURDU
Çevik kuvvet polisleri GMK Bulvarı’nın Kızılay Meydanı’yla birleştiği noktaya yakın bir yerde TOMA ve akreplerle barikat kurdu. Bu noktaya gelen eğitim emekçileri, daha önceden ilan ettikleri gibi MEB önüne yürümek istediler. Ancak polis “Kitle tahmin ettiğimizden fazla, yürütmeyiz” dedi. Uzun süre sendika yöneticileri ile polis amirleri arasında pazarlık sürdü. Polis barikatı Güvenpark yönüne doğru geri çekti.

6 KİŞİ YARALANDI
Ardından Bakanlığa doğru yürüyüşe geçen eğitimcilere polis biber gazı ve tazyikli suyla saldırdı. 6 eğitim emekçisi yaralandı. Kızılay’ın en yoğun olduğu saatlerde başlayan saldırıda yoğun biber gazı çok sayıda kişinin fenalaşmasına neden oldu. Fenalaşanlara ilk müdahaleyi Eğitim Sen ve KESK’e bağlı sendikacıların yöneticileri yaptı. Ancak yaralılara yardım edenlere dahi biber gazı atıldı. Kızılay YKM Binası içindeki bir mağazanın içi gazla doldu. İçerideki müşteriler gaz nedeniyle fenalaştı. Yaralılar ambulansla çeşitli hastanelere kaldırıldı. Kitle Tandoğan yönüne doğru geri çekilirken, ara sokaklarda polis çok sayıda kişiyi gözaltına aldı. (Ankara/EVRENSEL)
www.evrensel.net

bilgeyol 23.11.13 22:41

Cevap: DEMOKRATİK çözüm için MÜCADELE.!!!.
 
Korkulan 'oluşmakta olan'dır

Her zaman Başbakan Erdoğan yapacak değil ya bu sefer Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç yaptı.
“Ben yokken memleket beni tartışsın!” dercesine ABD’ye gitmeden hemen önce Arınç, Hükümet Sözcüsü olarak yaptığı basın toplantısında, “Bakanlar Kurulu dershaneler konusunu ele aldı. Sorun, dershane sahipleriyle de konuşulup önerileri alınacak, bu tartışmanın sonucuna göre karar verilecek.” diyerek “kapatılma” konusunun fiiliyatta ortadan kalktığını söyledi.
Arınç, ertesi gün de uçağa binip Amerika’ya gitti.
Ancak, Başbakan, “öğrencilerin karma evler” tartışmasında açığa düşürdüğü, yaralarını sarmaya çalışan Arınç’ı bu sefer de “gurbette” ve “yaralı” olduğuna bakmadan bir kez daha açığa düşürdü!
Bir televizyon kanalında malum gazetecilerin karşısına çıkan Başbakan dershanelerin kapatılmasında ısrarlı olduklarını yineleyerek aralık ayında konunun yeniden Bakanlar Kuruluna geleceğini söyledi. Dün ise Başbakan, “Kardeşlerimiz Hükümete bir tür şamar atmak istiyorlar” diyerek, cemaatin tutumuna da sert çıkmaya devam etti.
Böylece Başbakan, Arınç’ın yatıştırmaya çalıştığı “dershane kavgası” gibi görünen “Cemaat-Hükümet”, daha doğrusu AKP içindeki iktidar kavgasını kızıştırmaya devam etti.
Hükümet içinde farklı görüşler olmasına karşın, Başbakan dershaneler konusunda geri atmaya yönelmiyor. Özellikle de Başbakanın Cemaatin kan damarlarını kesmede kararlı olduğu gözleniyor.
Nihayet AKP içindeki kavga, partinin cemaate yakın milletvekillerinden İdris Bal’ın dershaneler konusunda Hükümeti eleştirmesi nedeniyle ihracına kadar geldi.
Dershane kavgasının öteki ucundaki cemaat ise Zaman gazetesinin önderliğinde sürdürdüğü mücadelesinde ısrarlı olduğunu gösterdi. Bir yandan Fethullah Gülen’in bilinen gizemci üslubuyla “Nemrutlu”, “Firavunlu”, “Cehennemli”,… konuşmaları yanı sıra, “İsteniyorsa bu dershaneleri Hükümete devredelim” diyerek “çıkarsızlık” gösterisi yaparken öte yandan ise Zaman gazetesi günlerdir birinci sayfasını ve manşetlerini bütünüyle dershaneler sorununa ayırarak, “çıkarlarını” savunma kararlılıklarını göstermek için her yola başvuruyor.
Evrensel okurları “Dershane kavgasının aslında bir dershane kavgası olmadığını” biliyorlar. Tersine kavga, son bir-iki yıl içindeki gelişmelerin açıkça gösterdiği gibi; Cemaat-Erdoğan kavgasının şimdi Arınç-Gül-liberaller-Cemaat ittifakının Erdoğan kliğine karşı kavgasına dönüşen halidir. Bu kavganın yerel seçimde cemaatin, CHP’nin İstanbul Büyükşehir Belediye Başkan adayı olması beklenen Mustafa Sarıgül üstünden, en azından İstanbul için CHP ile dirsek teması, hatta ittifak içinde olmasına kadar vardığı görülüyor. Ki Sarıgül’ün dershaneler tartışmasında açıkça Gülen’in yanında saf tutarak, bu ittifakın pek saklanmaya ihtiyaç duyulmadan gerçekleştiği de görülmektedir. Kuşkusuz bunu Erdoğan da görmektedir.
Bu yüzden de “Şu seçim zamanında kardeşler arasında bu kavga neden? Dershane konusunda kapışmaya değer mi?” diyenlere kimse aldırmamaktadır.
AKP yönetiminin, Cemaatle bir barıştan umutları hayli azalmış olmalı ki, AKP kurmaylarının cemaatin desteğini çekmesinin kendilerine yüzde 1, en fazla yüzde 3 zarar verebileceği, ama dershanelerin kaldırılmasının cemaatin kaybettirdiğinden fazla kazandıracağı, …hesapları yaptıkları belirtiliyor. Ancak AKP’de sorun sadece bir “Cemaat sorunu” değil. Tersine oluşmakta olan, yukarıda belirtildiği gibi, AKP içindeki Erdoğan kliği dışındaki başlıca kliklerin Erdoğan’ın ülkeyi ve partiyi yönetim tarzına karşı bir ittifakıdır.
Erdoğan ve yandaşlarının asıl korkusu da bundan olmalıdır. Ve Erdoğan’ın Cemaatin kopmasını bile göze alarak sert tutumunu sürdürme nedeni de parti içindeki Cemaat dışındaki klikleri hizaya getirme amacıyla bağlantılı görünmektedir.
Dolayısıyla Erdoğan kliğinin öyle, cemaat bağlantılı olarak yüzde birkaç oy kaybıyla işin içinden sıyrılmasının çok zor olduğu ise gelişmeleri izleyen herkes için tartışılmaz bir gerçektir.

evrensel

İhsan ÇARALAN

bilgeyol 23.11.13 22:48

Cevap: DEMOKRATİK çözüm için MÜCADELE.!!!.
 
Neye baktığımız

değil nasıl

baktığımız tayin

edici olacak


Dini gerekçelerle hayatımıza müdahale edilmesinin karşısına dikilelim ama meseleyi salt “ahlak timsali” Erdoğan’ın istediği zeminde mi tartışacağız?

http://birgun.net/icerikler/resimler...i-olacak-1.jpg
Okuyucu Modunu Aç Okuyucu Modu Kapat Yazıyı Büyüt: 12 14 16 18 20
Can Atalay

“Bekara ev yok” öteden beri başa belaydı.

Üç dört öğrencinin biraraya gelmesi ile kira bedelinin artmasına olan hevese karşın ev sahibinin ve hatta mahallenin namusuna halel gelmesine karşın önlem (!) alınacağına ilişkin bir işaret.

Ev –sonuç olarak- kiralanabilse dahi sürekli bir gözetlenme hali, gündelik yaşama her an müdahale edilmesi olasılığına karşı mahallenin ve mülk sahibinin “sınırlarını” her daim akılda tutma, sınırların “aşıldığı” her anın başlıbaşına bir mücadele başlığı olması ….

Ama artık karşı karşıya kalınan şey kadim ev sahibi hacı amca ya da apartman yöneticisi emekli albay müdahalelerinin ötesindedir.

Bir Başbakan fetva vermekte, kolluk güçleri ise hukuken hiç bir dayanağı olmayan (hatta suç olan) fiili uygulamalarla devletin tüm olanaklarını “mahalle baskısı” lehine kullanma konusunda pilot bölge uygulamaları gerçekleştirmektedir.

Peki; genç bir kadın ile erkeğin aynı evde hatta aynı binada kalmamasına ilişkin Başbakanlık düzeyinden fetva verilmesinin anlamı salt akla ziyan bir zihinle karşı karşıya olunması mıdır?

Kendi gücünden sarhoş olmuş, giderek ağzından çıkanı duymaz bir Başbakanın ve onun da parçası olduğu siyasi kadronun ideolojik/dinsel zihniyet dünyası bu yasağın temelidir, doğru …

Başbakanın hamlesi 2013 Haziranında on yıldır biriktirdiği “karizmayı” yerle yeksan eden bir okumuş yazmış topluluğunun “terbiye” edilme çabasıdır, doğru …

Dinsel referansları kamu gücünün esas dayanağı, meşruiyet kaynağı haline getirilmesine karşın mücadele edilmesi artık gündelik hayatımız içinde de örgütlememiz gereken bir başlıktır, bu da doğru ….

Tamam ama; dini gerekçelerle hayatımıza müdahale edilmesinin karşısına dikilelim ama meseleyi salt “ahlak timsali” Erdoğan’ın istediği zeminde mi tartışacağız?

Memleketin en yüksek mertebesinden emlakçılık yapanların kent merkezlerinde yeni spekülasyonlar için yeni başlıklar yaratma hevesinin Erdoğan’ın ulvi amaçları açısından bir hareket noktası olması mümkün müdür?

“Tek Adam” ve ekibi, polisin gündelik hayata hiç bir hukuk normunu tanımadan müdahaleleri ve (öğrenci evleri de dahil olmak üzere) tüm muhalefet mecralarının denetlenmesi/terbiye edilmesi için yeni bir vesile yaratmak istiyor olabilir mi?

AKP’nin dini/ideolojik zihniyet dünyasını önemseyelim ama karşımızdakinin dünyevi/maddi gereksinimlerini ihmal etmeyelim.




Editör : birgün

bilgeyol 24.11.13 00:33

Cevap: DEMOKRATİK çözüm için MÜCADELE.!!!.
 


http://www.kirmizihaber.com/wp-conte...620&h=340&zc=1



Polis, öğretmenler gününü bir gün önceden kutlamaya başladı Ankara’da


Kırmızı Haber | 23 Kasım 2013 | Alt Manşet, Emek Dünyası, Gündem, Manşet, Manşet Altı Gündem Haber, Numaralı Haberler, Son Dakika
Sokağa çıkan öğretmenlere polis müdahalesi

http://www.kirmizihaber.com/wp-conte...ge-300x225.jpg

Eğitim-Sen’in “Meslek onurumuza, geleceğimize ve haklarımıza sahip çıkmak için” diyerek çağrı yaptığı miting için binlerce öğretmen, öğrenci ve veli Ankara Tandoğan Meydanı’nda bir araya geldi.
GMK Bulvarı’nı trafiğe kapatan eğitim emekçilerinin elinde AKP ve Cemaat arasındaki dershane tartışmasından kızlı-erkekli öğrenci evlerine, karma eğitimden baskı ve soruşturmalara kadar çeşitli dövizler bulunuyor.
Kızılay Meydanı’na ulaşan eğitim emekçilerinin önüne polis barikat kurdu ve ‘dağılın’ anonsları yaptı. Barikatın kaldırılmasını isteyen Eğitim-Sen üyeleri, Milli Eğitim Bakanlığı’na yürümek istedikleri belirtiliyor.
Güncelleme 13:30
Eğitim emekçisi bir kadın başından gaz kampüsüyle yaralandı. Emekçiler, biber gazından korunabilmek için alış veriş mağazalarına ve bina içlerine sığındılar.
Polis, GMK Bulvarı’ndaki binlerce emekçiye gaz bombaları ve tazyikli suyla çok sert müdahale etti. Bulvara bakan ara sokaklara da aralıksız gaz atılıyor.
http://www.odatv.com/images/resimler..._23kasim_7.jpg

http://www.odatv.com/images/resimler..._jpg_large.jpg
Fotograf: Sendika.org
Odatv.com
-----------------------------------------------------

eğitim emekçilerine yapılan zulmü kınıyoruz,
haklı mücadelelerini destekliyoruz.

bilgeyol 24.11.13 21:17

Cevap: DEMOKRATİK çözüm için MÜCADELE.!!!.
 
'AKP faşizmine

teslim

olmayacağız'


Polisin eğitim emekçilerine yönelik saldırısına yönelik tepkiler sürüyor. Üç büyük kentte düzenlenen eylemlerde baskıların eğitim emekçilerini yıldıramayacağı belirtilerek, “AKP faşizmine teslim olmayacağız” denildi

http://birgun.net/icerikler/resimler...ayacagiz-1.jpg
Okuyucu Modunu Aç Okuyucu Modu Kapat Yazıyı Büyüt: 12 14 16 18 20
Mesleğine, onuruna ve geleceğine sahip çıkan Eğitim Sen üyesi kamu emekçilerine yönelik Kızılay'daki polis saldırısı Ankara, İzmir ve İstanbul'da protesto edildi. Her üç kentteki eylemde de eğitimciler baskılara boyun eğmeyeceklerini ve AKP'nin faşizmine teslim olmayacaklarını dile getirdi.
ANKARA: BİLİMSEL EĞİTİME TOMALI SALDIRI
KESK Ankara Şubeler Platformu polis şiddetine karşı YKM önünde bir araya geldi. Buradaki eylemde konuşan KESK Ankara Şubeler Platformu Dönem Sözcüsü Osman Özyurt, “24 Kasım'da sahte öğretmenler günü kutlamaları yapanlar Eğitim Sen’in demokratik, anadilde, eşit, laik ve bilimsel eğitim talebine gazla, copla ve TOMA'lardan sıkılan sularla cevap vermiştir” dedi.
AKP'nin asıl amacının “kindar” ve “dindar” nesiller yetiştirmek olduğunu söyleyen Özyurt, cumartesi günkü saldırıda üç eğitim emekçisinin yaralandığını birçoğunun da gazdan etkilendiğini söyledi.
Eylemde konuşan KESK Genel Sekreteri İsmail Hakkı Tombul ise şunları söyledi: "İktidar hamasi nutuklar atıyor ancak son günlerde eğitim sadece AKP ile cemaat arasındaki dershane tartışmalarıyla gündeme geliyor. Biz dershanelerin de özel okulların da kapatılmasını savunuyoruz. Dershanedeki eğitim emekçileri ve ataması yapılmayan tüm öğretmenler kamuda istihdam edilmelidir. Eğitim bütün yoksul yurttaşların da ulaşabileceği nitelikli bir kamusal hizmet olmalıdır.”
İZMİR: İL MÜDÜRLÜĞÜNE SİYAH ÇELENK
KESK İzmir Şubeler Platformu'nun çağrısıyla Konak'ta Eski Sümerbank önünde bir araya gelen İzmir'deki kamu emekçileri ise İl Milli Eğitim Müdürlüğü'ne siyah çelenk bıraktı. Emek örgütlerinin de destek verdiği eylemde kamu emekçileri “AKP’den hesabı emekçiler soracak”, “Bu daha başlangıç mücadeleye devam”, “Öğretmene uzanan eller kırılsın” sloganları eşliğinde İl Milli Eğitim Müdürlüğü'ne yürüdü.
DİSK Genel Başkanı Kani Beko ve TMMOB İKK’nın da destek verdiği eylemde eğitim emekçileri, Ankara’da meslektaşlarına uygulanan şiddeti kınadı, “Baskılar bizi yıldıramaz” sloganları eşliğinde müdürlük kapısına çelenk bıraktı.
Çelenk bırakma eyleminin ardından KESK İzmir Şubeler Platformu Dönem Sözcüsü Ramis Sağlam, meslek onuruna, çocuklarının ve öğrencilerinin geleceklerine sahip çıkan öğretmenlerin iktidarın gazına ve copuna maruz kaldığını söyledi.
İSTANBUL: SALDIRAN AKP'NİN POLİSİ
KESK İstanbul Şubeler Platformu ise saldırıyı dün akşam Galatasaray Meydanı'nda protesto etti. “Irkçı, gerici eğitime son” sloganını atan Platform üyeleri, adına konuşan Eğitim-Sen 8 Nolu Şube Sekreteri Giyasettin Yiğit eğitim emekçilerine AKP'nin polisinin saldırdığını söyledi. AKP hükümetinin toplumsal yaşama yönelik müdahale ve dayatmalarının giderek arttığına dikkat çeken Yiğit, “Eğitim sistemi başta olmak üzere, hayatın her alanında dayatılan ticarileştirilme ve muhafazakarlık yaygınlaşıyor” dedi. GÜLSEN CANDEMİR-ZEYNEP KURAY-ESRA KOÇAK

BİRGÜN NET

-----------------------------------------------------------------------

KESK İN ONURLU MÜCADELESİNİ DESTEKLİYORUZ.





bilgeyol 25.11.13 18:22

Cevap: DEMOKRATİK çözüm için MÜCADELE.!!!.
 
Yatağan işçileri eylemde:
Polis işçilere saldırdı!



Kırmızı Haber | 25 Kasım 2013 | Alt Manşet, Emek Dünyası, Gündem, Manşet, Manşet Altı Gündem Haber, Numaralı Haberler, Son Dakika
http://www.kirmizihaber.com/wp-conte.../yadas3456.jpg
Yatağan’daki santrallerin özelleştirilmesiyle ilgili ilanın resmi gazetede yayınlanmasının ardından işçiler bugün eyleme geçti.
(soL – Muğla)
Güncelleme: 17.37
Yatağan işçileri saldırıya karşın AKP binası önünden ayrılmadı.
Bina önünde basın açıklaması okunmaya başlanırken, işçiler “şalter inecek, hükümet gidecek” sloganları atıyor.
Güncelleme: 17.31
Polis AKP binası önüne gelen işçilere çok sert şekilde müdahale ediyor.
İşçiler polis saldırısına karşı direnişe geçti.
Güncelleme: 17.29
Polis işçilere tazyikli su ve biber gazıyla saldırıyor. İşçiler polis barikatını aştı, AKP binasına yürüyor.
Güncelleme: 17.27
İşçilerin oturma eylemi yaparken çok sayıda çevik kuvvet işçilerin önüne barikat kurdu.
İşçiler ölmek var dönmek yok sloganı atıyor.
Güncelleme: 17.10
İşçiler Sınırsızlık Meydanı’na değil AKP’ye yürümeye karar verdi.
Yatağan işçileri “Bu daha başlangıç mücadeleye devam” sloganlarıyla AKP binasına doğru yürüyüşünü sürdürüyor.
http://haber.sol.org.tr/sites/defaul...5t54321234.jpg
Yatağan işçileri özelleştirmeye karşı kararlı mücadelesini sürdürüyor. Resmi gazetedeki ilanın yayınlanmasının ardından bugün eylem kararı alan işçiler, önümüzdeki hafta da Başbakan Erdoğan’ın kente gelişinde protestoda bulunmaya hazırlanıyor.
Bugün saat 16.30′da Cumhuriyet Meydanı’nda buluşan işçiler, yolu kapatarak “Hükümet şaşırma sabrımızı taşırma”, “Asla yalnız yürümeyeceksin” sloganları attı. Yatağan işçileri buradan Sınırsızlık Meydanı’na yürüyecek.
--------------------------------------------------------

POLİS VE GÜVENLİK GÜÇLERİ,

NEDENSE EGEMENLERE HİÇ SALDIRMIYOR,

VE ONLARIN HAKLARINI KORUYOR,

İŞCİ-MEMUR-ÖĞRETMEN-EZİLENLERE

HEP GADDAR DAVRANIYORLAR.

EGEMENLERİN POLİSİ OLMAK

HALK KİTLELERİNİ KORKUTMAK VE SİNDİRMEK DEMEKTİR.

bilgeyol 25.11.13 22:26

Cevap: DEMOKRATİK çözüm için MÜCADELE.!!!.
 
’AKP’nin elinde
Cemaat’i bitirebilecek


bir arşiv var’


Kırmızı Haber | 25 Kasım 2013 | Alt Manşet, Gündem, Manşet, Manşet Altı Gündem Haber, Numaralı Haberler, Siyaset, Son Dakika
AKP-Cemaat kavgasına dair bir kitap hazırlayan Ahmet Şık, dershaneler üzerinden yürüyen AKP-Cemaat kavgasının arka planını BirGün’e anlattı.
http://www.kirmizihaber.com/wp-content/uploads/114.jpg
Cemaat, AKP için bir milli güvenlik meselesi haline geldi. Yani konu üç beş dershane meselesi değil yüzeydeki ve derindeki devlet aygıtına kimin sahip olacağı meselesi

Cemaat’in hedefi olmuş bir gazeteci Ahmet Şık. Polis teşkilatı içerisindeki cemaatçi örgütlenmeye dair yazdığı kitap yüzünden aylarca hapis yattı. Şimdi de AKP-Cemaat kavgasına dair bir kitap hazırlıyor. Ahmet Şık, dershaneler üzerinden yürüyen AKP-Cemaat kavgasının arka planını BirGün’e anlattı.

Dershanelerle birlikte AKP cemaat gerilimi arttı. Bir rant kavgası varmış gibi gözükmekle beraber daha derinlerde ne var?
Dershanelerin kapatılması üzerinden bugün yeniden kamusal alanda görünür olan AKP-Cemaat savaşını finansal bir rant kavgası olarak görmek doğru değil. Elbette içinde finansal rantın da olduğu ancak son kertede tamamıyla siyasi bir kavga bu. Adını doğru koymak gerekirse, bu yaşananlar devlete kimin sahip olacağı savaşı. Devletin sadece görünen kısmına değil derinde yer alan yapısına yani kontrgerillaya da kimin sahip olacağı kavgası. Ancak AKP-Cemaat savaşını sadece bugüne bakarak yorumlamak da yanlış olur. Başlangıcı 1970’lerin sonuna dek uzanıyor. Ama Milli Görüş ile Gülen Cemaati arasındaki en büyük ilk kırılma bunlardan bağımsız olarak, bugünlerde de tartışma konusu olan 28 Şubat darbesinde yaşandı.

Peki nasıl bir araya geldiler?
Günümüzün en önemli siyasal ve toplumsal iki güç odağının, 28 Şubat darbesi travmasından sonraki ilk yakınlaşması da AKP’yi iktidara taşıyan 2002 seçimleri öncesinde yaşandı. İçinden çıktığı Milli Görüş Hareketi’nin siyasal anlayışından kopmuş görüntüsü vermekle birlikte AKP aslında aynı siyasi geleneğin devamı olan ancak küreselleşme politikaları ekseninde neo-liberalizme uyum sağlayarak ehlileştirilen, bu sayede geleneksel sağ seçmeni de taraftarı haline getiren bir siyasal İslam modeliydi. Meşruiyetini sağlayacağı seçimlerde her bir oya ihtiyacı olan AKP ve siyaseti okuma becerisi ile iktidar koltuğuna oturacak her güç odağıyla kim olursa olsun yakın ilişki kurma “becerisine” sahip Gülen’in çıkarlarının kesişmesi dolayısıyla ikili sorunlu geçmişlerine “sünger” çekti. Bir cemaatler ve tarikatlar “konsorsiyumu” olarak iktidar olan AKP’nin ilk iktidar döneminde devlet rantının bölüşümünden Gülenciler de, tıpkı diğerleri gibi seçimlerde verdiği destek kadar faydalandı. Ancak bu hakkını, bürokrasideki örgütlenmede, özellikle stratejik önemi birkaç yıl içinde kendini gösterecek olan güvenlik ve yargı alanında kullandı. Cemaatin bu stratejik örgütlenmesi AKP’nin ikinci iktidar dönemi olan 2007 seçimlerinden sonra başlatılan ve Ergenekon süreci diye adlandırılan kimi siyasal davaların en önemli gücü oldu. Aynı sosyal ve siyasal tabandan beslenen AKP ve Gülen Cemaati, sorunlu geçmişlerinin üzerine kalın bir çizgi çekip Türkiye’nin yeniden biçimlendirildiği bu soruşturma ve davalar sürecinde güçlü bir ittifak kurdular. İttifakı sağlayansa, geçmişte bu iki yapıyı karşı karşıya getirmeyi de başarmış olan ordunun kendisiydi. 27 Nisan muhtırasından sonra AKP-Cemaat ortaklığı hayata geçti.

Düşmanlığın da ortaklığın da nedeni ordu yani?
Aynen öyle. Aslında AKP iktidarını 3 döneme ayırmak gerekiyor. İlk dönem 2002 Kasım seçimlerinden 2007’ye kadar olan süreç. Özden Örnek günlüklerine baktığınızda, bu ilk döneminde askerin iktidarın ortağı olduğunu kabul etmiş bir Erdoğan portresi ile karşı karşıyayız. Askerin siyasetteki ağır gölgesinin bilincinde ve bu nedenle gücünü paylaşmaktan rahatsız olmayan bir Başbakan olduğunu Örnek anlatıyor zaten. Ancak 27 Nisan muhtırasıyla işin rengi değişiyor. Hakkını teslim etmek gerek ki o muhtıraya karşı olması gerekeni yaparak dik bir duruş sergiledi hükümet. Ancak iktidarı paylaşıyor olmasına rağmen ordunun hedefinde olmaktan kurtulamayan ve darbe planlarıyla alaşağı edilme tehlikesini gören Erdoğan, yapıtaşları daha önceden Ergenekon sürecinin hayata geçmesi için de, bu sürecin en önemli aktörü olan Cemaati iktidar ortağı yapmayı tercih etti. Zaten kendisine sunulan belge ve bilgilerle bu konunun yargı yoluyla ve büyük oranda denetim altına alınan medyanın susturulmasıyla çözüleceğine ikna olmuştu Erdoğan.

Cemaat o dönemde polis ve yargıdaki gücünü göstererek Erdoğan’a “ben bu işi çözerim” dedi ve ittifak başladı diyorsun…
Öyle görünüyor. Geçmişte de hedefinde olduğu ordunun geriletilmesi Erdoğan’ın önceliği oldu doğal olarak. Zaten bu kadar sorunlu, kuşkulu ve haksızlıklarla dolu olan bu sürecin en tek kazanımı, ordunun olması gereken sınırın içine çekilmesi oldu. Ama ne acı ki bu, demokratik ve hukuki yöntemlerle değil bizzat ordunun yaptığı gibi kontrgerilla yöntemleri kullanılarak yapıldı. Nedeni de bugün Türkiye’nin otoriter, baskıcı, antidemokratik, diktatörlük gibi sıfatlarla anılıyor olmasıyla ortaya çıktı. Buradan yola çıkarak 2007 ile 12 Eylül 2010 arasına kadar geçen süreci de AKP ya da Erdoğan’ın ikinci iktidar dönemi olarak adlandırıyorum. Erdoğan’ın gücüne ortak istemediği, her şeye tek başına karar verip mutlak güç olmak istediği üçüncü iktidar dönemi de 2010 referandumu sonrasında başladı ve günümüze kadar geldi. Resmi olarak 2007 yılından başlayarak hayata geçirilen Ergenekon sürecinde kontrgerilla olma işlevini de Cemaat üstlendi. Daha doğrusu polis ve yargıda örgütlü gücüyle kontrgerilla yöntemlerini uygulayan Cemaatti. Bunu da sadece ben değil MİT krizi sonrasında “Devlet içinde devlet olmuşlar” diyerek Başbakan Erdoğan’ın kendisi de söyledi. Ancak bunun siyasal onay makamının da AKP iktidarı, dolayısıyla Başbakan Recep Tayyip Erdoğan olduğunu göz önünde tutmakta fayda var. Mutabakatın siyasal gücü AKP, sahadaki tetikçi gücü de polis ve yargı teşkilatında örgütlenmiş cemaatin çete kanadı. Ve birinin suçu diğerinden daha az değil. İkisi de suç ortağı.

Bugünkü savaşın başlangıcı MİT krizi mi?
Aslında öncesinde nüveleri zaman zaman ortaya çıkan bir savaş olmakla beraber MİT krizi meseleyi kamusal alana taşıdı. Öncesinde de dış politika anlayışındaki farklılık nedeniyle öne çıkan Mavi Marmara katliamı ile ilgili Gülen’in İsrail’in cinayetlerini arkaya alan tutumu vardı. Ancak 7 Şubat 2012’de ve sonrasında yaşananların ardında Cemaat’in olduğu, Başbakan Erdoğan ve Beşir Atalay’ın öncelikli hedef olduğu bir sivil darbe girişimiydi. Görünen hedefi MİT yöneticileri olmakla birlikte nihai hedef Erdoğan’dı. O MİT’çiler ifadeye gitse kesinlikle tutuklanacaklardı. Ardından da bu dokunulmazlık zırhının kapsamında olmayan bu “suçun” azmettiricileri olan Başbakan ve müzakere sürecinin koordinatörü sıfatıyla Beşir Atalay da tutuklanacaktı. Hükümet bu tehlikeyi görüp tartışmalı birtakım yasal değişikliklerle, polis teşkilatı ve yargı başta olmak üzere devlet bürokrasisi içindeki kritik noktalarda görevli Cemaatçi personel temizliğiyle bu saldırıyı savuşturdu. Ama AKP ve Cemaat arasındaki ilişkiyi bir daha tamir edilemeyecek derecede zedeledi bu girişim. Bugün dershaneler üzerinden tartışma konusu edilen savaşın en önemli cephesi MİT’tir. Buradan yola çıkılarak hem MİT’in hem de belirlenen isimlerin hedef alınması tesadüf değil.

Neden?
En başta yaşananların devlete kimin sahip olacağı savaşı olduğunu söylemiştim. Bunun Cemaat açısından en önemli ayaklarından birisi MİT. Güvenlik bürokrasisini adeta örümcek ağı gibi kuşatmış bir Cemaat örgütlenmesi var. Başta İstihbarat Daire Başkanlığı olmak üzere Emniyet’in en önemli birimleri bir çete gibi çalışan Cemaat’in elinde. Siyasal davaların tek yürütücüsü olan polise göbeğinden bağlı olan yargının vurucu gücü olan faaliyet gösteren Özel Yetkili Mahkemeler de öyle. Ergenekon süreci de kanıtladı ki ordu içinde de ciddi örgütlenmesi olan bir Cemaat’le karşı karşıyayız. Güvenlik bürokrasisinin son ayağı olan MİT üzerinden bu kadar kavga kopması ise kanımca Cemaat’in orada istediği düzeyde örgütlenemediğinin bir işareti. Eğer o kale de düşerse, bu alanlara egemen olan bir güç zaten Türkiye’nin mutlak iktidarı olur. 7 Şubat darbe girişimiyle bu da ortaya çıktı zaten. MİT’in ve Hakan Fidan’ın hedef olmasının bir başka nedeninin daha olduğunu düşünüyorum.

Nedir o?
Aslında daha önce de BirGün’de haberleştirmiştik bunu. Taraflarından da hiçbir yalanlama gelmedi ve hafıza tazelemek adına tekrar etmekte sakınca yok. Wikileaks belgelerinin içinde bir kripto var. Kriptoda, isimleri geçen beş kişinin İslami Cihad Birliği adlı bir örgütün üyesi olduğu ve ABD Sivil Hava Sahası için tehlike arz ettiği yazıyor. İsimlerin dördü El Kaide vb radikal dinci örgütlerle bağlantılı olarak isimleri medyaya yansımış zaten. Ama bizi ilgilendiren isim 5’inci. O isim, Hanefi Avcı’nın asılsız suçlamalarla tutuklanmasına neden olan kitabında Cemaat’in Emniyet’ten sorumlu imamı diye adı geçen kişi olan O.H.Ö. Kriptoda bu bilginin kaynağı olarak da “yıllardır doğru bilgiler aldığımız Emniyet’teki üst düzey bir bürokrat” diyor. İddia edilen o ki Ö.H.O. Cemaat’in arşivlerini taşıdığı ABD’de havalimanında FBI tarafından gözaltına alınıyor. Ele geçirilen arşivler de ilgili birimler üzerinden Başbakanlığa ulaştırılıyor. Erdoğan’ın talimatıyla Hakan Fidan da bu arşivlerden yola çıkarak Cemaat’le ilgili bir rapor hazırlıyor. Ardından da devlet bürokrasisi içinde ciddi bir Cemaatçi kadro temizliği başlatılıyor. Fidan’ın konuşmalarının bulunduğu ses kayıtlarının sızdırılmasının bu iddiayla ilgili olduğunu düşünüyorum. Bu iddialar doğruysa sanırım hükümetin elinde Türkiye tarihinin en büyük örgüt davasını açacak bir arşiv bulunuyor.

Yani Emniyet’te “eski imam yeni imam” kavgası mı var?
Cemaat içinde de bir kavga var ama bence bu dediğin gibi değil. Cemaat’in içinde sivil ve militarist iki kanadın kavgası var. Cemaat bir takım hukuksuzlukların kaynağı olarak anıldığında ve kendini savunamaz noktaya geldiğinde hep aynı yalana sığınıyor. Böylesine büyük bir camianın içine kontrgerilla unsurları ya da ajanlar sızmış olabileceği savunmasını yapıyorlar. Ama bizler kontrgerilla derken, Ergenekon süreci denilen siyasal davalar zinciri içinde yer almış unsurlardan bahsediyoruz. Cemaat’in medya organları da en bilinen kalemşorları da hep bu kontrgerilla faaliyetlerini savunageldiler. Ardında polisin ve yargının olduğu her türlü adaletsizlik ve hukuksuzlukta her zaman polisin ve yargının yanında saf tutup infaz gerçekleştiren cellatların rolünü üstlendiler. Bu hukuksuzlukların yanında duruyorsanız siz de kontrgerilla ya da ajansınız o halde. Öte yandan artık cemaatin de yekpare bir yapı olduğunu düşünmüyorum. Şu anda rekabet ettiği bir güç odağı olan AKP ile savaştalar ve bir arada duruyor görünüyorlar o kadar. Ama özellikle, artık daha yaşlı ve giderek sağlık sorunları artan Fethullah Gülen sonrasında Cemaatnin ne olacağı kavgası olarak da okuyabiliriz yaşananları. Çünkü neo-liberalizmi tüm hücrelerine kadar özümsemiş, parasal değerini kimsenin bilmediği ama devasa diye anılan bir finansal güce sahip bir holding oldu Cemaat. Ve bu paraya kimin sahip olacağı da nasıl bölüşüleceği de koca bir soru işareti.

Madem bu kadar büyük ve birçok cephesi olan bir savaş var, Cemaat neden dershaneler üzerinden hükümetle çatışmaya girdi?
Bu meselenin tartışılıyor olmasının tek iyi yanı ülkenin eğitimdeki kalitesizliğinin, rezilliğinin, sistemin pespayeliğinin ortaya çıkmış olması. Dershaneler bir neden değil sonuç. Ve öğrenciler dolayısıyla aileler eğitim sisteminin kanserli uru diyebileceğimiz dershanelere mahkûm. Cemaat de bunu bildiği için sınava bağımlı bir eğitim öğrenim sisteminin içinde dershaneler gibi herkesin hassasiyet gösterebileceği bir konuda kendini kolaylıkla mazlum gösterebileceği alanı tartışmaya açtı. Ancak konunun çatışan taraflarından ikisinin argümanları da yalan. Mesele ne eğitimde yaratılan fırsat eşitliği ne de dershanelerin bir kene gibi halkın kanını emmesi. Sorun 3-5 dershane meselesi değil. Siyasi. Devlet erkinin paylaşılması meselesi. Öte yandan dershaneler Cemaat için ciddi bir finans ve insan kaynağı. Yıllık 4 milyar liranın üzerinde bir ciroyu barındıran sektörün yüzde 25’inin Cemaat’in elinde olduğu yazıldı. Ki bu paraya sınava hazırlık kitapları ve dershaneler içinde oluşturulan daha pahalı özel sınıflar üzerinden dönen parayı da eklediğinizde devasa bir bütçe çıkıyor karşımıza. 1 milyondan fazla öğrencinin de bu sistemin içinde olduğunu düşününce işin insan kaynağı da ortaya dökülmüş oluyor. Bana kalırsa AKP hükümeti dershanelerdeki Cemaat ağırlığını ki bunun içine okullar, yurtlar ve Işık Evleri denilen öğrenci evlerini de kattığımızda ortaya çıkan tabloyu bir milli güvenlik meselesi olarak ele aldı. O milli güvenlik meselesinin içinde AKP ve Erdoğan’ın siyasi geleceği de önemli bir yer tuttuğu için dershaneleri kapatmakta bu kadar kararlı görünüyor. İlginçtir, bu konuda Erdoğan hükümetine danışmanlık yapan isim de eski bir Cemaatçi.

Kim o?
Cemaatçi oldukları dile getirilen isimlere ait internet sitelerinde bu isim telaffuz edildi ama biz rumuzla verelim: K.Ö. Emniyetin eski imamı olarak bilinen ve hatta Fethullah Gülen hakkında açılan davaların birinde de sanık olarak yer alan bu kişinin adını ilk yazan kişi de Önder Aytaç oldu. Nurettin Veren’den sonra ikinci itirafçı olarak anılıyor. Aytaç ve cemaatin diğer tetikçi kalemlerinin iddiasına göre Hakan Fidan koordinasyonunda yürütülen savaşta danışmanlık hizmeti verdiği söyleniyor. Dershanelerin kapatılmasını öneren K.֒nün okullar üzerinden ortaya çıkan Cemaat tehlikesinin ne olduğuna dair kapsamlı bir rapor yazdığı da iddialar arasında. Merak ediyorum acaba o raporlarda neler yazıldı, neler söylendi ki dershaneler ya da Cemaat bir milli güvenlik meselesi haline geldi? Bana kalırsa ve ortaya çıktığı üzere Cemaat eğitim yoluyla devlet bürokrasisini ele geçirerek devleti dönüştürmek peşinde. Yani konu üç beş dershane meselesi değil yüzeydeki ve derindeki devlet aygıtına kimin sahip olacağı meselesi.

Adeta nükleer savaş çıkar

AKP-Cemaat savaşından kim galip çıkar?
Bu savaş gerçekten karşısındakini yok etmeye dönük olursa kazananı olmayacak bir savaş. Deyim yerindeyse “nükleer savaş” olur. Çünkü iki tarafın da elinde kanımca birbirini yok edecek etkide belge ve bilgi var. Öte yandan iki güç odağı da Ergenekon süreci dediğimiz darbe döneminin suç ortakları. Bu süreç soruşturma konusu olursa bu dönemin aktörlerinin cezaevindekilerle yer değiştirmesi kuvvetle muhtemel. Birbirlerinin gücünü olabildiğince tırpanlamaya çalışıp belli bir noktada mutabakat sağlayacaklardır. Cemaat açısından istenilen plan Erdoğan’sız bir AKP hükümeti. Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı imzasıyla açıklanan 13 Ağustos bildirisine baktığımızda açık bir savaş ilanı görüyoruz. Cemaat gibi bugüne kadar hiçbir güç odağını karşısına almamış pragmatik bir oluşum, yakın dönem Türkiye siyasetinin en güçlü hareketine ve liderine savaş ilan edebilecek cesaretini gösterdi. ABD ve AB ülkeleri nezdinde de Erdoğan’ın yalnız kalmasıyla sonuçlanan Gezi direnişleri sonrasına denk gelmesi açısından zamanlaması doğru seçilmiş elbette. Ama burada önemli soru Cemaat’in kime ve neye güvenerek savaş ilan edebildiği. Bu savaş mevcut yetkileri üzerinden Erdoğan’ın cumhurbaşkanlığına ikna edilip, yerine de “ılımlı bir zalimin” oturtulması şeklinde bir anlaşmayla da sonuçlanabilir. Ancak Erdoğan gibi hikmetinden sual edilmesini istemeyen ve içindeki diktatör özlemi bunca açığa çıkmış bir lider savaşa devam etmeyi de göze alabilir. Benim dileğim ikinci seçeneği tercih etmesi. Ama bu savaşta taraf tutmamanın en erdemli tutum olduğunu düşünüyorum. Çünkü taraflar ne demokrasi ne de barış niyetiyle cephedeler. İkisi de mutlak iktidarın peşinde.

‘Yetmez ama evet’ pespayeliğinin müsebbibleri özeleştiri bile vermedi

12 Eylül referandumu, 2007’den başlayarak devam eden zulüm düzeninin nirengi noktasıdır. Referanduma karşı çıkanlara, “faşist, militarist, darbe yanlısı, demokrasi karşıtı” gibi iftiralar atmaya kadar vardıran “Yetmez ama evet” pespayeliğinin müsebbibleri özeleştiri vermek bir yana hata yaptıklarını bile düşünmüyorlar. Ya da bu hatayı dile getirmekten kaçınıyorlar. 12 Eylül cuntasının yargılanacağına dair o ufacık umudu, oradan bir tırnak bile olsa koparma isteğini anlayabiliyorum ama sürecin bu hale geleceği de çok belliydi. Siyaset hata yapma riskinin en yüksek olduğu alanlardan biri ama önemli olan hatayla yüzleşip yüzleşememek. Hâlâ o dönemki yanlış tercihlerini savunuyor olmak, bu kişileri zulüm düzeninin suç ortağı yapıyor.

bilgeyol 26.11.13 11:47

Cevap: DEMOKRATİK çözüm için MÜCADELE.!!!.
 
'Evleri ateşe

verdik köyleri

yerle bir ettik'


90’lı yıllarda Güneydoğu’da askerliğini yapan bir asker, çatışmada ölen arkadaşlarının ardından çıktıkları ‘intikam operasyonu’nda köy evlerini ateşe verip lav, roketatar ve havan toplarıyla köyü yerle bir ettiklerini anlatıyor

http://birgun.net/icerikler/resimler...ir-ettik-1.jpg
Okuyucu Modunu AçOkuyucu Modu Kapat Yazıyı Büyüt: 12 14 16 18 20
BERNA ŞAHİN

Çatışmaların en sıcak olduğu 1997 yılında dağ komandosu olarak Doğu ve Güneydoğu’da askerlik görevini yapan bir asker... Yaşadığı olayların üzerinden 16 yıl geçmesine rağmen T.A. (35) yaşadığı korkunç olayları anlatırken bile titriyor ve gözleri doluyor. Askerlik ona sadece psikolojik sorunlar bırakmamış en yakın arkadaşını bir operasyonda kaybettikten birkaç gün sonra vücudunu saran sedef hastalığı ve kendi tabiriyle ‘vatan sevgisi’nin en büyük armağanı ise eklem romatizması olmuş. Bu asker öyle askerlik anılarını anlatmak için heveslenmekten ziyade anılarını hatırlamak bile istemiyor. Yılların izlerini silemediği olayları bir askerin daralan nefesinden canlanan hatıralarından zar zor söküp alıyorum. Birçok askerin kaza kurşunuyla nasıl öldüğünü, koşulların zorluğuna dayanamayarak yaşamını sonlandıran intihar eden askerleri, kayalıklardan yuvarlanıp son nefesini verenleri, su içmek için indikleri dere kenarında arkadaşları tarafından PKK’li sanılarak öldürülen erleri ve intikam operasyonu adı altında yakılarak yerle bir edilen köyleri okuyacaksınız.

»Askerlik serüveniniz nasıl başladı?
Kayseri’de askere gitmek için can atıyorduk. Askere gitmek için yaşımı bile bir yaş büyüttüm. Eğridir Dağ Komando Çavuş Talimgâh Bölüğü’nde 75 gün eğitim aldıktan sonra Elazığ toplama merkezine geçtik. Filmlerde gördüğüm araçları ilk kez toplama merkezinden Tunceli’ye giderken gördüm. Sanki sınır dışına gidiyorduk. Çevremiz panzerler, tanklar, zırhlı araçlar vardı. Tunceli’de 4’üncü komando tugayına katıldık ve operasyona çıkmaya başladık.

‘ŞEHİT HABERLERİNDE’ BİR NUMARA
»Nerelerde operasyonlara gidiyordunuz?

Olay olan her yere gidiyorduk. Bingöl/Genç, Diyarbakır/Lice-Kulp, Tunceli’nin bütün ilçeleri Ovacık, Pülümür, Nazmiye, Çemişgezek, Kul deresinde sürekli operasyonlara gitmeye başladık. Karakol baskınlarında, çatışmalarda, şehit haberlerinde taburumuz bir numaraydı. Hepsine biz gönderiliyorduk.

ORALARIN GEÇMİŞİNİ BİLMİYORDUK
»Operasyonlarda köy yaktınız mı? Katıldığınız bu tip operasyon oldu mu?

Tunceli’nin Çiçekli ilçesinde bir kış operasyonuydu. Gece pusuya düşmüştük. Çapraz ateşe alınmıştık. Yedi arkadaşımız yaralandı ve bir arkadaşımız şehit oldu. Yaralılara ilk müdahaleyi yapmak için ışık gerekiyordu. Tepenin ardındaki köy evlerine yaralılarımızı indirdiğimizde kapılar bize açılmadı. 6-7 hanelik bir köydü. Oraların geçmişini bilmediğimiz için insanların bize neden yardım etmediğini anlayamıyorduk. Geçmişte yaşadıkları zulüm hakkında bilgimiz yoktu. Yardım etmemeleri onlara karşı kinimizi daha da artırıyordu. Zırhlı araçların gelmesini bekledik. Yaralıları taşımak zorunda kaldık. Daha sonra araçlara yaralılarımızı koyarak gönderdik.

KARINCAYI BİLE VURACAKTIK
»Daha sonra neler oldu?

Arkadaşımızın ölmesi moralimizi bozmuştu. Tabur komutanı operasyondan 3-4 gün sonra talimat verdi. Çatışmanın olduğu tepenin arkasındaki Tunceli’nin Çiçekli ilçesinde bir köye intikam operasyonuna gidilecekti. O anki psikolojiyle gözümüz hiçbir şey görmüyordu. Herkes büyük bir tedirginlikle hazırlandı. Çok sevdiğimiz bir arkadaşımız şehit olmuştu. Yürüyen karınca bile olsa vuracaktık. Köye gittiğimizde yaklaşık 100-150 kişilik bir bölüktük. İki köy evini ateşe verdik. Evler yanmaya başladı. Daha sonra evleri ağır silahla vurduk. Lav, roketatar ve havan toplarıyla atış yaparak köyü yerle bir ettik. Ağır silahlarla köyü yıktık. Evlerden birinin içine girdim kimse yoktu, buzdolabını devirdim. Çok öfkeliydim. Sanırım operasyon yapılacağı haberi onlara gitmişti ve evleri boşaltmışlardı. Köyde kimse yoktu. Köyün yakıldığını gören köylüler daha sonra geldiler. Erkekleri toplayarak karakola götürdük. Sorguladık.

KAZAYLA BİRBİRLERİNİ VURDULAR
»İntihar eden, kazayla ölen askerler var mıydı?

Murat 8 Operasyonu’nda birçok asker arkadaşımızın boşu boşuna öldüğünü gördüm. Kendini vuran, kayalıklardan düşen, askerin askeri vurduğu yanlış atışlar çoktu. Asker artık dayanamaz hale gelip dereye inip habersiz su almak isterken yukarıdaki birlik onları karşıdaki grup zannederek ateş etmişti. Orada 11 askerin öldüğünü gördüm. Sırtımızdaki çanta ağır olduğu için silahımızı asarak yürümek zorundaydık. Ormanlık araziden geçtiğimizde silahın emniyeti birçok kez açılıyordu. İkinci takıldığında tetik patladığında öndeki arkadaş vuruluyordu ya da bazıları silahını baston olarak kullanıyordu. Yorulduğu zaman üstüne çökerek yürüyordu. Tetiğe çantası, elbisesi, botu dokunduğu an kendini direk vuruyordu. İki arkadaşın da dağdan düşerek öldüğüne şahit oldum.

5 ASKERİN İNTİHARINA ŞAHİT OLDUM
»Nasıl dağdan düşerek öldüler?

Operasyonun birinde çok sivri bir tepeye çıktık. Oraya çadır kurmamız istendi ki çadır kurulması mümkün değildi. Hava soğuktu bir şekilde çadırı kurmak zorundaydık. Yapmasaydık orada sabaha kadar donarak ölürdük. Bölük halinde Sarıkamış şehitlerine dönerdik. Orada bir arkadaşın ayağı kaydı bir anda ve kayalıklardan yuvarlanarak öldü. Artık ona şehit mi dendi operasyon zayiatımı dendi bilemiyorum. 5 arkadaşımızın intihar ettiğine şahit oldum. Sonuçta 75 günlük eğitimle Doğu’ya gidiyorsun. O da orada direnmene yetmiyor.

»O dağın tepesinde kayanın üstünde ne işim var dediğiniz oluyor muydu?
Sorgulamalar askerden döndükten sonra başlıyor. Ancak bazen sorguladığım anlar oluyordu. Bir amaç için çıkıyorsun ama hiçbir şey yok. Sonuçta gördüğün halde bile çoğu zaman ateş ettirmiyorlardı. Operasyonlarda öncü olduğum için çelik yelek ve gece görüş dürbünü bendeydi. Bazı operasyonlarda gece PKK militanlarını gördüğümüz halde ateş etmemize izin verilmemesi bizi şaşırtıyordu. O dağa ne için çıktığımızı sorguluyorduk.

PKK KILIĞINDA KÖYLERİ GEZDİK
»Ankara’dan silah ve gerilla kıyafeti geldiğini söylediniz olay nasıl gelişti? Bu kıyafetleri ve silahları ne yaptınız?

Hangi köylerin nasıl davrandığını ölçmek için PKK kılığında 10’ar kişilik gruplara dağılarak geziyorduk. Üsse döndüğümüzde ise köylülerin neler yaptığını bize nasıl davrandıklarını rapor halinde sunuyorduk.

»Hangi operasyonda ve nasıl yaralandınız?
Tunceli’nin Ovacık bölgesindeydik. Saatlerce yol yürüdük ancak yürürken mayın dedektörünü açtırmadılar. Bize “Gerek yok” dediler. Hâkim tepeye askerleri yerleştirirken son mevziiydi. Termal kamera olan bir arkadaş ve yanında yardımcı badisi vardı. Onlara “Siz de bu mevziye geçin” dedim. Termalci arkadaş mevziye girer girmez 4 kişi havaya uçtuk. Nasıl oldu anlamadım sadece bir alev topu gördüm. Farklı farklı yerlere uçtuk. Onlar çığlık atıyorlardı, yaraları ağırdı. Bendeki hafifti ayağımdan bir parça koptu. Daha sonra Skorski helikopter geldi bizi Elazığ’a naklettiler. Hastanede mayına basan arkadaşımız şehit oldu. Saat 5 gibi diğer arkadaşımız şehit oldu. 15 günlük asker vardı, onu görmek istedim, onun bulunduğu odaya gittim. Gözleri filan tamamen çıkmıştı. Nasılsın koçum diye sordum “Çavuşum Allahıma şükürler olsun nasip oluyor” dedi. Son söylediği kelime buydu, 25 dakika sonra o da şehit oldu. Üçü de öldü. Ben onlar kadar şanslı değildim.

ÖLÜME GİDEN HER ZAMAN ERLERDİR
»Ölen kişiler arasında rütbeliler oluyor muydu? Yoksa daha çok erler miydi?

Mümkün değil. Ön planda ölüme giden her zaman erlerdir. Erler de bilinçsiz, bilgisi yok. Yaptıkları eğitim “yat, kalk, yerde sürün” o kadar.

»Yıllardır oradaki savaşta bir tane bakanın, milletvekilinin üst düzey birinin çocuğunun ölmemesi dikkat çekici değil mi?
Askerlik boyunca milletvekili veya vali, kaymakam çocuğunun orada öldüğünü hiç duymadım. Orada olan kişiler Anadolu çocuğu, içinde saf vatan sevgisi olan insanların bu duyguları kullanıldı. Bunu da medya ve basın yoluyla yaptılar

‘TERÖRİST’ OLARAK YANSITILDI
»Medyayı neden çok suçluyorsunuz?

Çünkü televizyonlarda ve gazetelerdeki haberlerle doğunun insanı batıya terörist olarak yansıtılıyordu. Yanlışlıkla bir silah patlasa akşam haber izlendiğinde bütün Diyarbakır bir olmuş Türk askeriyle savaşıyor gibi haber yapılıyordu. “Diyarbakır’da çatışmada 3 asker şehit oldu, 10 PKK’lı öldürüldü” gibi bir başlık atıyorlar. Haberin içeriğine girdiğinde Diyarbakır’ın Bismil ilçesinin Ahmetli köyünün bilmem ne kırsalı diye açılım yapılıyor. Diyarbakır’la, Bingöl’le, Tunceli’yle alakası olmayan kırsallar buraları. Medyanın yanlış yansıtması batıdakileri körleştirdi. Batıdaki insanın körleşmesi de Kürt düşmanlığına yol açıyordu. Türk milleti olarak kulaktan duyma şeylere çabuk inanırız ve ona göre ön yargılı hareket ederiz. İnsanlar sadece duyduğu haberlere yorum yapıyor hareket ediyor. Haberin doğruluğu sorgulanmıyor. Bu yüzden ölen insanların kanından medya da sorumlu. Oradaki askerlerin psikolojisi kötü olmasına rağmen bu televizyonlara yansıtılmıyordu. Sadece ezberlediğimiz tek bir şey vardı ‘’vatan-namus’’ her şey bunu için yapılıyor. Ne olup bittiğinin farkında değildik.

GERÇEK ŞEHİT KİMDİ?
»Ne olup bitiyordu?

Bize teslim olan kadın gerilla “Siz benim hızımın onda birine yetişemezsiniz. Acemi birliğinde 60-70 günlük bir eğitimle geliyorsunuz, biz yıllardır buralardayız” diyerek bizimle dalga geçiyordu. Daha sonra bize silah sakladıkları bir yeri gösterdi. Oradan 12 silah çıkartmıştık. Mağaralarda çok şeyler oluyor, hepsi askeri lojman gibi. Mağaradan bilgisayar, yazıcı, operasyon talimatları çıkarttık. Hangi tarihte hangi karakollara, nerelere baskın yapılacağı detaylı şekilde yazıyordu. Bu mağaralardan birinde elime bir gerilla günlüğü geçti, alıp sakladım. Günlüğü okuduktan sonra onların da bir dava için oralarda çarpıştığını anladım. Onlar da kendi ölülerine şehit diye hitap ediyorlardı. Kendi ölülerini operasyonlardan sonra mutlaka alıp götürüyorlardı. Günlüğün birkaç satırı aklımda “Düşman kuvvetleri tanklarıyla toplarıyla gelseler de biz yine gelip şehitlerimizin kanını alacağız” yazıyordu. Biz askerimizi kaybettiğimizde şehit diyoruz, onlar da kendi ölülerine şehit diyorlar. Burada gerçek şehit kimdi? Bence iki tarafta da şehit yoktu. Çünkü ölenle öldürülen Ahmet ile Mehmet, bu kavramda şehitlik kavramı benim fikrimle uyuşmuyor.

BİRİLERİ SAVAŞIN SÜRMESİNİ İSTEDİ
»En baştan bu ölümler engellenebilir miydi? Sizce neden engellenmedi?

Batı’da acemi birliğinde bize eğitim yaptıran en alt rütbeli uzman çavuş 425 TL maaş alırken Güneydoğu’da operasyonlara katılan bir uzman çavuş 1.275 TL maaş alıyor. Yani 3 katı. Orayı OHAL bölgesinden çıkartmak istemiyorlardı. Birçok operasyon boşa yapılıyordu. Verilen onca kumanya boşa gidiyordu. Bunların hepsi devlete zarardı. İsteselerdi yüzde yüz engellenirdi. Birileri bu savaşın sürmesini istedi. Birileri askerlerin ve Doğu’nun yani Kürtlerin ölmesini istedi. İstenmeseydi bu barış süreci yıllar önce olurdu. Sadece operasyonlara çıktığımızda kaza kurşunuyla giden yani 70 kuruşluk bir mermiyle ölen insanların hesabını kim nasıl verecek bilmiyorum. Hepsi boş. Şu anda 30 bin üzerinde insan öldü. Faydalı olan bir tarafı gösterin bana kime ne faydası oldu?

TEKMELENEN ÇOCUKLAR BÜYÜDÜ
»Askere giderken içinizde var olan kin ve nefret ne kadar sürdü?

Doğuya karşı olan kinim nefretim askerden geldikten 10 yıl sonra bitti. Gece gerilladan çekiyorlardı gündüz askerden çekiyorlardı. Oranın halkı arada kalmış kişilerdi. İkisine de yardım etmediği sürece zorluklarla karşılaşacaktı. Düşünün, evinizde çocuklarınızla oturuyorsunuz. Ailenizle eşinizle çocuklarınızla sofra başında yemek yiyorsun. Kapıya bir tekme geliyor. Kapı kırılıyor içeriye 3-5 tane özel harekât giriyor. Ve seni ayağa kaldırıyor suratına tükürüyor küfrediyor tokat vuruyor. Bunu gören çocuklar askeri sever mi nefret mi eder? İşte o sofradaki çocukları anlamak ve onlarla empati kurmak gerekiyor. İşte o çocuklar şimdi büyüdü. Sofrayı tekmeleyen polise, askere karşı o çocukların sevgi taşıması nasıl beklenir? Oradaki insanlara hak veriyorum çünkü çektikleri zulüm çok büyük aynı zulümün yarısını batıdaki insanlara çektirmeye çalışsan Türkiye’de iç savaş çıkar. Batıdaki insanlar hep rahat. Ama doğunun insanı bu zulmü birebir yaşıyor.

»Son olarak eklemek istediğiniz bir şey var mı?
Gençliğim boyunca komando olmayı hayal ettim. Doğu’ya gitmeyi ve orada savaşmayı hayal ettim. Sürekli medyadan duyduğumuz şeylerle televizyonlarda izlediğimiz görüntülerle kendimizi adapte ettik. Gerçekleri görerek hareket etmedik. Şunu merak ediyorum ben Türküm sen Kürtsün şu an seninle sohbet ediyoruz Türkiye bir başka ülkeyle savaşa girdiğinde acaba hangimiz terk edeceğiz bu ülkeyi? Sen mi? Ben mi? Kürt mü? Türk mü? Hangimiz? Eminim ki ikimiz de düşmana karşı aynı mevzide çatışacağız.



Editör : BİRGÜN

bilgeyol 27.11.13 12:04

Cevap: DEMOKRATİK çözüm için MÜCADELE.!!!.
 
Şiddetin

sorumlusu polis

ve AKP iktidarı


Gezi direnişinin hemen ardından Türkiye’ye gelerek incelemelerde bulunan Avrupa Konseyi İnsan Hakları Komiseri Muižnieks ziyarete ilişkin raporunu tamamladı. Raporda Gezi’deki şiddetin polisin orantısız saldırısından kaynaklandığı belirtiliyor

http://birgun.net/icerikler/resimler...iktidari-1.jpg
Okuyucu Modunu AçOkuyucu Modu Kapat Yazıyı Büyüt: 12 14 16 18 20
DOĞU EROĞLU

Avrupa Konseyi İnsan Hakları Komiseri Nils Muižnieks Gezi olaylarının hemen ardından Türkiye’ye yaptığı ziyarete ilişkin raporunu yayınladı. Raporda, Türkiye’deki sistematik cezasızlığın, yargı ve emniyetin alışkanlık edindiği uygulamalardan kaynaklandığı belirtilirken, Gezi olayları boyunca ortaya çıkan şiddete polisin yol açtığı kaydedildi. BirGün’e özel açıklamalarda bulunan İnsan Hakları Komiseri Muižnieks, iktidarın toplumla polis arasındaki güveni yeniden teşkil edebilmek için polisteki cezasızlığı önlemesi gerektiğinin altını çizdi.
Avrupa Konseyi İnsan Hakları Komiseri Nils Muižnieks, Gezi olayları sırasında ortaya çıkan polis şiddeti görüntülerinin tüm dünyada büyük tepki toplaması üzerine 1-5 Temmuz tarihleri arasında Türkiye’yi ziyaret etti. Adalet Bakanı Sadullah Ergin, İstanbul Valisi Hüseyin Avni Mutlu, Anayasa Mahkemesi Başkanı Haşim Kılıç, TBMM İnsan Hakları Komisyonu Başkanı Ayhan Sefer Üstün, Ombudsman Nihat Ömeroğlu ve çeşitli bakanlık müsteşarlarıyla görüşmeler yapan insan hakları komiseri, pek çok sivil toplum kuruluşu ve meslek örgütüyle de bir araya geldi. Muižnieks, yaptığı görüşmelere ilişkin raporunu dün yayınladı.

TOPLANTI ÖZGÜRLÜĞÜ'NE ENGEL
Muižnieks’in raporuna, bireysel özgürlüklerini kullanmak isteyen yurttaşlara yapılan polis müdahaleleri damga vurdu. Gezi olayları kapsamında protesto haklarını kullanmak isteyen yurttaşların karşılaştığı polis şiddetinin geçmişten gelen bir uygulama olduğuna dikkat çeken Muižnieks, bu durumu “sistemik bir sorun” olarak niteledi. 2012’de 295 gösterinin polis tarafından engellendiğine, çıkan olaylarda 490 kişinin yaralanıp 1 kişinin de öldüğüne dikkat çeken Muižnieks, 4 kişininse biber gazı, plastik mermi ve tazyikli suyla yapılan saldırılar sonucunda yaşamını yitirdiğini belirtti. Kitle kontrol cihazlarının kullanımının çok ciddi etkilere yol açabildiğini belirten Muižnieks, bu biber gazı ve plastik mermi cihazlarının kullanımı sırasında alanlarda sağlık ekiplerinin bulunması gerektiğini, 2011’de Hopa’da yaşamını yitiren Metin Lokumcu’nun ölümünün bu tedbirsizliğe bir örnek olduğunu söyledi.

ÖLDÜRME YETKİSİ POLİSTE
Polis Vazife ve Selahiyet Kanunu’nun polise ateşli silah kullanımı ve şiddet uygulama noktasında çok geniş yetkiler devrettiğinin altını çizen Muižnieks, bunun kabul edilemez olduğunu belirtti. 2007-2012 yılları arasında 130 kişinin polis tarafından öldürüldüğü belirtilen raporda şu ifadeler yer aldı: “PVSK’nin 16’ncı maddesinde hayati tehlikenin mevcudiyetinin ateşli silah kullanımıyla ilgili kesin bir ön koşul olarak belirtilmediği kaygıyla gözlendi. Yasada, yetki verilen hallerde bile, vücudun hayati bölgelerinin hedef alınmaması gerektiği belirtilmemektedir.”

POLİS İÇ DÜŞMAN ARIYOR
Raporun en çarpıcı kısmı ise emniyet teşkilatında görev yapan polislerin profiliyle ilgiliydi. Polisin tek tip bir yapıda olduğuna dikkat çekilirken, polisin toplumun çeşitliliğini yansıtmadığı ortaya konuldu. Polisin 1980’den kalma alışkanlıklarla, kendinden farklı kesimlere tahammül etmediğini ifade eden Muižnieks, “Emniyet teşkilatındaki hakim alt kültürün, milliyetçi muhafazakâr, militarist ve devlet merkezci bir kültür olduğu ve özellikle de farklı kültürel kimliklerini ifade etmek isteyen etnik azınlıkları, sol grupları ve işçi sendikalarını içeren bazı grupları ‘iç düşmanlar’ olarak görebildiğini” söyledi. Muižnieks, polisin maço, homofobik ve transfobik tavırlarının da pek çok kez kayıtlara geçtiğini yazdı.

CEZASIZLIĞIN SEBEBİ DEVLET
Gezi olayları sırasındaki polis şiddetinin en büyük sebebinin cezasızlık mekanizması olduğunu belirten Muižnieks, örnek olarak Festus Okey davasını gösterdi. Suç işlediğinden şüphelenilen kolluk kuvvetlerinin çoğunlukla soruşturulamadığını, siyasilerinse polisin suç teşkil eden eylemlerini söylemleriyle savunduğunu kaydeden Muižnieks, bu kayıtsızlığın Gezi olaylarında tırmanan şiddetin temel sebebi olduğunu söyledi. Biber gazının aşırı kullanımı, kapalı mekanlarda gaz kullanımı, alıkoyma esnasında kötü muamele ve işkence, polislerin kimliklerini gizlemeleri, basına karşı polis şiddeti gibi olayların Gezi Parkı eylemleri sırasında yaşandığını belirten Muižnieks, toplumla polis arasındaki gerilimin tek çözümü olarak etkin soruşturmayı işaret etti.

ETKİN SORUŞTURMA İHLALLERİ
Raporda, Festus Okey davasının yanı sıra, Hrant Dink, Ali İsmail Korkmaz ve Ethem Sarısülük davaları da etkin soruşturma ihlalleri noktasında örnek gösterildi. Abdullah Aydan’ın Siirt’teki bir gösteri sırasında öldürülmesi de raporda yer buldu. Güvenlik kuvvetlerinin kalabalığın üzerine ateş açmasıyla yaşamını yitiren Aydan’la ilgili Yargıtay verdiği kararda, “Bölgenin özellikleri bütün olarak göz önüne alındığında, yasal savunmada sınırın mazur görülebilecek bir korku ve telaşla aşıldığının kabulü gereklidir” ifadelerini kullanmıştı. Yargıtay’ın “bölgenin özelliklerini” öne sürerek ateşli silah kullanımını onaylaması, raporda eleştirildi.
***
Nils Muižnieks BirGün’e konuştu
»Türkiye’deki incelemelerinizde karşınıza en çok hangi tip ihlaller çıktı?
Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin toplanma özgürlüğünü düzenleyen 11’inci maddesi ile işkence ve kötü muameleyi yasaklayan 2’nci madde en çok ihlal edilenler. Etkin soruşturma ihlalleri ise bu maddeler, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde (AİHM) de Türkiye’nin çok defa mahkum olmasını sağladı. Gezi olaylarında bu sorunların artarak büyümesinden ötürü AİHM ve Avrupa Parlamentosu bundan sonra etkin soruşturma ihlalleri, işkence ve kötü muamele ile toplanma özgürlüğünün kısıtlanmasıyla daha yakından ilgilenecekler.

»Raporun hazırlanma safhasında Türkiye yetkilileriyle iletişiminiz nasıldı?
Kimi zaman sıkıntılar yaşadıysak da genel olarak olumlu bir süreç yaşadık. İki hafta önce Strazburg’da Adalet Bakanı Sadullah Ergin’le görüştüm ve bulgularımı kendisine anlattım. İşbirliğimiz olumlu ancak dikkat çekilen sorunlar hakkında kesin adımlar atılmadan çabalarımız sonuçlanmış olmaz.

»Raporda 2911 sayılı Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu’na ait pek çok değerlendirme yer alıyor. Toplumsal olayların kolluk şiddetine sahne olmasında yasa rol oynuyor mu?
Yürürlükteki yasada açıkça sorun var. Toplumsal şiddetin temelinde polis olsa da, 2911 sayılı kanun yüzünden barışçıl, barışçıl olmayan gösteri ayrımı yapılmadan polis şiddete başvuruyor. Demokratikleşme paketinde bu konudaki kaygılara değinilmiş olması umut verici ancak yasanın baştan oluşturulması gerekiyor.
Gezi olaylarında belirli meslek gruplarına uygulanan baskı, olayların üzerinden aylar geçtikten sonra yargı üzerinden sürüyor.
Avrupa’nın hiçbir ülkesinde insan haklarını bu kadar odağına almış meslek örgütü yok. Hükümet yetkililerine bu durumun muhteşem bir fırsat olduğunu, insan hakları konusunda duyarlılık taşıyan bu örgütlerle bir araya gelip bir insan hakları eylem planı oluşturulması tavsiyesinde bulundum. Gezi olaylar sırasında basına cezalar yoluyla doğrudan uygulanan yasaklar ve otosansür, muhabirlerin maruz kaldığı şiddet kabul edilemezdi. Benzer baskılara meslek odaları ve sağlık örgütleri de maruz kaldı. Bu baskıların sürüyor olması düşündürücü.

»Hükümetin görüşü, ilk günlerde barışçıl olan eylemlerin ilerleyen dönemde şiddete meylettiği, polis müdahalelerinin de bu bağlamda yerinde olduğu yönünde. Bu görüşe katılıyor musunuz?
Bu görüşe katılmak zor. Şiddet içeren eylemlerin, polisin orantısız müdahaleleri üzerine tepki olarak ortaya çıktığını söylemek daha doğru olur. Kolluk kuvvetleri ateşin üzerine benzin döktüler bir anlamda... İçişleri Bakanlığı’nın yayınladığı genelgeler bir nevi aşırı şiddetin kabul edilmesi anlamına gelse de, iktidardaki siyasi aktörler orantısız şiddeti kabul etmedikleri için toplumdaki gerilim kaybolmadı.

»Gezi olayları boyunca polis kalabalıklara defalarca biber gazı bombalarıyla, plastik ve gerçek mermilerle müdahale etti. Polislerin kitle kontrol cihazlarını suiistimal ettiğini düşünüyor musunuz?
Türkiye’deki kolluk kuvvetlerine, kalabalıklar üzerine kurşun sıkmanın, plastik mermi atmanın son çare olduğu, yaşamsal olaylarla sınırlı tutulması gerektiği anlatılmalı. Halihazırdaki kanunlar polise bu anlamda çok fazla serbestlik sağlıyor. Biber gazının da sorumsuzca kullanıldığı son derece açık İşkenceye Karşı Komisyon, polisin biber gazıyla müdahalesi halinde gerekli tıbbi önlemlerin alınmasını şart koşuyor ama Türkiye’de böyle bir şey olmadı. 2011’de Hopa’da Metin Lokumcu’nun ölümü bu eksikliğe kanıt. Türkiye’de görev yapan polisler biber gazının ölümlere yol açabilen ciddi bir silah olduğunu anlamalı.

»TOMA’lardan suyla karıştırılmış biçimde biber gazı sıkıldığı iddiaları yetkililerce reddedildi. Raporda buna ilişkin bulgulardan söz ediliyor. Bu uygulama sizi şaşırttı mı?
TTB yetkililerinin sunduğu kanıtlar, görgü tanığı ve mağdurların ifadeleri bu uygulamayı doğruluyor. TOMA’lardan biberli su sıkılmasına şaşırdım ama bana asıl şaşkınlığı yetkililer yaşattı. İçişleri Bakanlığı önceki yıllarda yayınladığı bir genelgeyle bu konuda Emniyet Genel Müdürlüğü’ne yetki vermiş olmasına karşın TOMA’larda biberli su kullanıldığını reddediyor.
»Toplumsal olaylarda emniyet güçlerinin şiddete kolaylıkla başvurmasında polis teşkilatının ideolojik, etnik, dini yapısının payı var mı?
Toplumla polis arasında güven olması için, kolluk kuvvetlerinin toplumun yapısını yansıtması gerekiyor. Toplumdaki cinsiyet, etnik köken, inanış yapısının Emniyet’te de görülmesi lazım. Poliste yalnızca yüzde 6 oranında kadın memur görev yapıyor. Elimizde polis memurlarının etnik yapısına, inanışlarına ilişkin bilgi yok ama geçmişteki olaylarda gösterilen tahammülsüzlüklerden, polisin belli bir düşünüş yapısına ve profile daha yatkın olduğunu anlayabiliyoruz.

»Cezasızlıkta yargı mensuplarının rolü ne?
Cezasızlığın temelinde devletin yaklaşımı yatıyor. Savcılar ve hakimler toplumu korumak yerine polisin savunuculuğunu yapıyorlar. Polis de tıpkı onlar gibi, kamu güvenliğini, bireysel özgürlükleri koruyacağı yerde devleti muhafaza etmeyi kendine görev biçiyor. Festus Okey davasında kanıtların toplanamaması, kaybolan deliller, cezasızlık, delillerin görmezden gelinmesi gibi olgular tüm bu sistemin özeti gibi. Adli Tıp Kurumu dışındaki bağımsız kuruluşların hazırladığı adli ve tıbbi raporların mahkemelerce dikkate alınmaması, mağdur ve tanıkların yeterince dinlenmemesi, ihlallere ilişkin görüntü kayıtlarının görmezden gelinmesi etkin soruşturmayı önlüyor. Etkin soruşturmanın engellenmesinde en önemli unsurlardan biri de devlet memurlarının soruşturulabilmesi için üst makamlardan alınan soruşturma izinleri.

»Cezasızlığa aşina olan Türkiye kamuoyu, Ali İsmail Korkmaz ve Ethem Sarısülük davalarında suçla orantılı cezalar çıkacağını düşünmüyor. Yetkililer, bu algıyı kırabilmek adına hangi adımları atmalılar?
Polis suçlarını araştırmakla görevli bağımsız bir birim oluşturulmalı. En önemlisi hükümetin yaklaşımı; iktidar suçluların cezalandırılacağını, orantısız polis şiddetine tolerans gösterilmeyeceğini açıklamalı. Kolluğun işlediği suçlara ciddi hapis cezaları verilmeli ve olaylar etkin biçimde soruşturularak toplumla polis arasındaki güven kaybı giderilmeli.
BİRGÜN NET
----------------------------------------------
POLİS AKP NİN POLİSİ,

POLİS ANAYASAYA GÖRE HAREKET EDER,

AK POLİS İKTİDARA GÖRE HAREKET EDER.

bilgeyol 27.11.13 19:56

Cevap: DEMOKRATİK çözüm için MÜCADELE.!!!.
 
Ayhan Çarkın:

Demirel ve Çiller

de yargılanmalı


Altındağ Nüfus Müdürü Abdülmacit Baskın’ın öldürülmesiyle ilgili davada ifade veren Eski özel harekatçı polis Ayhan Çarkın, "Devlet rutini dışına çıktı’ diyen Demirel ve Kürt işadamları listesiyle ilgili olarak da Çiller’in burada yargılanması gerekir" dedi...

http://birgun.net/icerikler/resimler...ilanmali-1.jpg
Okuyucu Modunu AçOkuyucu Modu Kapat Yazıyı Büyüt: 12 14 16 18 20
ltındağ Nüfus Müdürü Abdülmacit Baskın’ın ölümüyle ilgili davanın ilk duruşması Ankara 13. Ağır Ceza Mahkemesinde görülmeye başlandı. Davanın bir numaralı sanığı Mehmet Ağar sağlık gerekçesiyle duruşmaya katılmazken diğer sanıklar Korkut Eken, Ayhan Çarkın, Ayhan Akça, Ercan Ersoy, Seyfettin Lap, Ahmet Demirel, Ayhan Özkan, Uğur Şahin ve Ziya Bandırmalıoğlu hazır bulundu. Tutuksuz sanık Çarkın yaptığı savunmasında çarpıcı açıklamalarda bulundu.

AĞAR’IN CESARETİ VARSA ŞİMDİ ÇIKSIN

Radikal'den Mesut Hasan Benli'nin haberine göre, Susurluk davası kapsamında haksız yere ceza aldığını ileri süren Çarkın, Mehmet Ağar'ı hedef alarak “Biz yargılanırken Ağar da dışarda siyasi entrikalar içinde kahramanlık taslıyordu. Vatan, millet Sakarya diyerek kahramanlık taslıyordu. Madem o kadar kahramandı niye bir kere mahkemeye gelmedi. ‘Tuğla çekersem duvar yıkılır’ diyor. Ben duvarı oynattım. Bir de utanmadan bana küfür ediyor. Cesareti varsa şimdi çıksın. Hangi namussuz duvarın altında kalacaksa kalsın” dedi.

EKEN’E KAYIP SİLAH SORUSU

Çarkın, vatan millet adına cinayetler işlendiğini savunarak, “Bankalar soyuldu devlet sırrı denildi. Vatan millet adına cinayetler işlendi, devlet sırrı denildi. Ben şimdi soruyorum Sayın Korkut Eken, ‘kayıp silahlar nerede’” dedi. Çarkın’ın bu sorusuna oturduğu yerden Eken “Seni alakadar eden bir durum yok” yanıtını verdi.

KÜRTLERE ZULÜM UYGULANDI

Güneydoğuda görev yaptığı dönemde tertemiz bir halk gördüğünü ifade eden Çarkın “Namuslu olan Kürt toplumu baskı ve zulüm gördü. Karşımıza bölücü ve yıkıcı olarak getirildi. Halkına dışkı yediren zulüm eden zihniyetin cumhuriyetle alakası yoktur. Bu zihniyetin hesap sorulması gerekiyor” diye konuştu.

MEĞER BOĞAZIMA KADAR PİSLİĞE BATMIŞIM

Çarkın ifadesinde devlet kimliği alan kişilerin suç işlediğini de iddia ederek, ”Ayhan Çarkın bir karınca bile incitmedi. Devlet kimliğine sahip oldum. Devletten yıldız topluyorum sandım. Meğer boğazıma kadar pisliğe batmışım haberim yok” dedi.

CİNAYETLER MGK KARARIYLA İŞLENDİ

İfadesinde Abdülmacit Baskın’ın gözaltına alındıktan sonra diğer özel harekatçı polislere teslim ettiğini anlatan Çarkın, şunları belirtti: “İbrahim Şahin bize Abdülmacit Baskını gözaltına almamız talimatını verdi. Ben ve Oğuz Yorulmaz gidip hukuk müdürlüğünde Baskın’ı teslim aldık. Sonra orada bekleyen diğer özel harekatçı arkadaşlara teslim ettik. Daha sonra biz daireye döndük. Geldiğimizde İbrahim Şahin ‘siz niye onlarla gitmediniz’ diye sordu. Bunun üzerine biz de diğer o polislerle buluştuk. Gittiğimizde Baskın’ın öldürüldüğünü gördük. Bu cinayete tepki gösterdim. Bunun üzerine İbrahim Şahin ‘MGK kararları var onlar doğrultusunda yapılıyor bu işler, beğenmeyen gitsin’ dedi.”

DEMİREL VE ÇİLLER DE BURADA OLMALI

Dönemin Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel'in “Devlet rutinin dışına çıktı” şeklinde açıklamalar yaptığını hatırlatan Çarkın, “93-95-96 yıllarında görev yapan bütün özel harekatçıların tamamının burada şüpheli olması lazım. ‘Devlet rutini dışına çıktı’ diyen Demirel ve Kürt işadamları listesiyle ilgili olarak da Çiller’in burada yargılanması gerekir. İnşallah bir gün burada sanık olarak yargılanırlar” dedi.

O MEZARIN ÜZERİNDE ZIPLARKEN BEN DE FATİHA OKUDUM

Çarkın ifadesinde, İstanbul ’da işkence sırasında hayatını kaybeden Ayhan Efeoğlu’nun ölümünü hatırlatarak, “Ben Ayhan Efeoğlu olayından sonra tiksindim. Ayhan Efeoğlu’nun cesedini Ayhan Özkan ile birlikte kendi ellerimizle gömdük. Ayhan Özkan mezarın üzerinde zıplarken ben de başında Fatiha okuyordum” diye konuştu.



Editör : birgün
-----------------------------------------
ülkemize demokrasinin niye gelmediği belli.

bilgeyol 27.11.13 20:01

Cevap: DEMOKRATİK çözüm için MÜCADELE.!!!.
 
Korkut Eken:

Sanıklarla gönül

bağımız var


Faili Meçhul davası olarak bilinen Altındağ Nüfus Müdürü Mecit Baskın'ın 1994'te öldürülmesine ilişkin açılan davada savunma yapan emekli Yarbay Korkut Eken, “Sanıkların hepsini tanırım, bu arkadaşların da böyle bir şeye karışacağını sanmıyorum ama 20 senedir, Susurluk şeyinden beri görüşmedim. Gönül bağımız var. Dağda bayırda görev yapmanın ayrı bir özelliği var. Birbirimizi sevmezsek görev yapamayız” dedi.

http://birgun.net/icerikler/resimler...imiz-var-1.jpg
Okuyucu Modunu AçOkuyucu Modu Kapat Yazıyı Büyüt: 12 14 16 18 20
Faili Meçhul davası olarak bilinen Altındağ Nüfus Müdürü Mecit Baskın'ın 1994'te öldürülmesine ilişkin açılan davada savunma yapan emekli Yarbay Korkut Eken, “Sanıkların hepsini tanırım, bu arkadaşların da böyle bir şeye karışacağını sanmıyorum ama 20 senedir, Susurluk şeyinden beri görüşmedim. Gönül bağımız var. Dağda bayırda görev yapmanın ayrı bir özelliği var. Birbirimizi sevmezsek görev yapamayız” dedi.

Altındağ Nüfus Müdürü Mecit Baskın'ın 1994'te öldürülmesine ilişkin açılan davanın ilk duruşması Ankara 13. Ağır Ceza Mahkemesinde bugün yapıldı. Mehmet Ağar, İbrahim Şahin, Korkut Eken, Ayhan Çarkın’ın da arasında bulunduğu 12 kişi "cürüm işlemek amacıyla kurulan silahlı örgütün faaliyeti çerçevesinde adam öldürmek" suçundan yargılanıyor.

28 Şubat davasının devam etmesi nedeniyle 13. Ağır Ceza Mahkemesi’nin ikinci heyeti tarafından 10. Ağır Ceza Mahkemesi’nin salonunda yapılan duruşmaya Mehmet Ağar mazeret belirterek katılmazken, Korkut Eken, Seyfettin Lap, Ahmet Demirel, Ayhan Akça, Ayhan Özkan, Uğur Şahin ve Ercan Ersoy yer aldı. Duruşmaya tutuklu sanıklar Ayhan Çarkın ile Ziya Bandırmalıoğlu da hazır bulundu.

Duruşmayı CHP Milletvekili Mahmut Tanal ile BDP Milletvekili Pervin Buldan da izledi. Duruşmanın başında Ayhan Çarkın ile Seyfettin Lap avukat talebinde bulundu. Tutuklu ve tutuksuz sanıkların kimlik tespitinin yapıldığı duruşmada, Ayhan Çarkın’ın hiçbir gelirinin ve gayrimenkulünün bulunmadığını belirtmesi dikkat çekti. Mahkeme Başkanı iddianameyi özetleyerek okumasının ardından Ziya Bandırmalıoğlu, savunmasını yaptı. İddianameyi kabul etmediğini belirten Bandırmalıoğlu, “Mecit Baskın’ın ne canlısını ne ölüsünü gördüm. Ayhan Çarkın’ın savunmasının ardından detaylı savunma yapacağım” dedi. Mahkeme Başkanının sorularını da yanıtlayan Bandırmalıoğlu, Ankara’da özel harekatta görev yaptığını belirterek Korkut Eken’in korumalığını yaptığını belirtti. Olayın olduğu tarihte Muğla’da özel harekat kursunda olduğunu iddia eden Bandırmalıoğlu, duruşma salonunda bulunan herkesle çalıştığını belirterek Mehmet Ağar’ı tanıdığını ancak özel bir irtibatının bulunmadığını savundu.

Mahkeme Başkanını ölüm listesini anımsatması üzerine Bandırmalıoğlu, listeden bir bilgisinin olmadığını öne sürdü. Bandırmalıoğlu’nun avukatı Çağatay Sakaoğlu ise “Ayhan Çarkın’ın savunmaları çok önemli. Çarkın tutukluluk değerlendirmesinde ‘baskı altındaydım çeşitli maddeler kullanıyordum arkadaşlarım bana destek olmadıkları için kırgınlığım vardı bu şartlar altında ifade verdim bunlar uydurmadır’ dedi. Çarkın'ın ifadesine baktığımızda birçok eksiklikler var. Çarkın ifadesinde gittik aldık diyor ailenin ifadesinde önce Baskın’ın önce arkadaşları ile bir araya geldiği belirtiliyor. Çarkın ifadesinde cep telefonu ile aradık diyor ancak Türkiye’de cep telefonu 1994 yılında kullanıma girdi. Çarkın verdiği ifadede gördüm demiyor, ben biliyorum o aldı bu aldı götürdüler vurdular diyor, hepsi soyut ifadeler Ziya Bandırmalıoğlu iddianamede anlatılan adam değil, ben de şahsen tanırım kendisine kefaletim vardır, gereksiz yere tutukludur bu işleri yapan bir adamın birikimi vardır ama bu adamın hiçbir birikimi yok çalışarak ailesini geçindirmekte tahliyesini talep ediyorum” dedi.

GÖNÜL BAĞIMIZ VAR

Korkut Eken ise savunmasında savcılıkta verdiği ifadeyi tekrar ettiğini belirterek kendisinin emniyet teşkilatı ile 1982 yılında tanıştığını o dönemlerde ülke genelinde elçilik basılması ve uçak kaçırılması olaylar olduğunu anlattı. Genelkurmay Başkanlığı’nın görevlendirmesi ile polisin eğitiminde yer aldığını anlatan Eken, “Genelkurmaydan bir timle görevlendirildim. Aradan yıllar geçti, Eruh Şemdinli basılınca polis timlerinin kırsal alanda kullanılması gündeme geldi. Zamanın Başbakanı Turgut Özal'ın isteğiyle bin kişi yetiştirdik. 1993 Eylül'de zamanın Başbakanı Tansu Çiller bin kişilik polis özel kuvveti talimatı verdi. Emekli olduğum için emir komuta zinciri yoktu. Bundan bir rahatsızlık hissetmedim. Sever sayarlardı. Eğitim programlarının yapılmasında, ağır silah atışlarının yapılmasında yardımcı oldum, hocalık yaptım” dedi. Eken, hakkındaki suçlamaların hatırlatılması üzerine, sağ tarafında oturan Ayhan Çarkın'a dönerek, “(Çarkın'ın ) Benim aleyhimde ifade vereceğini zannetmiyorum. Olmaması lazım. Silahları iyi bilirim, bütün silahları bilirim, kullanırım. Polisleri de yetiştirdim, Güneydoğu'da görev yapacak hale getirdim. Silah kullanmanın bu olayla ilgisi yok. Bu arkadaşların da böyle bir şeye karışacağını sanmıyorum” dedi.

Eken, Baskın öldürüldüğü sırada, hatırladığı kadarıyla Menteş'te olduğunu iddia ederek, "Sanıkların hepsini tanırım, ama 20 senedir, Susurluk şeyinden beri görüşmedim. Gönül bağımız var. Dağda bayırda görev yapmanın ayrı bir özelliği var. Birbirimizi sevmezsek görev yapamayız" diye konuştu. Baskın'ın öldürülmesinde dahli olup olmadığı konusunda ise Eken "Kesinlikle yok. İlgim de yok, bilgim de yok" dedi.

PERVİN BULDAN: EŞİMİN KATİLLERİYLE YÜZLEŞECEĞİM


Duruşmaya BDP Iğdır Milletvekili Pervin Buldan da katıldı. Buldan, Twitter'da ''İlk defa eşimin katilleriyle yüzleşeceğim'' diye yazdı.

Olaydan 20 yıl sonra açılan davanın ilk duruşmasına, eşi Savaş Buldan'ı faili meçhul cinayete kurban veren BDP Iğdır Milletvekili Pervin Buldan da katıldı. Buldan, eşinin de katilleri olduğu iddia edilen sanıklarla ilgili duruşmadan twitler paylaştı. Buldan, şu twitleri yazdı:
- Mehmet Ağar bugün, Altındağ Nüfus Müdürüyken katledilen Mecit Baskın olayından yargılanacak. Adliyedeyiz.
- Duruşma henüz başlamadı. Bu davadan tutuklu bulunan Ayhan Çarkın ve Ziya Bandırmalıoğlu'nu bekliyoruz. Bu iki isim aynı zamanda Savaş Buldan'ın da katilleri. İlk defa eşimin katilleriyle yüzleşeceğim.
- Korkut Eken ve Ercan Ersoy da burada. Tam bir katiller serisi.
- Ayhan Çarkın ve Ziya Bandırmalıoğlu geldiler. İçimde fırtınalar kopuyor.


Eski Özel Harekatçı Korkut Eken, kimlik tespiti sırasında "Ne iş yapıyorsunuz?" sorusuna "Emekli memurum" yanıtını verdi. Bunun üzerine duruşmayı izleyen BDP milletvekili Pervin Buldan'ın "Emekli katil" dediği duyuldu.




Editör :
---------------------------------------------------
emniyet güçlerinin,
katillerle nasıl bir gönül bağı olabilir
.

bilgeyol 27.11.13 21:19

Cevap: DEMOKRATİK çözüm için MÜCADELE.!!!.
 
İzmir Polisinden
“Kürt ve Alevi Öğrenci” Fişlemesi



Kırmızı Haber | 27 Kasım 2013 | Alt Manşet, Gündem, Kırmızı Haber, Manşet, Manşet Altı Gündem Haber, Numaralı Haberler


İzmir’de polis okullara giderek Alevi ve Kürt olan ortaokul öğrencilerinin isimlerini istedi. Eğitim-Sen’den Tunalı “Polis rehber öğretmenlere, öğrencilerin suça bulaşmaması için aileleriyle görüşeceklerini söyledi” dedi.

490-254

Bianet’ten Ayça Söylemez’in haberine göre; İzmir polisi, ortaokullardaki rehber öğretmenlere giderek “Kürt ve Alevi öğrencilerin isimlerini vermelerini” istedi.

İzmir Eğitim-Sen 1 Nolu Şube Başkanı Abdullah Tunalı, bianet’e yaptığı açıklamada, üyelerine mesaj göndererek öğrencilerin isimlerinin polise verilmemesini tavsiye ettiklerini söyledi.

“TİKKO ve PKK’yi destekliyorlar”

İzmir Emniyet Müdürlüğü pilot il olarak seçilen İzmir’de “okul polisi” adı altında bir uygulama başlattı. Uygulamanın gerekçesi, “okuldaki şiddet olaylarının önüne geçmek.” Tunalı, bu uygulama kapsamında sivil giyimli polislerin okullara girip rehber öğretmenlerle görüşmeler gerçekleştirdiğini söyledi, Kürt ve Alevi öğrencilerle ilgili son gelişmeyi de şöyle aktardı:

“Okul polisi Eski İzmir, Yurtoğlu, Limontepe bölgesindeki okullara giderek okul idarecileriyle görüştü ve düzenlenecek bir yemek organizasyonu için okuldaki Alevi ve Kürt olanlardan beş öğrencinin ismi istedi. Okul idarecileri ve öğretmenler bu isteğin nedenini sorduğunda polisler şu açıklamayı yaptı: ‘Gezi direnişinde Aleviler ön plana çıktı, TİKKO ve PKK’yi destekleyip bölücülük yapanların içlerinde Aleviler var bu nedenle ismi istenen çocukların ailelerinin kapılarına gidilecek, bu ailelerin çocuklarının suça bulaşmalarını engellemek için sunum ve seminerler, etkinlikler düzenlenecek.’”

Konuyla ilgili bir basın açıklaması da yayınlayan Eğitim-Sen, “Bu yaklaşım uzunca bir süredir farklı kimlik ve inançlara sahip kişi ve kesimleri potansiyel suçlu görme ve onları fişleme anlayışının son örneğidir” dedi.

Abdullah Tunalı bu olayla ilgili başta Çocuk Şube Müdürlüğü olmak üzere yetkilileri göreve çağırdıklarını, bunun bir fişleme faaliyeti olduğunu ifade etti.

Emniyet: Meslek etiğine uygun değil

İzmir Emniyet Müdürlüğü yetkilisi ise konuyla ilgili bianet’e yaptığı açıklamada, böyle bir şeyin mümkün olamayacağını, “meslek etiğine ve alışkanlıklarına uygun olmadığını” söyledi. Yetkili, okullardan böyle bir isteğin gerçekleşmiş olması halinde Eğitim-Sen’in açıklamasının da suç duyurusu kabul edilerek konunun adli makamlara intikal edeceğini belirtti.

------------------------------------------------
KABİLELERDE BİLE OLMAYAN BU UYGULAMA,
ORTA ÇAĞ ÜLKESİ YAPILMAK İSTENEN TÜRKİYEDE
NORMAL KARŞILANIYOR.................

bilgeyol 28.11.13 20:43

Cevap: DEMOKRATİK çözüm için MÜCADELE.!!!.
 
Roboskîli aileler adalet istiyor

http://www.evrensel.net/files/news/d...c314869428.gif





İlgili Haberler

Etiketler

Roboskili aileler - dava - Roboski katliamı - Tahir Elçi - Meral Danış Beştaş - Diyarbakır Barosu -

Roboski katliamının 100'üncü haftasında Roboskili aileler Diyarbakır Barosu’nda basın toplantısı düzenledi. Roboskili aileler, BDP Eş Genel Başkan Yardımcısı Meral Danış Beştaş, Diyarbakır Baro Başkanı Tahir Elçi ve avukatların katıldığı toplantıda Roboski soruşturmasının askeri savcılıktan alınarak sivil savcılara verilmesi talep edildi.

‘20 YIL SONRA MI YARGILAYACAKSINIZ?’


Toplantıda konuşan Baro Başkanı Tahir Elçi, “Katliamın failleri adli ve idari makamlar tarafından hızlı şekilde adalet önüne çıkarılmalıydı. Bu hem kendi yasalarımızın hem de insan hakları yasalarının gereğiydi ama yapılmadı” diye konuştu. Aradan iki yıl geçmesine rağmen katliamın faillerinin adaletten kaçırıldığını vurgulayan Elçi, “90’lı yıllarda da savaş uçakları köyleri bombaladı onlarca insan öldü, faili meçhuller oldu bu katliamlar 20 yıl soruşturulamadı ve dosyaları raflarda bekliyor” dedi. 1994 yılında bombalanan Kuşkonar ve Koçağı köylerini hatırlatan Elçi, “Bu köyler hakkında 20 yıl sonra dava açılabilmiştir. AİHM bu köylerle ilgili bombalama faaliyetini gösterenlerin yargılanmasını hükmetti ve Türkiye’yi suçlu buldu” diye konuştu. Bu kararın Roboski katliamının nasıl soruşturulması gerektiğine ilişkin kılavuz olduğunu dile getiren Elçi, “Kamuoyunun Roboski katliamı da 20 yıl sonra soruşturulacak kaygısı var” sözlerini kullandı.

‘DEMOKRATİK ÜLKELERDE DOSYA SİVİL SAVCILARINDIR’


Dünyanın hiçbir demokratik ülkesinde 34 sivil insanın ölümüne ilişkin soruşturmanın askeri savcılığa havale edilemeyeceğini ifade eden Elçi, askeri makamların sorumlu olduğu katliamda askeri savcılığın objektif davranmasının mümkün olmadığını söyledi. Dosyanın sivil savcılara iade edilmesini talep ettiklerini aktaran Elçi şöyle dedi; “Uçuş faaliyetini gerçekleştiren pilotların, emri veren komutanların ve ilgili tüm yetkililerin ifadelerinin alınarak, adalet önüne çıkarılmalarını bekliyoruz.”

‘HÜKÜMET KATİLLERİ SAKLAMAYA ÇALIŞIYOR’

Roboski aileleri adına basın açıklamasını okuyan Veli Encü, katliamın sorumluları adalet önüne çıkarılana kadar susmayacaklarını söyledi. Hükümetin adalet taleplerine sessiz kaldığının altını çizen Encü, “Bununla yetinmeyen hükümet bizleri haklı mücadelemizden yıldırmak için elinden gelen tüm kirli uygulamaları seferber etmiş durumdadır” sözlerini kullandı. İktidarın her türlü aracı Roboski katliamını meşturulaştırmak için kullandığını aktaran Encü, iktidarın belli olan failleri gizlemek, korumak için uğraştığını dile getirdi. İkinci yılında ilerlemeyen Roboski dosyasının askeri savcılığa verilmesine de tepki gösteren Encü, “Dosya askeri makamlara verildikten sonra mağdur ailelerine bilgi verilmiyor bu da adalet beklentilerimizi günden güne sarsıyor” dedi.
(Diyarbakır/EVRENSEL)


www.evrensel.net
------------------------------
BİR TARAFTAN ÜLKESİNDE,
BİR ALIŞ VERİŞ MERKEZİNİN,
ÇATISI ÇÖKTÜĞÜ İÇİN İSTİFA EDEN
UKRAYNA BAŞBAKANI
DİĞER TARAFTA,
ÜLKESİNDE ROBOSKİ VE REYHANLI GİBİ,
KATLİAMLARIN OLDUĞU ÜLKEMİZİN,
SÖZDE DİNDAR ÖZDE YOBAZ BAŞBAKANI.
İSTİFA ERDEMMİDİR.

bilgeyol 29.11.13 19:46

Cevap: DEMOKRATİK çözüm için MÜCADELE.!!!.
 
Hrant’ın arkadaşları: Katilleri de, zanlıları da iyi bilirsiniz...

http://www.evrensel.net/files/news/d...2de6030390.jpg





İlgili Haberler

Etiketler

Hrant Dink - mahkeme - Agos Gazetesi - Çağlayan Adliyesi - 3 Aralık -

Hrant Dink'in öldürülmesiyle ilgili 3 Aralık'ta görülmeye devam edilecek dava öncesi Hrant'ın Arkadaşları Grubu, "Katilleri de, zanlıları da iyi bilirsiniz…" başlığıyla paylaştıkları mesajda "gerçek katiller yargı önüne çıksın" diyeceklerini kaydetti.

Agos Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Hrant Dink'in öldürülmesiyle ilgili dava 3 Aralık'ta Çağlayan Adliyesi 14. Ağır Ceza Mahkemesi'nde görülmeye devam edilecek. Hrant'ın Arkadaşları Grubu, duruşma öncesinde " Katilleri de, zanlıları da iyi bilirsiniz…" başlığıyla duruşmaya katılım çağrısında bulundu. Paylaşılan mesajda "Her şeyi iyi bildiğiniz gibi Hrant Dink'in gerçek katillerini de iyi biliyorsunuz. Çoğunu tanıyorsunuz, devleti birlikte yönetiyorsunuz. Ve perdeyi kaldırmıyor, Tetiğin arkasındaki elleri korumaya devam ediyorsunuz. Sahneye koyduğunuz müsamerenin ikinci perdesi Çağlayan Adliyesi'nde devam ediyor. Biz yine orada olacağız 'gerçek katiller yargı önüne çıksın' diyeceğiz" ifadelerine yer verildi.

Hrant'ın Arkadaşları Grubu, paylaştıkları mesajda herkesi 3 Aralık Salı günü saat 10.00'da Çağlayan Adliyesi C kapısında olmaya davet etti. (İSTANBUL)

www.evrensel.net

bilgeyol 30.11.13 21:09

Cevap: DEMOKRATİK çözüm için MÜCADELE.!!!.
 
Rahman ve Rahim olan
devletin adıyla
–
Ali Murat İrat
Ali Murat İrat | 30 Kasım 2013 | Alt Manşet, Gündem, Manşet, Manşet Altı Gündem Haber, Numaralı Haberler, Yazarlar

birgun_1357996416-229x300

Hayat elimizden alınmak isteniyor. Evlerde, okullarda, işyerlerinde ve hepsinden önemlisi sokakta. Önce yalnızlaştırılıyor sonra teker teker avlanıyoruz. Elimizden alınan her değerin yerine yenileri konuluyor. Erotizmin yerine pornografi tutuşturuluyor ellerimize. Erotizmin uzun ve iç gıcıklayıcı sabrının yerini pornografinin tüketim çılgınlığı dolduruyor mesela. Sevişmeyi unutan bir tür oluyoruz her geçen gün. Ve iktidar erotizmi yasaklarken pornografiyi pompalıyor el altından. Sistem üretmenin yerine tüketmeyi vuruyor sırtımıza. Ürettiklerimiz değil tükettiklerimizle statü kazanıyoruz. Nerede yediğin ve ne giydiğinden daha önemli olmuyor hiçbir üretim, hiçbir değer. Çin malı bir insanlık peydah oluyor gitgide. Her şey ama her şey bir sonra gelen için çabucak tüketiliyor hayatta. Hepsi bu.

Bizler “–miş gibi yaşarken”, kapitalizm, insan soyunun bulduğu bu en lanet şey, kendi putlarını dikiyor her köşe başına. Tapınmanın yeni yollarıyla tanıştırıyor bizi. Artık esirgeyen ve bağışlayan bankalarımız var örneğin. Rahman ve rahim olan devletimizin adıyla başlıyoruz her güne. İktidarların elinde savrulan peygamberlerin, kitapların ve kutsal sözlerin ağırlığıyla bitiriyoruz günlerimizi. Dualar bankalara ediliyor kredi versinler diye, el açıp patronlara yalvarıyoruz iş yerlerinde. Adımızın önünde ve arkasında kimlik numaramızla dolanıyoruz devlet dairelerinde. Hicri İzgören üstadın yazdıklarını bir dua gibi ezberliyorum bense: “Ölümleri kutsuyor, yalanlar emziriyor/ İnfazlar büyütüyor tarihin beşiğinde/ Her köşe başında kimlik soruyor benden/ Açıp yaramı gösteriyorum”.
Ben yaramı gösteriyorum o bana ısrarla soruyor: “Beni mi seviyorsun yoksa Atatürk’ü mü?”. Ben yaramı gösterdikçe “Beni mi seviyorsun yoksa…”yla başlayan daha nice soru düşmeye başlıyor önüme. Oysa ben ölülerle ilişkimi öldükleri gün kesmişim. Yaşayanlardan ise yalnızca kimi öldüremeyeceksem onları seviyorum. Oysa bana soruluyor hep “Beni mi seviyorsun yoksa…” Bana ölümden bahsetmeyin diyorum çünkü insan ölür doğa dönüşür.
İktidar olanların elinde sadece kuru, kupkuru güçler var hepsi bu. Öldürmek onlara ait. Ve satın alma gücü. Bu ikisi dışında yapabilecekleri bir şey yok bize. İyi öldürmek, zamanında öldürmek, dehşetli öldürmek bir iktidarı iktidar kılıyor. Ama iktidar her zaman öldürmüyor. Hep öldürürse iktidar olamıyor çünkü. O nedenle arada bir öldürüyor. Arada bir öldürüyor ama hiç güldürmüyor, çünkü bir iş bölümü var. Güldürmek Allah’a mahsus biliyor. Ama bu öldürme akılda kalsın diye öldürüyor iktidar. Akılda kalmayan öldürmeler devletlerin sadece iş kazası oluyor.
Öldürebilen iktidar aynı zamanda satın da alabiliyor. O satın aldıkça meşru oluyor, satın aldıkça ayakta kalıyor. Satın alamadıklarınıysa borçlandırıyor. Devletin genelevlerindeki kadınların bir ömür boyu bedenlerini satsa da ödeyemeyecekleri borçların altında kalması bundandır işte. Bundandır devletin hanesinde kayıtlı seks kölelerinin varlığı. Yeri geliyor o koca devlet demirbaş defterine orospu kaydeden bir müessese oluveriyor. Satın alamadığını borçlandırıyor, borcunu ödeyemeyeni satıyor, satamadığını öldürüyor. Ama hiç gülmüyor çünkü gülmek Allah’a mahsus, bunu iyi biliyor.
Ve devlet kimi saklıyorsa gözlerden, kimi insanlıktan mahrum bırakıyor, kimi incitiyor, kimi borçlandırıyor, kimi öldürüyor ve kimi yaralıyorsa, onların gözlerinin içine bakın devleti yakından görmek için. Kimlere bu kentlerin sokaklarında kimlik soruluyorsa daha çok, kimler yaralarıyla yaşamak zorunda bırakılıyorsa bu coğrafyada onların bedenlerine bakın devletin açtığı yaraları görmek için.
Büyük şehirler dikiliyor her yere. Gökdelenlerle taçlandırılıyor yoksul ömrümüz. Kıtalar bağlanıyor kocaman tünellerle. Kentler kapitalizm dininin kutsal kitabını yeniden yazıyor. Bizse vakur bir edayla ezber ediyoruz yapılanları. Modern iktidar tam da budur zaten. Tam da böyle bir rasyonelliktir o. Tam da aklın ruhu yok saymasıdır. Güvenlikli sitelerde yaşadığımız modern mülteciliktir. Tanrıya taptığınızı sanarken taşa tapar bulmanızdır kendinizi modern iktidar. Yaptığı “modern hapishaneler”le övünürken hasta mahpuslarının o modern mezbahalarda her geçen gün daha fazla tüketildiğini görmemektir modern iktidar. İnsana değil “hizmete hizmet” etmektir modern iktidar.
Şimdi, yürüyorum Ankara’da protokol yolunda. En gri yeri burası bu şehrin. Bu grilikler ve sıkıcı beton duvarların arasında gözüm takılıyor Orhan Veli’nin içine düşüp öldüğü çukura. Şu sokağın arkasında Denizler yatıyor ve evimin az ötesinde Cemal Süreya’nın adımladığı park. Hayalimdeki kentte, Anıtkabir’de, dizeleriyle bir din yaratan Arkadaş Zekai Özger yatıyor, meclis büyük bir paintball arenası, şehrin en büyük caddesinin adı Ankaralı Turgut Caddesi, bütün bakanlıklar boşalmış hepsi birer çocuk yuvası. Ve yaşlılar için olgunlaşma enstitüleri, çocuklar için dedelere masal anlatma dersleri. Ben her sabah bu düşleri kurarak uyanıyorum. Oysa bütün akşam haberleri “Rahman ve rahim olan devletin adıyla” başlıyor söze. Ben hayal kuruyorum o söze başlıyor, ben hayal kuruyorum o söze başlıyor. Birimizden biri mutlaka kaybedecek biliyorum…

bilgeyol 01.12.13 11:36

Cevap: DEMOKRATİK çözüm için MÜCADELE.!!!.
 
http://birgun.net/icerikler/resimler...-mektubu-1.jpg
[email protected]
Fazıl Say’ın
Sezen Aksu’ya mektubu




İki hafta önce Frankfurt’taydım, Pazar günü Fazıl Say’ın opera binasında konseri var, Nazım Hikmet Oratoryosu çalınacak. Piyanist Fazıl Say, Wuppertal senfoni orkestrası eşlik ediyor, salon 2500 kişilik, biletler iki hafta öncesinden tükenmiş. Nazım Hikmet’in şiirlerini Genco Erkal canlandırıyor, aynı anda şiirler beyazperdeye Almanca olarak yansıtılıyor. Konser bittiğinde salon ayakta alkışlıyor, arkalarda insanlar ellerinde kartonlar, “Bizi de Fazıl Say” yazmışlar, her birinin elinde tek bir harf, önceden hazırlandıkları belli, 14 kişi yan yana bilet almış, her biri bir harfi tutuyor. Komikti, ilk önce metni okuyamadım, Almanca sandım, sonra da makineyi çalıştırınca anladım ki Türkçe yazmışlar, elbette kimse onlara müdahale etmedi, haklarında suç duyurusu falan yapan da yok. İşte o anda aklıma Türkiye geldi, değil mi ki Türkan Saylan vefat ettikten sonra, bizim ünlü Çarşı grubu onu stadyumda anmak istemiş ama pankartlarını polis girişte ellerinden almıştı. Kız çocuklarının okula gönderilmesi için ömrünün son yirmi yılını adamış bir profesör hakkında ülkemizde yapılan karalamaları unutmak ne mümkün, oysa yapmaya çalıştığı neydi? Artık bir post-modern sorun haline gelen, kız çocuklarını okula göndermeme baskısına ve düpedüz ideolojik olarak gericiliğe karşı mücadele etmek.
Batıdaki Aydınlar üzerine bir not…
Şimdi bütün bunları yazarken bir başka kitap aklımdan hiç gitmiyor, esasında ise bir konuşma: Tarihsel Materyalizmin İzinde (Perry Anderson).
Anderson Rene Welllek’in anısına düzenlenen toplantılarda 1974 yılında Batı Marksizm’i Üzerine Düşünceler kitabının devamını getirecek şekilde, Marksizm üzerine tartışmaları ve Batıda ortaya çıkan diğer düşüncelerle ilişkisini soyutlamaya çalışır, her biri ciddi sayıda eser vermiş yazarların başından sonuna değişimlerini inceler.
Düşünsel yolculuk çok uzun bir süreç, zaman içinde gerçekten insanların düşünceleri ve siyasi tavırları büyük değişiklikler geçiriyor, ama buna karşın, özünde ve esasında aslında radikal kırılmalar yok, onların arkasında benzeri kişilikleri görüyorsunuz, büyük siyasi tavır farklılıklarına rağmen bu insanlar aynı kalıyorlar.
Oysa Türkiye’de olan nedir?
Türkiye’de olmazlar olur hale geliyor, bu ne demek? Saçma sapan şeyleri savunan ve saçma sapan siyasi destek mavalları okuyan insanlar karşımıza çıkıyor, örneğin Batıdaki Marksist düşünürlerden hiçbirinin aklına Sarkozy ya da geçmişteki Reagan ya da Thatcher’ı desteklemek gelmiyor. Ama biz de örneğin bir zamanlar Helsinki Watch Komitesinin Türkiye’deki temsilciliğini kurmaya çalışan birisinin birden bire çıkıp da The Beyefendici olması olağan bir şey. Ya da Filistin Gerillalarıyla birlikte eğitimlere katılan birisinin tuhaf liberal ve sol düşmanı bir kariyer geçirmesi, kendisini de liberal lanse edip, düşünce ve fikir özgürlüğüyle yazarlık kariyeri boyunca hiçbir ilişki kuramadan yaşaması mümkün oluyor. 68 kuşağından bir tiyatrocunun televizyon yıldızı haline gelip, kariyerini hiç düşünmeden tuhaf bir şekilde The Beyefendici konuşmalar yapması ve hatta kariyeriyle tutarlı bir bütün halinde bu tavrını göstermeye çalışması olağan bir şey. Sezen Aksu’nun da o tuhaf kariyeri boyunca, bir yerden sonra ergenliğimiz ve gençliğimiz için oynadığı yolun dışında, tuhaf ve anlamsız destekler sunmasını kabul etmemiz gerekiyor. Bir başka önemli kadın romancımızın desteği hepimiz için alışıldık bir şey artık, “elbette, aldatıldık”. Sorun şurada, Türkiye’de düzen ve iktidar eski solcuları nasıl bir elekten geçiriyorsa, onları makyöz haline getiriyor ya da halkla ilişkiler bölümünde vasıfsız bir eleman haline getiriyor.
Faust Şeytana niye mahkûmdur?
Fazıl Say’ın yukarıda verdiğim konserini ise şunun için veriyorum, makyöz ya da halkla ilişkilerin vasıfsız elemanı olan solcular aslında ve esasında hayatlarını, düşüncelerini, sanatlarını dik tutacak gerçek sanat eserleri üretemiyorlar, insanlık önünde varoluşlarına anlam katacak nitelikleri yok. O zaman devreye Mephisto giriyor, bizim Faustlar kolaylıkla şeytanla pazarlığa giriyorlar, hem de apaçık ve düpedüz bir şekilde. Fazıl Say ise sanatıyla dünyanın her yerinde kendine bir varoluş alanı açtığı için, sanatıyla varolabildiği için Şeytan gelince onu huzurundan kovabiliyor ve kendine insani olarak tutarlı ve insan olarak saygı duyulacak bir hayat kurabiliyor. Şunu hiç unutmayın, bütün Faustlar kendi yetersizlikleri, kendi zavallılıkları yüzünden Şeytanla pazarlık yaparlar ve kendilerini gerçekleştirecek yaratıcılığa sahip olsalardı, bu kadar zavallıca The Beyefendi sayıklamalarında bulunmaları için de bir zorunluluk duymazlardı.

BİRGÜN

bilgeyol 01.12.13 18:56

Cevap: DEMOKRATİK çözüm için MÜCADELE.!!!.
 
Tuncel:
HDP yeni zihniyetin temsilcisi


http://www.evrensel.net/files/news/d...72525fd96b.jpg





İLGİLİ HABERLER

ETİKETLER

HDP - Sebahat Tuncel - HDP Şişli İlçe Örgütü - Yerel seçimler 2014 - y -

HDP Eş Genel Başkanı Sebahat Tuncel, Türkiye'nin kendi geçmişle yüzleşmesi gerektiğini belirterek bunun için yeni bir zihniyetle yeni bir anayasa yapmanın şart olduğunu söyledi. Yeni zihniyetin HDP'de vücut bulacağını belirten Tuncel, artık "güvercin" tedirginliği duymadan rahatça yaşayabilmek için "Yerel seçimlerde güçlü söz alarak genel seçimleri kazanacağız" dedi.

HDP Şişli İlçe Örgütü ve HDK Şişli İlçe Meclisi, Feriköy Derviş Eroğlu Kültür Merkezi'nde yerel seçim çalışmalarına katılım çağrısı yapmak için kahvaltılı basın toplantısı düzenledi. Kürtçe, Türkçe, Ermenice, Rumca ve Çerkesce, "Kentimizi kendimizi biz yöneteceğiz" pankartının asıldığı toplantıya HDP Eş Genel Başkanı Sebahat Tuncel, HDP İstanbul İl Eş Başkanı Şamil Altan, BDP ve HDP İstanbul il ve ilçe örgütleri yöneticileri, Özgürlükçü Hukukçular Derneği'nde Avukat Fırat Epözdemir, SES İstanbul Şubesi yöneticilerinden Seyfi İnce, Özgür ve Nor Radyo çalışanları, Yekitiya Star Dışişleri Sorumlusu Helime Yusif ve Şişli forumları katıldı. Kahvaltılı toplantıda ilk olarak Yekitiya Star Dışİşleri Sorumlusu Helime Yusif konuştu.

'BATININ BAŞARISI KUZEYİN BAŞARISIDIR'

Dün Türkiye giriş yaptığında yaşadığı sıkıntıları anlatarak sözlerine başlayan Yusif, sınırların kapatılmasından dolayı pasaportlarının olmasına rağmen 9 saat bekletildiklerini ifade etti. "Batının başarısı Kuzey'in başarısıdır. Rojava devrimi Suriye, Türkiye, İran için bir adrestir" diyerek, konuşmasına devam eden Yusif, Rojava devriminin dört parça Kürdistan'ın devrimi olduğunu vurguladı. "Rojavada her ne kadar YPG ve YPJ öncülüğünde bir savaş yürütülüyor olsa da Süryani'si, Türk'ü, Arap'ı ile bir büyük bir mücadele var" diyen Yusif, Serêkaniyê, Qamişlo, Til Xelef sınırları kapılarının YPG'de olduğunu söyledi. Yusif, Rojava'da kurulan Meclis'e değinerek, "Meclis'te herkesim kendisini bulabilir" dedi. Rojava'ya saldırının dış güçler tarafından yapıldığını aktaran Yusif, Türkiye'nin her yerinden bu saldırılara tepki gösterilmesi gerektiğini söyledi.

'YEREL SEÇİMLERDE GÜÇLÜ SÖZ ALARAK GENEL SEÇİMLERİ KAZANACAĞIZ'


HDP Eş Genel Başkanı Sebahat Tuncel ise, herkesin kendi düşüncelerini özgürce ifade etmelerini istediklerini söyledi. Başbakan'ın "tek millet" söylemine değinen Tuncel, Türkiye'de "Türklük" diye bir olgu yaratıldığını ifade etti. Bu kalıpların parçalandığını ve halkların kendilerinin var ettiğini dile getiren Tuncel, "Şişli'deki caddeyi Hrant Dink caddesi yapalım. Dink'i katleden zihniyette tekçi zihniyetin ürünüydü. Türkiye'nin kendi geçmişle yüzleşmesi gerekiyor" dedi. 21. yüzyılda Türkiye halklarının haklarını esas alan bir anayasa yapılması gerektiğini de kaydeden Tuncel, "Ama bir anayasa yapılmadı. Eski zihniyetlerle yeni bir anayasa yapılamaz. Anayasanın yapılması için zihniyetin değişmesi gerekiyor" dedi. Cemaat ve AKP'nin tartışmasına da değinen Tuncel, "Çıkan imzalar 2004 yılının belgelerine ait. Bunu cemaat bilmiyor muydu, biliyordu; ama o zaman bir çıkar ilişkileri vardı" dedi. Yeni zihniyetin HDP'de vücut bulacağını belirten Tuncel, artık "güvercin" tedirginliği duymadan rahatça yaşayabilmek için "Yerel seçimlerde güçlü söz alarak genel seçimleri kazanacağız" dedi.

'ELİMİZDE NE VARSA O GÜÇ SAYESİNDEDİR'

Tuncel'in ardından söz alan AGOS Gazetesi Yazarı Pakrat Estukyan, "Türkiye halkları için şu an bir şeyler yapılıyorsa bunun arkasında çok büyük değerli bir güç var. Bu da bugünlerde 35'inci yılını kutlayan güçtür. Elimizde ne varsa o güç sayesindedir" dedi. Yürekleri yakan kayıplar verildiğini; fakat bu kayıplarla bir bilinç düzeyi oluşturduğunu söyleyen Estukyan, "Kürt ulusu oluştu. Kürtler artık aşirete bağlı değil, ulus bilinciyle bağlı" dedi. HDP'nin anlayışı tüm topluma yayılırsa artık halklar arasında mağduriyetin yaşanmayacağını ifade eden Estukyan, "Mücadelenin bu aşamasından sonra bizler artık Türkiyeliyiz. Ve yaşamamızda özgürlük istiyoruz. Kentimizi, kendimizin yaşamını adımızda kaderimizde biz belireceğiz" diye konuştu.

Yapılan konuşmaların ardından müzik dinletisiyle kahvaltılı basın toplantısı sona erdi. (İstanbul/DHA)

EVRENSEL

bilgeyol 02.12.13 12:12

Cevap: DEMOKRATİK çözüm için MÜCADELE.!!!.
 
Kendimizi konteynerle birlikte
ateşe mi verelim?


http://www.evrensel.net/files/news/d...5d3352f555.jpg







ETİKETLER

Van - Erciş - deprem - depremzede - konteyner - AKP - Fatih Çiftçi - Beyar Özalp - Vanlı depremzedeler -

Beyar Özalp
Erciş

Van ve Erciş’te 23 Ekim 2011’de meydana gelen 7.2 şiddetindeki depremden sonra uzun süre yazlık çadırlarda kalan ve daha sonra konteyner kentlere yerleştirilen depremzedelerin bir kısmı hâlâ insanca yaşayabilecek bir konuta sahip değil. Van ve Erciş’te 200’den fazla depremzede 4 konteyner kentte yaşamlarını sürdürüyor. Ancak ağustostan bu yana buralarda yaşayan depremzedelere dünya adeta zindan edildi. Barınma sorunları çözülmeden konteyner kentleri terk etmeleri istenen depremzedelerin elektrikleri kesildi ve depremzedeler de açık grevine başladı. Son olarak geçtiğimiz Cuma günü Erciş’te bulunan Alkanat Konteyner Kentteki depremzedeler polis zoruyla çıkartılmak istendi, itirazlar üzerine depremzedelere bir hafta süre tanındı. Bu bir haftadan geriye 4 gün kaldı ve depremzedeler kara kara ne yapacaklarını düşünüyor. Yüzbinlerce Suriyeli mülteciye konteyner sağlamakla övünen hükümetin barınma sorununu çözmediği Ercişli depremzedeler yaşadıklarını gazetemize anlattılar.
‘KORKUDAN GECE NÖBET TUTTUK’

Cuma günü Erciş Emninet Müdürü Murat Hoş’un uzun namlulu silahlar taşıyan 20’den fazla polis ile konteyner kente geldiğini söyleyen depremzedelerden Cengiz Gün, Hoş’un kendilerine hakaret ettiğini ve tehditler savurarak “Bir hafta içinde konteyner kenti boşaltın” dediğini söyledi. Emniyet müdürünün tehditlerinden dolayı tedirgin olduklarını söyleyen Gün, “Cuma gecesi boyunca yatamadık ve emniyet müdürünün gelip bize zarar vermesinden korktuğumuz için tüm gece nöbet tuttuk” dedi. Gün, “Emniyet Müdürü ‘burada devlet biziz, sizin devletle başa çıkacak gücünüz yok’ dedi. Aslında burada bir saat bile yaşanmaz ama başka imnkanımız yok” dedi.
Konteyner kentte yaşayan diğer bir depremzede Dilek Demir ise TOKİ’ye başvurmalarına rağmen hak sahibi olamadıklarını belirterek, “TOKİ kura çekimlerinde hile oldu. Konutların büyük çoğunluğu AKP Van Milletvekili Fatih Çiftçi’nin akrabalarına verildi. Şehrin diğer varlıklı aileleri de TOKİ konutlarının büyük çoğunluğunu aldı. Asıl ihtiyacı olanlara konut verilmedi” iddiasında bulundu.

‘YENİDEN ÇADIRDA KALACAĞIZ’

Demir, “Emniyet Müdürü bize bir hafta süre verdi ama gidebileceğimiz hiçbir yer yok” dedi. Demir, kendilerine başlarını sokabilecekleri bir konut temin edilmezse yeniden çadırda yaşamak zorunda kalacaklarını dile getirdi.
‘VEKİLLER BURADA YAŞAYABİLİR Mİ?’

Gazetemiz aracılığıyla AKP Van Milletvekili Fatih Çiftçi’ye seslenmek istediğini söyleyen Taner Özgür ise “Çiftçi’yi bizimle aynı şartlarda, elektriği, suyu olmayan bu kümes gibi konteynerlerde ailesi ile beraber yaşamaya davet ediyorum. Eğer o ve ailesi burada yaşabilirse biz hiçbir talepte bulunmayacağız” dedi. Kirli su ve çöpler nedniyle bir çok depremzedenin hastalandığını söyleyen Özgür yetkililere; “Gelip buradaki şartları inceleyin, nasıl yaşadığımızı görün siz karar verin” çağrısı yaptı.

‘BAŞBAKAN SÖZÜNÜ TUTMADI’
Başbakanın geçtiğimiz ay Erciş’te 1000 TOKİ konutunun kiracı depremzedelere verileceğini açıkladığını hatırlatan Ercan Gün ise “TOKİ konutlarından yüzlercesi boş. Neden bizlere vermediklerini bilmiyoruz. Başbakan ve diğer yetkililer milyonların karşısında konuşup söz verdi ancak sözlerini tutmadılar” dedi. Hiçbir yetkilinin sorunlarını çözmek için adım atmadığını söyleyen Gün “Televizyonlarda görüyoruz ağaçta kalan bir kediyi kurtarmak için polis ve itfaiye seferber oluyor. Bizim bir kedi kadar kıymetimiz yok” şeklinde konuştu. Başbakan’ın sürekli kardeşlik vurgusu yaptığını söyleyen Gün, “Kim kardeşinin böyle mağdur olmasını ister” diye sordu.

‘GİDECEK YERİMİZ YOK’
Kendilerine 1 hafta süre verildiğini ancak gidecek hiçbir yerleri olamadığını söyleyen Gün, “İki çocuğum var. Eğer bir hafta sonra bizi buradan çıkartmak için gelirlerse elimden çocuklarımla beraber kendimi konteynere kilitleyip ateşe vermekten başka bir şey gelmez” dedi.

20 yıldır kiracı olan ve oyunu AKP’ye verdiğini belirten Başhanım Yardımcı ise “Verdiğim oya karşılık AKP benim hakkım olan TOKİ konutunu zenginlere verdi” dedi. Üzerlerine kayıtlı hiçbir mülk olmamasına karşın kendilerine konut verilmediğini söyleyen Yardımcı, “Başbakan en az 3 çocuk yapın diyor. Benim 9 çocuğum var. Ama başbakan beni ve çocuklarımı bir sığıntı gibi konteyner kentte kaderimize terk etti” dedi.
DEPREMZEDE EV BEKLİYOR, HÜKÜMET CAMİ YAPIYOR!

Erciş’te depremzedelerin barınma çilesi devam ederken önceki gün ‘kentsel dönüşüm’ kapsamında yapılacak olan caminin temel atma töreni gerçekleşti. AKP Van Milletvekili Fatih Çiftçi’nin de katıldığı törende konuşan AKP’li Erciş Belediye Başkanı Zülfikar Arapoğlu, Erciş’in yeniden inşa edilmesi için TOKİ’nin 700 milyon liralık bir bütçe ayrıldığını söyledi. Erciş’i cezaibe merkezi yapmaya çalıştıklarını söyleyen ve en önemli sorun olarak trafik sorunundan söz eden Arapoğlu, depremzedelerin durumuna değinmedi.

HİZMET İÇİN AKP ŞARTI!
AKP Van Milletvekili Fatih Çiftçi ise “Yerel seçimlerde Erciş ile beraber Van büyükşehir belediyesinde de iktidara gelirsek yatırımlarımız devam edecek” sözleriyle hizmet gelmesi için belediyenin AKP’de olmasını şart koştu. Çiftçi’nin, Erciş’te hizmet gitmeyen yerlerin BDP’li Van Büyükşehir Belediyesi’nin yetki sınırları içinde olduğuna ilişkin sözleri de itiraf niteliğindeydi. Depremin ardında o başta eğitim, sağlık ve ulaşım olmak üzere bir çok sorunu çözdüklerini öne süren Çiftçi “Erciş halkına verdiğimiz tüm sözleri tuttuk” dedi. Ancak Erciş sokaklarında gezdiğimizde karşılaştığımız tablonun hiç de Çiftçi’nin söylediği gibi olmadığını görüyoruz. Çiftçi, depremin ardından Erciş’te derslik sayısını iki katına çıkardıklarını, köylerde bile lise yaptıklarını söyledi. Oysa Erciş ilçe merkezinde yıkılan bir çok okul yeniden yapılmadı. Bunun yerine TOKİ konutlarında yapılan okullarla birleştirildi. Örneğin 19 Mayıs İlkokulu öğrencileri taşımalı eğitim ile başka okullara dağıtılırken, öğretmenleri kadro açığı olan okullara görevlendirildi. TOKİ’lere ilişkin yaptığımız incelemede de ulaşım ve su sorunlarının devam ettiğini, birçok dairenin boş olduğunu gözlemledik.

VEKİL VE BAŞKAN SUSKUN
Depremzedelerin iddiaları ve taleplerine ilişkin AKP’li vekil Çiftçi’yle görüşme taleplerimiz karşılık bulmadı. Tören sırasında konuştuğumuz Çiftçi, AKP Erciş ilçe başkanlığında toplantısı olduğunu, daha sonra bizimle görüşeceğini söyledi. 2 saati aşkın beklediğimiz Çiftçi, bu kez de bir taziyeye gitmesi gerektiğini söyledi ve “Ondan sonra görüşebiliriz” dedi. Daha sonra defalarca aradığımız Çiftçi’nin telefonuna cevap veren kişi ‘Biz sizi arayacağız’ dedi ama bir daha dönen olmadı. AKP’li belediye başkanı Zülfikar Arapoğlu da gazetemize konuşmaktan kaçındı. Görüşme talebimizi ilettiğimiz Arapoğlu’dan da geri dönüş olmadı.
www.evrensel.net
-----------------------------------------------------------
akp vanda gereken cevabı yerel seçimlerde alacaktır,
gezi direnişinde kitleselleşen halk,
sandıkta bütünleşerek,
akp diktasına dersini vermelidir.

bilgeyol 02.12.13 21:02

Cevap: DEMOKRATİK çözüm için MÜCADELE.!!!.
 
ANASAYFA » BÖLGE

Apê Musa'nın katili hakim karşısında

http://www.evrensel.net/files/news/d...3dd082646f.jpg





İLGİLİ HABERLER

ETİKETLER

Musa Anter - Mahmut Yıldırım - Abdulkadir Aygan - Savaş Gevrekçi - Tahir Elçi -

Yazar Musa Anter'in öldürülmesi, Orhan Miroğlu'nun ise yaralanmasına ilişkin Hamit Yıldırım, 'Yeşil' kod adlı Mahmut Yıldırım, hakkında yakalama kararı bulunan Aziz Turan (Abdulkadir Aygan) ve Savaş Gevrekçi'nin yargılandığı davaya Diyarbakır 7'nci Ağır Ceza Mahkemesi'nde başlandı. Duruşmaya önceki duruşmalara Adana F Tipi Cezaevi'nden getirilemeyen dosyanın tek tutuklu sanığı Hamit Yıldırım ve tutuksuz sanık emekli Albay Savaş Gevrekçi katıldı. Duruşmada taraf avukatları ve Musa Anter'in oğlu Dicle Anter de hazır bulundu. Duruşmanın tek tutuklu sanığı olan ve Musa Anter cinayetinde tetiği çeken zanlı olduğu iddia edilen Hamit Yıldırım duruşmaya ilk kez katıldı.
Sanık korucu Hamit Yıldırım, bir dönem Şırnak'ta faili meçhul cinayetlerin adresi olan Botaş Karakolu'nu bilmediğini iddia etti. Anter ailesinin avukatlarının soru yönelttiği Yıldırım'ın gergin hali dikkat çekerken, avukatların sözü sık sık mahkeme başkanı tarafından kesildi. Avukatlar yaptığı savunmalarda, Yıldırım ve Gevrekçi'ye yöneltilen suçlamaların gerçeği yansıtmadığını iddia etti. Ardından duruşma avukatların sanık Yıldırım'a sorular yöneltmesi ile devam etti. Sanık Yıldırım'ın sorulara verdiği yanıtlarda heyecanlanması, agresifleşmesi ve ses tonunu yükseltmesi dikkat çekti.

İlk olarak söz alan avukat Selim Okçuoğlu'nun, sanık Yıldırım'a "Mustafa Bakıcı'yı tanıyor musun?" sorusuna "Bir defa gördüm. Askeriye tarafından düzenlenen bir yemekte gördüm ve orada tokalaştım" cevabını vermesi dikkat çekti. Yine Okçuoğlu tarafından sorulan "Osman Demir kimdir? Sorusunu yanıtlayan Yıldırım, "Bizim aşiretin reisidir. Yanına sürekli üst düzey yetkililer gelir" dedi.

BOTAŞ KARAKOLUNU BİLMİYORMUŞ!

Avukatlar tarafından Botaş Karakolu'na ilişkin sorulan sorularda sanık Yıldırım'ın sürekli "Botaş karakolunu bilmiyorum" demesi dikkat çekti. Avukatlar tarafından dava kapsamında "gizli tanık" olarak ifade veren "Ahmet"in beyanlarının sorulmasına ise Yıldırım, "Gizli tanığın beyanlarını kabul etmiyorum. Yalan beyanlardır. Gelsin burada ifade versin" dedi. Yıldırım'a avukatların soru sorduğu esnada sanık emekli Albay Savaş Gevrekçi'nin duruşma salonundan çıkarılarak hastaneye götürüldüğü görüldü. Yıldırım, itirafçı Abdulkadir Aygan'ın kendisine ilişkin verdiği beyanlarına ilişkin olarak ise, avukat Okçuoğlu'na dönerek "Belki adımı sen vermişsin" dedi. Bunun üzerine Okçuoğlu, Yıldırım'a "Şu anda çok ciddi bir ithamla karşı karşıyasın. Sorulara ciddi cevaplar verirsen senin açından iyi olur" dedi. Ardından araya giren mahkeme başkanı ise Yıldırım'a "Duygusallaştırmasan iyi olur" dedi. Avukatların sorularına sanık avukatların sürekli müdahalede bulunması ise dikkat çekti.

'RUH HALİ TUTANAKLARA GEÇSİN'

Ardından avukat Mehmet Emin Aktar, mahkeme heyetine sanık Yıldırım'ın ruh halinin tutanaklara geçmesini talep ederek, Yıldırım'a sorularını yöneltti. Ardından söz alan Baro Başkanı Tahir Elçi, Yıldırım'a "Senin ailende sanırsam çok korucu var. PKK'liler ile daha önce bazı husumetleriniz olmuş. Bu açıdan sizin PKK'ye yakınlığı olan birilerini de sevmezsiniz" sorusuna, "Evet, bizim ailede çok sayıda korucu var. Ben kendim bir PKK'li ile yan yana oturamam. PKK'liler bizim aileye saldırdılar. Ben Apo'yu sevmem" yanıtını verdiği esnada sanık avukatları Elçi'nin sorusuna itiraz etti. Bunun üzerine mahkeme heyeti duruşmaya 5 dakika ara verdi. Aranın ardından mahkeme, Elçi'nin sorusunun davanın gidişatına bir katkısı olmayacağına karar vererek soruyu ret etti. Elçi ise mahkeme heyetinin verdiği bu kararı tanımadığını belirtti.

STAJYER AVUKATLAR MAHKEME İÇİN TEHDİTMİŞ

Duruşmada stajyer avukatların salona alınmaması üzerine Elçi, mahkeme başkanına stajyer avukatların yanlarında kalmasını istedi. Mahkeme başkanı ise "Bu talep benim güvenliği tehdit ediyor. Burada otorite benim" diyerek ret etti. Elçi'nin sanık Yıldırım'a soru soracağı esnada Cumhuriyet Savcısı'nın mahkeme başkanına fısıldayarak bir şeyler söylemesi üzerine Elçi tepki gösterdi. Savcının, Elçi'nin tepkisine "Benim söylediğimi başkan anladı. Sizin anlamanıza gerek yok" demesi dikkat çekerken, mahkeme başkanı Elçi'ye "Bugün çok gerginsiniz. Sakin olun" dedi. Ardından söz alan Musa Anter'in oğlu Dicle Anter, "Botaş Karakolu'nu ben bile biliyorum. Orada koruculuk yapmış birinin tanımıyor olmasını anlamıyorum. Herkes için korku saçan bir karakolu bilmemesi dikkat çekiyor" dedi.

TARTIŞMA DİYALOGLARI

Avukat Tahir Elçi, çapraz sorguda Hamit Yıldırım'a fotoğraf çektirmeyi sevip, sevmediğini de sordu. Fotoğraf çektirmeyi sevmediğini söyleyen Hamit Yıldırım, "Niye, manken mi olayım?" dedi. Bunun üzerine araya giren Cumhuriyet Savcısı, sorunun konuyla bağlantısı olmadığını söyleyerek, itiraz etti. Gerginliğin olduğu duruşmada, taraflar arasında tartışma yaşanırken, şu ifadeler kullanıldı:

Savcı: Ben Başkan Beye söylüyorum. Senin anlamana gerek yok.

Tahir Elçi: Nasıl benim anlamama gerek yok? Ben avukat değil miyim? Ben yargının kurucu unsuru değil miyim?

Mahkeme Başkanı: Avukat Bey sorularınızın neredeyse tamamını sormanıza izin veriyoruz. Çok gerginsiniz. Lütfen konuyla ilgili soru sorun.

Tahir Elçi: Tabii ki soracağım. Ben burada yargının kurucu unsuruyum. Burada soru sormak için bulunuyorum.

Mahkeme Başkanı: Çok gerginsiniz. Lütfen tabii ki demeyin

Tahir Elçi: Gergin değildim. Ancak, burada beni siz gerdiniz.

Savcı: Ben burada Cumhuriyet savcısıyım. Ben de yargının kurucu unsuruyum. Benim müdahale etme yetkim var. Ben itirazımı başkan beye söylüyorum

Mahkeme Başkanı: Tahir Bey az önce belge sunan sanık avukatını fırçaladı.

Tahir Elçi: Estağfurullah, ben kimseyi fırçalamadım.

Savcı: Ortamı yeterince geriyorsunuz. Bağırmaya gerek yok. Ben gizli saklı birşey yapmıyorum. Bu benim görüşüm. Bu tür sorular konuyla bağlantılı değildir.

Tahir Elçi: Hangi tür konuların bağlantılı olmadığını tutanağa geçelim.

Savcı: Fotoğraflarla ilgili konu bağlantılı değildir. Katılanlar vekilinin sanığa 'Niçin fotoğraf çektirmeyi sevmiyorsun?' sorusu sordu. Bu sorunun konuyla bağlantılı olmadığını düşünüyorum.

Tahir Elçi: Bu konuyla ilgili vereceğiniz kararı merakla bekliyorum.

FOTOĞRAF SORUSUYLA İLGİLİ VERİLEN KARAR

Mahkeme Başkanı Savcı'nın itirazı üzerine, yöneltilen soru ile ilgili ara karar verdi. Kararda, sanığın soruya açıklıkla cevap verdiğini belirten Mahkeme Başkanı, "Sorunun sorulmasının dosyaya bir yenilik katmayacağı görüldüğünden, Mahkeme Başkanı tarafından sorunun sorulmasına gerek olmadığına karar verildi" dedi.

Karara itiraz eden avukat Tahir Elçi, kararın sadece mahkeme başkanı tarafından değil, mahkeme heyetince görüşülerek verilmesini istedi. İtiraz üzerine söz alan üye Hakim, "Yasa Başkan'ın karar vereceğini söylüyor. Siz neye itiraz ediyorsunuz" diyerek tepki gösterdi. Daha sonra söz alan Musa Anter'in oğlu Dicle Anter ise, koruculuk yapan bir kişinin Botaş Karakolu'nu bilmemesinin kendisine inandırıcı gelmediğini belirterek, sorunun bir kez daha sorulmasını istedi. Bunun üzerine konuşan Hamit Yıldırım, "Benim karakolla bir işim yok. Yol kenarlarında askeriye olur. Ama ben Botaş'ı bilmiyorum. Orada karakol olduğunu biliyorum. Birine tarif edersem Botaş'ın yanındaki karakol olduğunu söylerim" dedi. Duruşma, avukatların taleplerinin alınması için öğleden sonraya ertelendi.

İddianamede, Hamit Yıldırım, 'Yeşil' kod adlı Mahmut Yıldırım, Aziz Turan (Abdulkadir Aygan) ve Savaş Gevrekçi, hakkında 'Taammüden adam öldürmekten' ağırlaştırılmış ömür boyu, 'Halkı isyana ve birbirini öldürmeye teşvikten de 20 yıla kadar hapis cezası isteniyor.

YEŞİL'İN ŞEMDİN SAKIK'A SUİKAST PLANI MİT'E SORULACAK
Davanın öğleden sonraki oturumuna, rahatsızlandığı için hastaneye sevk edilen tutuksuz sanık emekli Albay Savaş Gevrekçi de katıldı.
Duruşmada, MİT, Emniyet ve jandarmadan mahkemeye gönderilen evraklar da okundu. Almanya'da öldürüldüğü iddia edilen 'Hogir' kod adlı PKK itirafçısının Türkiye'ye getirilip, getirilmediğine dair mahkemeye cevap veren Milli İstihbarat Teşkilatı, Jandarma Komutanlığı ve Emniyet Müdürlüğü, yapılan araştırma sonucunda herhangi bir bilgiye rastlanmadığını bildirdi. Mahkeme, Emniyet Genel Müdürlüğü'ne daha önce Yeşil'in üzerinde yakalanan Hasan Tanrıkulu sahte kimliği ile kimsenin yurtdışına çıkıp çıkmadığını sordu. Gönderilen yazıda açık kimlik bilgileri olmadığından, belirtilen kişinin yurtdaşına çıktığına dair bilgi verilemediği ifade edildi.
ALBAY GEVREKÇİ: YEŞİL'İ TANIMIYORUM
Duruşmada müdahil avukatları tutuksuz sanık Savaş Gevrekçi'ye, Yeşil'in Şemdin Sakık'ı öldürmeyi planladığına ilişkin Kutlu Savaş'ın hazırladığı Susurluk Araştırma Raporu'nda bilgiler olduğunu sordu. MİT'le o dönemde Olağanüstü Hal Bölge Valiliği'nin toplantıları ve ayrı masalarda oturmak şartı ile bir yerde bulunduklarını belirten Gevrekçi, "Bunun haricinde bir diyalog ve istihbarat paylaşımımız olmadı. 'Yeşil' kod adlı Mahmut Yıldırım benim yanıma gelerek, Şemdin Sakık'ı öldürme talebini söylemedi. Kitaplardan edindiğim bilgiye göre Yeşil, MİT'in elemanıymış. Ben Yeşil kod adlı Mahmut Yıldırım'ı tanımıyorum" dedi.
1993'TE CEM ERSEVER İLE ÖLDÜRÜLEN İTİRAFÇI 2009'DA İSTİFA ETMİŞ
Müdahil avukatı Mehmet Selim Okçuoğlu, özellikle 'Hogir' kod adlı itirafçının bazı eylemlerde kullanıldıktan sonra Almanya'ya gönderilerek, öldürülmesi konusunda MİT, jandarma ve Emniyet'te belge olmadığını belirterek, "Benzer durum Mustafa Deniz için de geçerlidir. 1993 yılında Cem Ersever ile birlikte öldürülen Mustafa Deniz ve Hogir kod adlı kişi için öldüklerinden bahisle takipsizlik kararı verilmiştir. Nüfus kaydında bu iki kişi sağ olarak görünmektedir. Mustafa Deniz'in Cem Ersever olayında öldürülen diğer kişi olduğu iddianamede geçmiştir" dedi.
Avukat Okçuoğlu, daha sonra Jandarma Genel Komutanlığı'nın Diyarbakır 3'üncü Ağır Ceza Mahkemesi'nde görülen bir dava için gönderdiği belgeyi okudu. Belgede 1993 yılında öldürülen Mustafa Deniz'in Ankara Jandarma İstihbarat Grup Komutanlığı'nda memur olarak görev yaptığı ve 18 Mart 2009 tarihinde istifa ettiği belirtildi. 1993 yılında öldürülen Mustafa Deniz'in resmi yazıyla 2009 yılında istifa ettiğinin söylendiğini anlatan Okçuoğlu, buna ilişkin dosyasının gönderilmesini istedi.Okçuoğlu, Kutlu Savaş, Mehmet Eymür ve Orhan Taşanlar'ın tanık olarak dinlenmesini isterken, "Kurumlar Yeşil ile ilgili doyurucu bilgi vermiyor. Bu nedenle 3 kuruma da yazı yazılarak Mahmut Yıldırım'ın nerede, ne sıfatla istihdam edildiğinin sorulmasını istiyoruz. Bize göre Yeşil yaşıyor. Bu nedenle uluslararası mekanizmalar harekete geçirilerek, hakkında kırmızı bülten çıkarılmalıdır" dedi.
KUTLU SAVAŞ'IN DİNLENMESİ TALEBİ REDDEDİLDİ
Sanık Hamit Yıldırım'ın tutukluluk halinin devamına karar veren mahkeme, Yeşil Kod adlı Mahmut Yıldırım hakkında çıkarılan yakalama kararının sonucunun beklenmesine hükmetti. Mahkeme Susurluk Raporu'nu yazan Kutlu Savaş'ın tanık olarak dinlenmesi istemini hazırlanan rapor dosyada olduğu için kabul etmedi. Mahkeme, Mehmet Eymür ve Orhan Taşanlar'ın tanık olarak dinlenmesi istemini gelecek duruşmada değerlendirmeye karar verdi.
Mahkeme, müdahil avukatlarının JİTEM ve Olağanüstü Hal Bölge Valiliği'nin tüm arşivlerinin istenilmesine ilişkin talebinin, arşivlerin büyüklüğü göz önününe alındığında öncelikli olarak mümkün olmadığını vurguladı. Mahkeme ayrıca arşiv gelse dahi, bu arşivden neyin talep edildiğinin belirtilmediği gerekçesiyle talebin reddine karar verdi.
YEŞİL'İN İNFAZ TALEBİ MİT'E SORULACAK
Mahkeme MİT'e yazı göndererek, Susurluk raporunda yer aldığı belirtilen Şemdin Sakık'ın infaz edilmesine ilişkin Yeşil kod adlı Mahmut Yıldırım'ın talebi olup- olmadığının sorulmasına da karar verdi. MİT'e yazılacak yazıda, Yeşil'in bu konuda herhangi bir aracı kişi ya da kurumca talepte bulunup bulunmadığı ve eylem sonrası İsviçre'ye götürülme isteminin olup, olmadığının arşivlerden incelenerek bildirilmesi istenecek.
Mahkeme MİT Müsteşarlığı, Emniyet Genel Müdürlüğü ve Jandarma Genel Komutanlığı'na, Yeşil kod adlı Mahmut Yıldırım'ın herhangi bir sıfatla kendi kurumlarında veya başka bir devlet kurumunda çalışıp çalışmadığının da sorulmasına hükmetti.
Mahkeme, müdahil avukatların Mustafa Deniz ve 'Hogir' kod adlı Cemil Işık ile ilgili verilen takipsizlik kararının kaldırılması istemimin de reddine karar verdi. Mahkeme 2009'da istifa ettiği belirtilen itirafçı Mustafa Deniz'in emekli olma durumunun da Jandarma Genel Komutanlığına sorulmasına hükmetti. Duruşma eksiklerin tamamlanması için ertelendi. (DİYARBAKIR)
www.evrensel.net

-------------------------------------------------------
musa anter cinayeti,

karanlık geçmişimizin noktalarından biri,

musa anterite saygıyla anıyoruz.

bilgeyol 02.12.13 21:30

Cevap: DEMOKRATİK çözüm için MÜCADELE.!!!.
 
*Roboski 700 gün oldu.
Sen istihbaratı kimden aldığını izah edemiyorsun.
Civanımla Şıvanım buluşup gülüştü diye,
bize unutturacağınızı sanıyorsunuz,
ama biz Roboski'yi unutmayız.
REDHACKTAN İKTİDARA

bilgeyol 03.12.13 11:33

Cevap: DEMOKRATİK çözüm için MÜCADELE.!!!.
 
Adalet çok güzel

uyuyordu

uyandırmaya

kıyamadık...


Ethem Sarısülük’ün katili polis Ahmet Şahbaz’ı yargılayamayan Ankara 6. Ağır Ceza Mahkemesi, davadan çekildi. Savcının uyuduğu duruşmada Şahbaz, Ethem’in ölümüne eylemcilerin sebep olduğunu iddia etti

http://birgun.net/icerikler/resimler...madik...-1.jpg
Okuyucu Modunu AçOkuyucu Modu Kapat Yazıyı Büyüt: 12 14 16 18 20
ESRA KOÇAK ANKARA

Gezi direnişi sırasında Ankara’da Ethem Sarısülük’ü silahla vurarak öldüren polis Ahmet Şahbaz’ın yargılandığı davanın 3. duruşması da skandallara sahne oldu. Ankara 6. Ağır Ceza Mahkemesi’ndeki duruşmada savcı iddianamenin okunduğu sırada uyurken, mahkeme Başkanı Affak İllez, mahkemenin tarafsızlığı ve adil yargılama hakkı konusunda şüpheler ortaya çıktığı gerekçesiyle heyetin davadan çekildiğini açıkladı. Dava dosyası ise bir üst mahkemeye gönderildi. Mahkeme heyetinin kararı duruşma salonunda bulunan izleyiciler tarafından “Ethem Sarısülük ölümsüzdür” sloganlarıyla protesto edildi. Davanın dünkü duruşması yoğun güvenlik önlemleri altında başladı.

TELEKONFERANSLA İFADE VERDİ
Urfa’ya koruma polisi olarak atanan sanık polis Ahmet Şahbaz, telekonferans sistemiyle ifadesini verdi. Şahbaz’ın kimlik tespiti Urfa’daki mahkeme tarafından yapıldı. Şahbaz, “Ayrıntılı şekilde savunmamı hazırladım, dosyaya sunuyorum. Ayrıca savcılık ve mahkemede verdiğim ifadelerim doğrudur. Başka bir şey söylemek istemiyorum” dedi. Sarısülük ailesinin avukatlarının talebi üzerine heyet başkanı, Şahbaz’ın savunmasının okumasını istedi.

GÖSTERİCİLER ÖLDÜRMÜŞTÜR!
Her iki ifadesini aynı şekilde yazılı hale getiren Şahbaz, bunu savunma olarak duruşmada okudu. Şahbaz, “Ben kimseyi hedef alarak ateş etmedim. Silah kullanma yetkisinin doğduğuna inanıyorum. Ethem Sarısülük’ü ben öldürmedim. Ben ateş ettiğim sırada bana taş atanlar öldürmüştür” dedi. Şahbaz’ın sözlerine Sarısülük ailesi ve salonda bulanlar tepki gösterdi.

GİZLİ SANIK AHMET ŞAHBAZ
Sarısülük ailesinin avukatlarından Kazım Bayraktar, “Kimlik tespiti sanığın gerçek kişi olup olmadığının tespiti için yapılır” diyerek sanık polisin dosyada resmi olmadığını, dolayısıyla kimsenin tanımadığını söyledi. Bayraktar, sanığın ilk duruşmaya peruk, takma bıyık ve takma kaş ile geldiğini hatırlatarak, “Sanığın fotoğraflarını dosyada görmek ve karşılaştırmak istiyoruz” dedi. Mahkeme heyeti kısa bir aranın ardından, sanığın resimli kimlik belgesinin fotokopisinin ve resminin çekilerek mahkemeye gönderilmesine karar verdi. Mahkeme Başkanı ikinci kez sanık Ahmet Şahbaz’ın kimlik tespitini yaptı. Başkan Şahbaz’a ikamet adresini sordu. Ahmet Şahbaz “şu anda bir ikamet adresim yok” diyerek adresini mahkemeden sakladı.

SAVCI UYUDU
Taleplerin dinlenmesinin ardından 15 sayfalık iddianamenin okunmasına geçildi. Hem iddianame okunurken hem de katılan avukatlarının savunmaları sırasında mahkeme savcısının gerek koltuğa yaslanarak gerekse de kürsüden kolunu uzatarak uyuması dikkat çekti. Şahbaz’ın avukatı “Sanığın ifadesi vekil olmadan alınmıştır, hukuk ihlal edilmişti. Suç sabit olan kadar herkes masumdur. Bir suçlu arıyorsanız aynaya bakın” dedi.

BELGE TESPİTİ YAPILAMADI
Sarısülük ailesinin avukatlarından Murat Yılmaz kameraya Şahbaz’ın imzasının bulunduğu olay yeri tutanağını gösterdi. Ancak sanık, belgeyi tam olarak göremediği için belgenin tespiti yapılamadı.
Yılmaz savunmasına şöyle devam etti: “Olay yeri tutanağında sanık Ahmet Şahbaz’ın imzasının olduğu görülüyor, ancak sanık Şahbaz ifadesinde ben olayları iki gün sonra televizyonlardan gördüm, öğrendim diyor. Şimdi biz olay yeri tutanağına mı yoksa sanığın ifadesine mi inanacağız? Siz 86 doğumlu bir çevik kuvvet memurunu buraya getirmekten acizsiniz. Arınç, “Sanığa 37 tane taş isabet ediyor” diyor, biz Şahbaz’a bir tane bile taş isabet etmediğine ilişkin bir bilirkişi raporu verdik. Siz ya Bülent Arınç hakkında bir suç duyurusunda bulunun ya da bilirkişiler hakkında.”


SANIĞIN KAÇMA ŞÜPHESİ VAR
Şahbaz’ın bir önceki celse perukla duruşmaya katılmasının arkasında mahkeme heyetinin de olduğunu kaydeden Av. Bayraktar, “Hukukunuzda gizli tanık maalesef vardı, şimdi gizli sanık uygulaması yapılıyor. Sanık ikametgah adresim yok diyor. Bu kaçma şüphesinin olduğunu gösterir” diye konuştu.

***
Sarısülük davavasında katil polis Ahmet Şahbaz imzasının bulunduğu olay yeri tutanağıyla ilgili sorulan soruların hemen hepsine ‘bilmiyorum’, ‘hatırlamıyorum’ gibi yanıtlar verdi. Şahbaz birçok soruya ise susma hakkını kullanmak istediği gerekçesiyle yanıt vermedi.
***
Sarısülük davasını Ankara ve Başkent Dayanışması’nın çağrısıyla birçok yurttaş adliye önünde takip etti.


Editör : birgün
------------------------------------------------------
uyuyan sırf adalet degilki,

halkında yarısından fazlası kış uykusunda.

bilgeyol 03.12.13 21:37

Cevap: DEMOKRATİK çözüm için MÜCADELE.!!!.
 
Erhan Tuncel:

Hrant Dink

cinayetinin arkasında

Ramazan Akyürek

ve çetesi var


Agos Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni ve BirGün yazarı Hrant Dink'in öldürülmesine ilişkin davanın bugünkü duruşmasında 15 sayfalık bir savunma yapan Erhan Tuncel, cinayetin arkasında dönemin İstihbarat Daire Başkanı Ramazan Akyürek ve ekibinin olduğunu iddia etti.

http://birgun.net/icerikler/resimler...tesi-var-1.jpg
Okuyucu Modunu Aç Okuyucu Modu Kapat Yazıyı Büyüt: 12 14 16 18 20
Agos Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni ve BirGün yazarı Hrant Dink'in öldürülmesine ilişkin davanın bugünkü duruşması İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesi'nde saat 11'de başladı. Mahkeme Erhan Tuncel ve Yasin Hayal'in tutukluluk halinin devamına karar verirken, duruşmayı 7 Ocak 2014'e erteledi
Duruşmada sanıklarından Osman Hayal, Tuncay Uzundal, Ersin Yolcu, Zeynel Abidin, Yasin Hayal ve Erhan Tuncel yer aldı.
Sanık Erhan Tuncel kendi el yazısıyla yazdığı 15 sayfalık bir savunma yaptı.
Tuncel savunmasında cinayetin jandarmayla bir alakası olmadığını savunarak, cinayetin arkasındaki ismin dönemin İstihbarat Daire Başkanı Ramazan Akyürek ve çetesi olduğunu iddia etti.

Başbakan'ın cinayeti aydınlatmak için çok çaba harcadığını bunun için Devlet Denetleme Kurulu ve Başbakanlık müfettişlerini görevlendirdiğini, ancak Ramazan Akyürek'in soruşturmayı etkisi altına alarak, araştırmayı engellediğini savunan Tuncel," Cinayetle ilgili ihbarı emniyete bildirerek görevimi yaptım ancak Ramazan Akyürek beni bu davanın bir numaralı sanığı haline getirerek kendisini ve çetesini gizlemiştir'' dedi.

Erhan Tuncel Dink davasına ilişkin Yargıtay'ın bozma kararının yerinde ancak eksik olduğunu söyleyerek McDonalds'ın bombalanmasıyla ilgili savcılığa yeminli ifade verdiğini ve tanık koruma programına alınmayı talep ettiğini açıkladı.

Tuncel, Dink cinayeti davasında önce tanık olduğunu ardından sanık, şimdi de mağdur olduğunu iddia ederek "Dink cinayetini sonuna kadar engellemeye çalıştım" dedi.

Tuncel Celalettin Cerrah ve Muammer Güler'in ise cinayetin arkasındaki organizasyonla bir ilişkisinin olamayacağını böyle bir organizasyonu kurabilecek bir kabiliyette olmadıklarını savundu.

Savunmasının sonunda kaçma şüphesinin olmadığını, şimdiye kadar istese yurtdışına kaçabileceğini belirten Tuncel beraatini istedi

Tuncel'in avukatı: Amiri Erhan'ın gönlünü alarak grup içinde kalmasını sağladı
Erhan Tuncel'in avukatı Erdoğan Soruklu ise Trabzon McDonalds'ta meydana gelen patlamada kullanılanın bomba olmadığını savunarak basit bir patlayıcı olarak niteledi. Soruklu bu saldırının öldürmeye teşebbüs olarak algılanamayacağını söyledi.

Soruklu Tuncel'in bağlı olduğu emniyet personeline cinayete ilişkin yapılan hazırlıkları ve hedefi bildirdiğini savunarak, "Ancak personelin görevini yapmadığını görmüş ki 'operasyonda bulunun' diye üstlerine telkinde bulunuyor 'ya da ilişkimi kesin' diyor. Bu talebin oldukça baskın olması üzerine bağlı olduğu amiri gönlünü alarak grup içinde kalmasını sağlamıştır" dedi.

Yasin Hayal: Dink'in fotoğraflarını önümüze seren Erhan Tuncel'dir
Yasin Hayal ise savunmasında "Erhan Tuncel'in gözaltına alındığında bu olayı asker yaptı diye bir ifadesi var. Merhum Hrant Dink'in fotoğraflarını bilgisayardan çıkarıp önümüze seren Erhan Tuncel'dir. Bunu kendisi de kabul ediyor. Öldürülen bir insanın resimlerini bilgisayardan çıkarıp göstermek azmettirmektir. Benim masumiyetim ortaya çıkmıştır" diyerek beraatini talep etti.

Yasin Hayal duruşma salonundan çıkmak istedi, jandarmanın izin vermemesi üzerine bağırmaya ve küfretmeye başlayan Hayal, mahkeme heyeti tarafından duruşma salonundan çıkarıldı.

'Simitçi, kahveci, gazozcudan örgüt olmaz'
Yasin Hayal'n kardeşi Osman Hayal avukatı olmamasına rağmen, "Buralara kadar geldik. Geleceğimin karartıldığı bu davada benim de söyleyecek birkaç sözüm olsun" diyerek savunma yaptı. Hayal, McDonalds'taki bombanın Erhan Tuncel'İn avukatı Erdoğan Soruklu'nun dediği gibi basit yaralamaya sebep olacak, maytap gibi bir patlayıcı olmadığını savundu. Hayal, "simitçi, kahveci, gazozcudan örgüt olmaz" diye konuştu.

Ara karar açıklandı
Sanık ifadelerinin ardından ara kararını açıklayan mahkeme Erhan Tuncel ve Yasin Hayal'in tutukluluk halinin devamına, Ahmet İskender hakkında yakalama emri çıkartılmasına karar verildi. Bir sonraki duruşma 7 Ocak 2014'te yapılacak.



Editör : birgün

bilgeyol 03.12.13 21:48

Cevap: DEMOKRATİK çözüm için MÜCADELE.!!!.
 
Roboski sınırına tel örgü çekilmesini halk durdurdu

http://www.evrensel.net/files/news/d...d6c98ebc4e.jpg





Şırnak - Uludere - Roboski - tel örgü - sınır -



Şırnak'ın Uludere ilçesi sınırları içinde bulunan Beyaztepe ve Karaçalı isimli tepelerin arasında kalan Federal Kürdistan Bölgesi sınırındaki alana askerler tarafından "Güvenlik yolu" yapılarak tel örgü çekilmesini halk durdurdu.

TSK'ya bağlı savaş uçaklarının 28 Aralık 2011 tarihinde yaptığı bombardıman sonucu 34 sivil yurttaşın katledildiği Şırnak'ın Uludere ilçesine bağlı Roboski köyü sınırları içerisinde bulunan ve askeri üslerin konuşlandırıldığı Beyaztepe ve Karaçalı isimli tepelerin arasında kalan Federal Kürdistan Bölgesi sınır hattına askerler tarafından "Güvenlik yolu" ve tel örgü çekiliyor. Geçtiğimiz hafta başladığı öğrenilen inşaat çalışmaları çevre köylerin tepkisi üzerine durdurulmuştu. Ancak köylerin ileri gelenleriyle yapılan görüşmelerin ardından durdurulduğu öğrenilen çalışmalar, bu sabah saatlerinde tekrar başlatıldı. Bölgede iş makinelerinin çalışma yaptığını gören köylülerin haber vermesiyle inşaat alanına Roboski ve Gülyazı köylerinden çok sayıda yurttaş olay yerine akın etti. Çalışma alanına ulaşan köylüler, yol inşaatında çalışan iş makinelerinin önüne geçerek, çalışmaya engel olmak istedi. Yurttaşların tepkisiyle karşılaşan şantiye çalışanları iş bırakmak zorunda kalırken, köylülerin eylemini haber alan çok sayıda asker, inşaat alanına sevk edildi.
YÜZLERCE ASKER GÖNDERİLDİ
Gülyazı Jandarma Alay Komutanlığı'ndan gelen yüzlerce askerin yanı sıra Şırnak 23'üncü Jandarma Sınır Tümen Komutanlığı'ndan da Skorski helikopterlerle olayın meydana geldiği Beyaztepe bölgesine çok sayıda robokop olarak bilinen askerler gönderildi. Uzun süre askerlerle köylüler arasında devam eden tartışmalar sonuçsuz kalırken, köylüler şantiye alanında oturma eylemi başlattı. Köylülerin kararlı duruşu üzerine askeri yetkililer, tekrar köylülerle diyalog kurma çabası içerisine girdi. Yapılan görüşmelerde askeri yetkililer, köylülere kendilerinin yapabileceği bir şeyin bulunmadığı, inşaatın Şırnak Valisi'nin kararıyla başlatıldığı bilgisini verdi. Bunun üzerine köylüler inşaatın yetkili isminin olay yerine gelmesini istedi; ancak askeri yetkililer yanında getirdiği yazılı bir belgeyi köylülere göstererek, inşaatın olduğu bölgeye yakın bir zamanda sınır kapısının açılması için çalışmanın başladığını iddia etti. Yapılan görüşmelerden sonuç alınamayınca askeri yetkili köylüleri Şırnak Valiliği'ne yönlendirdi.

Yapılan eylem üzerine iş bırakmak zorunda kalan iş makineleri şantiye alanının bulunduğu askeri üs bölgesine dönerken, çalışmayı durduran köylüler, çalışmanın tekrar başlaması durumunda daha kitlesel eylemler yapacaklarını açıkladıktan sonra olay yerinden ayrılarak, köylerine döndü. "Güvenlik yolu" yapılmasına tepki gösteren köylülerin eylemini duyan BDP Şırnak il ve Uludere ilçe örgütü yöneticileri ile çok sayıda kişi askerlerin yola koyduğu dev kaya kütleleri nedeniyle olay yerine gidemediği öğrenildi. (Şırnak/DİHA)


www.evrensel.net

bilgeyol 04.12.13 17:49

Cevap: DEMOKRATİK çözüm için MÜCADELE.!!!.
 
‘Hukuk tekniği açısından’ sorgu: Alevi misin?


Kırmızı Haber | 04 Aralık 2013 | Alt Manşet, Kırmızı Haber, Manşet, Manşet Altı Gündem Haber, Numaralı Haberler
http://www.kirmizihaber.com/wp-conte...mf1828250.jpeg

Milli Eğitim Bakanlığı (MEB), Ankara’da bir Anadolu lisesinde soruşturma yürüten Milli Eğitim Bakanlığı denetçilerinin, kendilerinden önce okulda soruşturma yapan müfettişler ve iki öğretmenin Aleviliği ile ilişkili sorgulama yapmasını “hukuk tekniği” ifadesi ile savundu


Ankara ’nın Mamak ilçesindeki Yunus Büyükkuşoğlu Anadolu Lisesi’nde Müdür Yardımcısı Tuncer Küllücek’in yönetim tarzı ve işlemleri okuldaki çok sayıda öğretmen tarafından Ankara İl Milli Eğitim Müdürlüğü’ne şikâyet edilmişti. Müdürlükten görevlendirilen eğitim denetmeni Cengiz Karahan, incelemelerinin ardından hazırladığı raporda, Küllücek hakkında, “öğrenci dövmek ve hakaret etmekten” maaş kesimi; felsefe öğretmeni Suat Özcan’a yönelik sözleri nedeniyle, “Görevin yerine getirilmesinde siyasi düşünce, din ayrımı yapmak”tan kademe ilerlemesinin durdurulması; küfürlü sözleri nedeniyle aylıktan kesme cezalarının verilmesi ve başka okula atamasının yapılmasını istemişt
‘ALEVİ MİSİN’ DEDİLER
Cumhuriyet’te yer alan habere göre, okulda kısa bir süre sonra ikinci bir soruşturma başlatıldı. İlk soruşturmada şikayet edilen Müdür Yardımcısı Küllücek, kendisini şikâyet eden felsefe öğretmeni Özcan’ın yanı sıra Okul Müdürü Turan Kantos ve ilk soruşturmayı yapan eğitim denetmeni Karahan’ı Alevilik üzerinden ayrımcılık yapmakla suçladı. Küllücek, üç eğitimcinin de Alevi olduğunu, ilk soruşturma safhasında, “Sunulan belgelerin ‘gerek yok’ diyerek soruşturmaya dahil edilmediği”, “Tanık göstermelerine izin verilmediği” iddialarında bulundu. Bakanlık merkezinden gelen iki denetçi, soruşturmayı söz konusu eğitimcilerin, yani iddia sahiplerinin Aleviliği üzerinden sürdürdü ve okuldaki diğer öğretmenlere, bu konuda sorular yönelterek açıklamalar istedi. Öğretmenler, bu soruşturma tarzına tepki gösterdi.

ALEVİLİK SORGUSU MAHKEMELİK OLUNCA

“Alevilik sorgulaması” şeklinde skandala dönüşen ikinci soruşturmada üç eğitimci hakkında herhangi bir usulsüzlük tespit edilmezken Aleviliği sorgulanan felsefe öğretmeni Suat Özcan, Bakanlık denetçileri hakkında tazminat davası açtı. Ankara 5. İdare Mahkemesi’nde görülen davaya Milli Eğitim Bakanlığı da hukuk müşavirliği aracılığıyla bir savunma gönderdi. Ancak savunma ikinci bir skandala dönüştü. Bakan adına hukuk müşaviri Sevgi Kara’nın kaleme aldığı savunmada şöyle denildi:
“Bakanlık denetçilerimiz özel olarak söz konusu bu soruşturmada, genel olarak ise tüm soruşturmalarda soruşturma konusu kişi ya da kişiler hakkında ileri sürülmüş olan iddiaların sahibi olmayıp başta gerçek kişiler olmak üzere kendileri dışındaki gerçek ve tüzel kişilere ait iddialar konusundaki maddi gerçeğin ne olduğunu tespit ederek bunun hukuk normları karşısındaki durumunu ortaya koymaktadırlar. Bu yapılırken de kişilere ait vaki iddialar, soruşturma konusu kişilere sorulmaktadır. Yani bu sorunun sorulması soruşturma ve hukuk tekniği gereğidir. Zaten bir kişinin bu inanca sahipliğini ispatlayacak başta nüfus cüzdanı olmak üzere hukuksal bir veri kaynağı da olmadığı için kişilere sadece mezhepten kaynaklı olarak ayrımcılık yapılıp yapılmadığı hususu soruşturulmuştur.”
--------------------------------------------

FETUL İZZETTİN,

BU HABERLERİ GÖRMEZDENMİ GELİYORSUNUZ.





bilgeyol 04.12.13 21:17

Cevap: DEMOKRATİK çözüm için MÜCADELE.!!!.
 
Altınova Katliamı davasında tutuklama yok erteleme var

http://www.evrensel.net/files/news/d...99467b0632.jpg

Katliamda Nasır Öğüt, hamile eşi ve 7 çocuğu yanarak can vermişti.





Muş-Korkut'a bağlı Altınova beldesinde 1993 yılında 9 Kürt yurttaşın güvenlik görevlilerince yakılarak katledilmesi olayına ilişkin açılan davanın güvenlik gerekçesi ile Kırıkkale'ye alınan duruşması Kırıkkale Ağır Ceza Mahkemesi'nde görüldü.
Duruşmaya, tutuksuz sanıkların yanı sıra, müşteki avukatlar ile yaşamını yitirenlerin yakınları katıldı. Duruşmaya ayrıca ÇHD ve İHD avukatları ile BDP Genel Başkan Yardımcısı Meral Danış Beştaş, BDP Muş Milletvekili Sırrı Sakık da katıldı. Duruşma kimlik tespiti ile başladı. Kimlik tespitinin ardından müşteki avukatlardan Kadri Karaçelik, davanın Muş'ta görülmesini isterken, mahkeme heyeti ise bu talebi reddetti. Ardından iddianame okundu. İddianamenin okunmasından sonra ise sanık savunmalarına geçilirken, ilk savunmayı yapan sanık jandarma astsubay Turan Nurdoğan, daha önce verdiği ifadeleri tekrarlayarak, Altınova'da bir şey görmediğini iddia etti ve olay gününde sıcak bir çatışmanın olmadığını ileri sürdü.

SAKIK'TAN TEPKİ
Dönemin komando birliği komutanı olan sanık Hanifi Akyıldız ise TSK mensubu birisinin böylesine bir olayda adının anılmasının kendisini incittiğini söylerken, Sırrı Sakık ise Akyıldız'a "Bunu siz yaptınız niye inciniyorsunuz ki" diye tepki gösterdi. Akyıldız, savunmasına devam ederek, aradan 20 yıl geçtiğini ve kendisinin o dönemi hatırlamadığını söyledi ancak konuşmasının devamında yangını PKK'nin yaptığını iddia etti! Akyıldız, 9 kişinin yanarak öldüğünü olaydan sonra duyduğunu ileri sürdü.
Müşteki avukatları sanıklara yaşananlara ilişkin soru yöneltti. Müşteki avukat Kadir Karaçelik'in soru sorduğu sırada hakim sorulara müdahale ederek, soruların sanığa direk sorulmamasını istedi. Karaçelik ise bunun uygun olmadığını ve sanıklara doğrudan soru sorma haklarının olduğunu belirtti. Kısa süreli gerginliğin ardından avukatlar sanıklara soruları yöneltti. Sanıkların avukatların sorduğu soruların neredeyse tamamına "hatırlamıyorum" yanıtını vermesi dikkat çekti.

'ASKER BABAMIN EVİNİ YAKTI'

Soruların ardından dönemin tanığı ve mağduru olan Aysel Öğüt dinlendi. Öğüt, "Gece saat 3 civarında silah seslerini duydum. Dışarı çıkmak istedik. Askerler bırakmadılar. Babamların kaldığı ev çembere alınmıştı. Oraya gitmek istediğimizde ise askerler küfür ederek bizi engelledi. Sonra evin yandığını gördüm. Ağlayarak ailemin içerde olduğunu söyledim fakat eve yaklaşmama izin vermediler. Asker babamın evini yaktı. Evin önünde de panzer vardı. O gece köyde çatışma çıkmadı" dedi.
Öğüt, kendilerinin Muş'tan Kırıkkale'ye gelerek mağdur olduklarını bundan dolayı davanın tekrar Muş'a alınmasını istedi.

'YÜZBAŞI KÖYÜ YAKACAĞINI SÖYLEDİ'

Tanık İsa Öğüt ise evin yanmadan önce köye askerlerin geldiğini belirterek, askerlerin köye geldikten sonra bütün köylüyü topladığını kaydetti. Öğüt şunları aktardı: "Herkese hakaret ettiler. Köyde bulunan bütün dükkanları silahla taradılar. Köye gelen yüzbaşı köyü yakacağını söyledi. Gece geç saatlerde ise köyün yandığını gördük. Evi ateşe verdiklerini gördük. Daha sonra askerler köylüleri belediye önünde topladılar. Orada bazılarına işkenceler yaptılar."
Avukatlar, sanıkların tutuklanmasını ve davanın Muş'a alınmasını talep etti.
Kısa bir ara verdikten sonra kararını açıklayan mahkeme heyeti avukatların taleplerini reddederek, duruşmayı 19 Şubat 2014 tarihine erteledi. (Ankara/DİHA)
www.evrensel.net
---------------------------------------------------

HER GÜN DEMOKRASİDEN,

BİR ADIM UZAKLAŞIRKEN.................


bilgeyol 05.12.13 12:44

Cevap: DEMOKRATİK çözüm için MÜCADELE.!!!.
 
Kılıçdaroğlu: Cemaat dahil herkesin

oyuna talibiz

http://www.evrensel.net/files/news/d...0b8c8590b3.jpg

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, ABD'nin başkenti Washington D.C'deki temaslarının ardından Türkiye'ye dönüş hazırlıkları öncesinde Ulusal Basın Binası'nda bir basın toplantısı düzenledi.
Kılıçdaroğlu, bir soru üzerime Gülen Cemaati'ne yakınlığı ile bilinen çatı kuruluşu TAA temsilcileriyle kahvaltı programının Türkiye'de iken ayarlandığını belirterek, 'Amerika'ya gelirken oldukça ayrıntılı bir program yaptık, bütün kuruluşlarla görüştük. Gelen hiçbir daveti reddetmedik. Oradan da bir davet geldi, bir sabah kahvaltısı vermek istediler, biz de gittik. Aslında medyaya kapalıydı ama açık olmasını çok isterdim' dedi. TAA temsilcilerinin ABD'de yaptıkları çalışmaları bütün ayrıntılarıyla kendilerine anlattıklarını belirten Kılıçdaroğlu, 'Bir kahvaltı yaptık ve bir tek sözcük dahi, Gülen sözcüğü dahi kullanılmadı. Kullanılsaydı ne olurdu? Hiçbir şey olmazdı. Biz toplumun her kesimi ile görüşüyoruz zaten. Davet geldi, siz ne yapabilirsiniz? Biz sizin davetinizi kabul etmiyoruz Amerika'da. Niçin?' diye konuştu. Kendisine öz güveni olmayan kişi ya da kurumların bu tür ilişkilerden kaçınabileceğini, ama kendilerine güvendiklerini belirten Kılıçdaroğlu, 'Öz güvenimiz var. Laik, demokratik, sosyal hukuk devletini savunuyoruz. Medya özgürlüğünü, kadın erkek eşitliğini savunuyoruz. Bunu her yerde, her ortamda dile getiriyoruz. İnançlara saygılıyız, etnik kimliğe saygılıyız. Bunun dışında, bir siyasal partinin kendisini belli kurumlardan dışlamasını çok doğru bulmuyorum. Düşüncemiz var, programımız var, ilkelerimiz var. Bunu zaten her yerde söylüyoruz. Kaçınmanın, gizlenmenin bir anlamı da yok. Böyle baktık biz olaya' diye konuştu. Kılıçdaroğlu bir gazetecinin, 'Cemaatin hitap ettiği kesimden oy beklentiniz var mı?' sorusuna, 'Burada yaptığımız görüşmeler sonucu, Gülen hareketi CHP'ye oy verir mi vermez mi? Biz bütün yurttaşların bize oy vermesini isteriz. Dünya görüşü farklı olan yurttaşlara, 'siz bize sakın oy vermeyin, sizin oyunuzu istemiyoruz diyebilir miyiz arkadaşlar? Siyasette böyle bir şey var mıdır? Herkesin oyunu istiyoruz. Altını çizerek, özenle söyleyeyim. Cumhuriyetten yana olanlar, kadın erkek eşitliğine inananlar, ülkenin bütünlüğünden yana olanlar, barış içinde yaşamak isteyenler, işsizim diye gezenler, atama bekleyen öğretmenler, toplumun her kesiminde sorunu olanların oylarını bekliyoruz. Herkesten oy istiyoruz' yanıtını verdi.

'TÜRKİYE RAYDAN ÇIKMIŞ BİR TRENE BENZİYOR'

Türkiye'nin 'raydan çıkmış bir trene benzediğini' söyleyen Kılıçdaroğlu, 'Nereye gittiği belli değil. O treni yeniden rayına oturtmamız gerekiyor. Yönünü Batı'ya çevirmiş, çağdaş uygarlığa çevirmiş bir Türkiye'yi yeniden inşa etmek zorundayız. O nedenle herkesin oyunu istiyoruz, herkesten oy bekliyoruz. Bu kadar açık, bu kadar net' diye konuştu.
Kılıçdaroğlu, son günlerde basında yer alan AKP hükümeti döneminde alınmış Milli Güvenlik Kurulu (MGK) kararları belgeleri ile ilgili soruya da, 'Bu konuda düşüncelerimi daha önce ifade etmiştim. İkili oynayan bir siyasal parti var. Kapının önünde farklı konuşuyor, kapının arkasında farklı eylem yapıyor. Gerçek bu kadar açık. MGK'nın öyle bir belgesi olduğunu, belge açıklanmadan söyleselerdi kimse inanmazdı. En büyük tepkiyi de Erdoğan ve arkadaşları yapardı. Ama bugün öyle bir belge çıktı ortaya, kimse de reddetmiyor, tam aksine bu gizli belgeyi kim yayınladı diyorlar, nereden çıktı diyorlar. Kimse yalanlamıyor. İkili bir yapı var, yani güvensizlik dediğimiz olay sadece dış politikada kendisini göstermiyor. Türkiye'de sık sık kullandığım bir cümle var, 'Yalancıdan başbakan olmaz' diye, bunları bildiğim için söylüyorum zaten' yanıtını verdi. Kılıçdaroğlu, görüştüğü ABD'li ilgililerin, Türkiye'nin ekonomisi konusunda kaygılı olduklarını kendilerine ilettiklerini ve bu konuda tablonun ne olduğu konusunda kendilerinden bilgi istendiğini sözlerine ekledi.

'AKP'NİN, DIŞ POLİTİKADA GÜVEN YARATMADIĞI BİZE DEFALARCA İFADE EDİLDİ'

Türkiye ile ABD arasındaki ilişkilerde belli bir güvensizliğin egemen olduğunu belirten CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu, gerek iç, gerekse dış politikanın belli bir güven üzerine kurulması gerektiğini belirterek, 'Özellikle dış politikada, ikili bir davranış ülkeler arasında güvensizlik yaratır. Adalet ve Kalkınma Partisi'nin, dış politikada güven yaratmadığı bize defalarca ifade edildi. Neden güven yaratmıyor? Onu ben de çok iyi biliyorum, siz de çok iyi biliyorsunuz. Bir söylediği ertesi gün yalanlanıyorsa, veya birisinin söylediğinin tam aksini bir başka yetkili ifade ediyorsa, kapalı kapılar ardında verilen sözler daha sonra yerine getirilmiyorsa, sonuçta güvensizlik çıkıyor' dedi. Samimiyetin dış politikada çok önemli olduğunu vurgulayan Kılıçdaroğlu şunları söyledi: 'Düşüncelerinizi, karşı tarafın düşüncelerine katılmıyorsanız, açık ve net ifade etmek zorundasınız. Siz samimi olduğunuz sürece saygınlık kazanırsınız, farklı düşündüğünüz için saygınlık kazanırsınız. Ama onun düşüncesine katılıyormuş gibi yapıp, daha sonra vazgeçerseniz veya farklı bir söylem geliştirirseniz sonuçta güvensizlik çıkar. Benim gördüğüm Türkiye ile ABD arasında ciddi bir güvensizlik zemini oluşmuş durumda. Bunun giderilmesi lazım. Bunu da samimi olarak ifade ediyoruz'.

'TÜRKİYE KENDİ DIŞ POLİTİKASINI GÜVENSİZLİK ÜZERİNE İNŞA EDEMEZ'

Türkiye'nin kendi dış politikasını güvensizlik üzerine inşa edemeyeceğini vurgulayan CHP Genel Başkanı, 'Her aşamada kan kaybediyor, zemin kaybediyor. Bu sonuçta Türkiye'ye zarar veriyor. O kadar zarar verdi ki, sadece Amerika ile olan ilişkilerde değil, Mısır ile olan ilişkilerde, Suriye olan ilişkilerde, Irak ile olan ilişkilerde, bütün bölgeyle benzer sorunlar çıktı ortaya. Sıfır sorun diye başlandı, çok sorun diye devam ediyor. Nereye kadar devam edecek, önümüzdeki günlerde bunu göreceğiz' dedi. Kılıçdaroğlu, 'Büyük Ortadoğu Projesi'nin sürüp sürmediğine ilişkin soruyu da, 'Büyük Ortadoğu Projesi devam ediyor mu, etmiyor mu, onu sizler de, bizler de izliyoruz. Ama bir proje hiçbir zaman güvensizlik temelinde ilerleyemez. Böyle bir projenin bugün için geçerli olduğunu düşünmüyorum' diye yanıtladı.

'BİZ İCAZETİ SADECE TÜRK HALKINDAN ALIRIZ'

Kemal Kılıçdaroğlu, gazetecilerin 'ABD ziyaretinin MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli tarafından icazet almaya gitti' diye değerlendirildiğinin anımsatılması üzerine 'Biz icazeti sadece Türk halkından alırız' karşılığını verdi. Kılıçdaroğlu, 'Onun dışında görüşlerimizi herkesle paylaşırız, herkesle tartışırız' diye konuştu.
JOHN HOPKINS ÜNİVERSİTESİ'NDE KONUŞTU

ABD'nin başkenti Washington'da 4 gün süren ziyaretinin son gününde Johns Hopkins Üniversitesi'nde konuşma da yapan Kılıçdaroğlu, ağırlıklı olarak Gezi Parkı olaylarına değindi. 'Yeni Bir Türk Dış Politikasına Doğru' başlıklı konferanstaki konuşmasına 'Gezi Belgeseli' izleterek başlayan Kılıçdaroğlu, Taksim Meydanı'ndaki ağaçların kesilmesiyle başlayan olayların halk direnişine dönüştüğünü belirterek, 'Dünyanın neresinde olursa olsun, bizler, özgürlük ve demokrasi isteyen kitlelerin sesine hep kulak kabartmak ve onlara sahip çıkmak durumundayız' diye konuştu.

Kemal Kılıçdaroğlu, iktidarın 'komşularla sıfır sorun' politikasını da eleştirerek 'Kaderin cilvesine bakın ki şu anda komşumuz kalmadı. Bütün komşularımızla kavgalıyız. 'Sıfır sorun' diyeceksiniz ama herkesle kavga edeceksiniz, bu kolay becerilecek bir başarı değil' dedi.
CHP'nin dış politikasını sorumlu, güvenilir, tutarlı ve sonuç odaklı olarak niteleyen CHP Genel Başkanı, Avrupa Birliği'ne tam üyeliğin CHP'nin stratejik hedefi olduğunu vurguladı.
Kılıçdaroğlu ABD'nin Türkiye'ye tepki gösterdiği Çin füzeleri konusunda da ilk kez ABD'de konuşarak, 'Çin'le sürdürülen füze müzakerelerinin Türkiye ile NATO arasında sorun çıkarmasına taraflar izin vermemelidir. NATO müttefikleri Türkiye'nin hava savunma ihtiyaçlarını NATO standartlarında karşılayacak kolaylık ve adımları atmalıdır' dedi.

'DERSİM ARŞİVLERİ AÇILSIN'

Dersim Katliamı ile ilgili bir soruyu da arşivlerin açılması çağrısıyla yanıtlayan Kılıçdaroğlu "Eğer siz bütün bilgileri kamuoyuna açıklarsanız gerçekler de ortaya çıkar, gerçeklerden kimse korkmaz. Ama AKP henüz bunu yapmadı. Bizi suçluyor ama arşivi açacak onlar, biz değiliz ama bu arşivler bir gün açılacak ve gerçekler ortaya çıkacak. Özür dilenecekse Dersim olayıyla ilgili elbette bunu Başbakan yapacak. Biz hiçbir zaman 'belgeler açıklanmasın' demedik" diye konuştu. (DHA)
www.evrensel.net

------------------------------------------------------

İKTİDAR HIRSI NELER YAPTIRIYOR.........

bilgeyol 06.12.13 00:25

Cevap: DEMOKRATİK çözüm için MÜCADELE.!!!.
 
Ali İsmail Korkmaz davasında
sanıkları Yozgat'a kaçırdılar



Ali İsmail Korkmaz davasında tanıkların Eskişehir’de dinlenmesine yapılan itiraz reddedilirken, Eskişehir’de tutuklu bulunan biri polis 5 sanık ‘güvenlik' gerekçesiyle Yozgat E Tipi Kapalı Cezaevi’ne nakledildi

http://birgun.net/icerikler/resimler...cirdilar-1.jpg
Okuyucu Modunu Aç Okuyucu Modu Kapat Yazıyı Büyüt: 12 14 16 18 20
CEREN BÜYÜKTETİK

Eskişehir'de Gezi direnişçisi 19 yaşındaki üniversite öğrencisi Ali İsmail Korkmaz’ın dövülerek öldürülmesine ilişkin davada yargılanan 1'i polis 5 sanık Eskişehir H Tipi Kapalı Cezaevi’nden Yozgat E Tipi Kapalı Cezaevi’ne nakledildi. 3 Şubat 2014’te Kayseri’de görülecek duruşma öncesinde gelen nakil işleminin gerekçesi ise ‘güvenlik.'

Davanın valiliğin güvenliği sağlayamayacağı gerekçesiyle Eskişehir’den Kayseri’ye gönderilmesinin ardından, Kayseri 3. Ağır Ceza Mahkemesi, Eskişehir Cumhuriyet Başsavcılığı’na bir yazı yazarak Eskişehir H Tipi Kapalı Ceza İnfaz Kurumu’nda tutuklu bulunan sanıklar M.S, R.K, M.V., E.H, ve İ.K’nın 3 şubatta görülecek ilk duruşma öncesi Kayseri Kapalı Cezaevi’ne nakledilmesini talep etti. İlk olarak Kayseri Kapalı Cezaevi’ne getirilen sanıklar daha sonra güvenlik gerekçesiyle Yozgat E Tipi Kapalı Ceza İnfaz Kurumu’na nakledildi.

TANIKLAR SANIKLARDAN ÖNCE DİNLENECEK

Öte yandan Korkmaz ailesinin avukatlarının tanıkların Eskişehir’de ve sanıklardan önce dinlenilmesine yaptığı itiraz da reddedildi. Aralarında kamera görüntülerinde sokağa giren gençleri copladığı görülen polis S.B’nin de bulunduğu 25 tanık 6 Ocak’ta Eskişehir’de dinlenecek. Avukat Ayşegül Kumaş, tanıkların sanıklardan önce dinlenmesinin hukuka aykırı olduğunu belirterek, “Sanıklar mahkemede tanıkların ifadelerine göre ezbere konuşacaklar. Sanıklar dinlenmeden, iddianame okunmadan, duruşma başlamadan tanıkları dinlemek hukuka aykırıdır” dedi. Kumaş tanıkların Eskişehir’de dinlenmesine de tepki göstererek, “Sanıklar güvenlik gerekçesiyle başka illere götürülüyor ancak 25 tanığın güvenliği söz konusu değil. Güvenlik sadece sanık için var” diye konuştu.



Editör : birgün
----------------------------------------------------

DAVALARI İSTEDİKLERİ KADAR KAÇIRSINLAR,

KAZANAN HALK VE ÖNCÜLERİ OLACAK.


Tüm Zamanlar GMT +3 Olarak Ayarlanmış. Şuanki Zaman: 04:27.

Sitemiz tüm dünyaya açık, hiçbir ayrım yapmaksızın faaliyettedir. Sitemize katılmak için alevi olmanız şart değildir kapımız herkese açıktır ve herkes fikir ve düşüncelerini özgürce konuşabilir. Ayrıca tüm üyeler her türlü görüşlerini önceden onay olmadan anında siteye yazabilmektedir. Her türlü sorumluluk yazan kullanıcıların kendisine aittir. Uygunsuz davranış vb. hareketler bazen site ekibinin gözünden kaçabilir. Bu yüzden uygunsuz davranış görülmesi durumunda, şikayetlerinizi iletişim bölümünden bildirirseniz, gerekli işlemler yapılacaktır. Bu site, telif hakları Copyright ©2000 - 2011, Jelsoft Enterprises Ltd'e ait olan vBulletin® scripti ile tasarlandı ve kodlandı. Ayrıca sitemiz extra Php ve Ajax -jQ- ile güçlendirildi. Arama motoru optimizasyonu ise, vBSEO kullanılarak yapılmıştır.


Search Engine Friendly URLs by vBSEO 3.6.0 PL2