Sponsor Reklamlar


Alevi Kelamları ve Manaları

 Alevi'lik Ana Forum Katagorisinde ve  Ozanlarımız Forumunda Bulunan  Alevi Kelamları ve Manaları Konusunu Görüntülemektesiniz.=>...

 
Seçenekler
Alt 12.08.13   #1
adsizkowboy
Avatar mevcut degil.
Banned
Banned Users
Üyelik tarihi: Jun 2013
Nereden: Adsiz
Mesajlar: 347
Rep Puani : 0
Standart Alevi Kelamları ve Manaları


KULOĞLU


Yarenler ben Şah kuluyum, size ferman getirmişem,
Kimse bilmez bu fermanı, sırrı pünhan getirmişem.

Haktan böyle ferman olup hayat veririz mümatlere,
Ölüler kalksın ayağa onlara can getirmişem.

Bende tükenmez hazine var, onu cihana faş eylerem,
O ağyâre satılık değil, yâre erzan getirmişem.

İşim yoktur karalarla, aktan size haber verirem
Dört kitabın anlamını size beyan getirmişem.

İncil, Tevrat, Zebur, Furkan bir bir ayetin oldu,
İhbar bizlere, size bürhan getirmişem.

Ey Hakkına eğri bakan, uyma dünyaya birde sen,
Hak tarafından hoş haber yâre rızvan getirmişem.

Sondoz, istebrek halatlar gelir Yaristan ehline
Bu kumaş yar kumaşıdır, rahti elvan getirmişem

Bu cihanda car eylerem, yatanı bidar eylerem,
Sahip zaman zuhurundan ,gelin, nişan getirmişem

Kerem kıldı padişahım, Kuloğlu sır söyledi,
kayıp diyarından bugün bir ulu şan getirmişem

İZAHLAR:

Yarenler : bir can ve ruhu paylaşanlar
Şah : gönül tahtının sahibi
ferman: hökm ve emir
pünhan: gizli ve saklı
mümat: ölü
faş: gizliyi açığa çıkarma
ağyar: yabancı
erzan: ucuz
Zebur : Davut peygambere gelen kutsal kitap
bürhan : delil ve istinat edilen
rizvan: cennet
sondos,istebreg : Kuranda süslenmiş kumaş
raht: giysi
Yaristan: yarenlerin topluluğu
rahti elvan: renkli kıyafet
car: çağrı
bidar: ayık, ciddi, hazır
nişan: elamet, anımsatan
şan: mertebe, makam

AÇIKLAMASI:

Yarenler ben Şah kuluyum, size ferman getirmişem,
Kimse bilmez bu fermanı, sırrı pünhan getirmişem.

Yarenler ehli hak sözlüğünde arkadaş, dost anlamına gelir. Yar bir elmanın iki yarısı gibidir. Niye yar diyoruz? Çünkü bir insan sevdiği ile her şeyi paylaşmalı ve her şeyi yarıya bölmelidir. Bu nedenle yar ile arasında perde kalmaması için tüm sırları bile paylaşmalıdır. Her tanıştığın kişiye yar demek olmaz. Ehli hakların deyiş ve yazılarında belki binler kere yar sözü kullanılmıştır, çünkü yardan değerli hiç bir şey yoktur.
Şah kelimesi ehli hak dünyasında padişah, sultan, Havendikar, Hak, han, Tanrı gibi kelimeler ile eşanlamlıdır. Şah kelimesini anlam olarak Tanrı kelimesinden bir fark ayırır. O da şahın insanlar arasında olması ve görülmesidir. Tanrı görünmez, fakat ehli hakların görüşüne göre O, insan kalıbına girebilir. Kamil insan, pir-i kâmil, pirlerin mabudu olan insan, Şah ve padişahtır. Ehli haklar bazı kâmil insanlara bu şeklide hitap etmişlerdir. Sultan Sahak, Han Ahmet, Şah İbrahim, Şah Hatai, Şah Fazlullah, Han Ateş ve b. Burada halk arasındaki kullanılan “kul” kelimesini anlamadan yorum yapmak yanlış olur. Zira Kuloğlu bu sözü korku yüzünden itaat eden anlamında kullanmamıştır. Kuloğlu, her kim ki çok hizmet veriyor ise, onun hakka kul olmasından bahsediyor. Çünkü ehli haklarda ve batıni düşüncede Şah emir verici bir diktatör ve güç mazharı değildir. Bilakis Şah dünyada insanlara en çok hizmet veren, aşkının vasıtasıyla sevilen şahsiyettir. Bu irtibat özelliği ibadet başlığı altında açıklanacaktır.
Kuloğlu kutsal bir kaynaktan aldığı fermanı halkın içindeki yarenler, âşıklar gibi onu duymaya layık olan özel insanlara açıklayacağını söylüyor. Ferman padişahların isteklerinin yazılı olduğu belgedir. Kuloğlu deyiş söyleyendir. Şah ile kurduğu manevi irtibat sayesinde yazdığı bu kelamları, Şahtan gelen ferman olarak görmüştür. Beytin ikinci mısrasında bu fermandan kimsenin haberi olmadığını, sadece bazı özel insanların bu fermandan haberdar olduğunu ifade etmiştir. Bu konu Kuran-i Kerim’de birçok surede açık ve net olarak “ biz onların yüreklerine, gözlerine ve kulaklarına mühür vurduk” şeklinde ifade edilmiştir. Bu mühür sayesinde hakikati yürekleriyle hissedemediler, gözleriyle göremediler, kulaklarıyla da duyamadılar ve bu yüzden de cahil kaldılar. Buna karşılık cahiller “ O yüreklerimize, gözlerimize mühür vurmasaydı gerçekleri görebilecektik, diyorlar. Madem her şey onun isteğiyle oluyor, demek ki bunu O istiyor, biz değil” şeklinde kendilerini savunuyorlar. Hakikatte ise, bu mühürün vurulması o insanların kendi niyetleri ve amellerinden kaynaklanmaktadır. Çünkü Hak zalim değildir, ama zaman itibariyle (zaman zarfında olmadığına göre) bizim amellerimizi görüyor. Bu nedenle de zalimlerin yüreklerine mühür vurur. Onlar bu mührün vurulmasını hissetmezler. Mühür vurur zalimlerin gözlerine ve onlar görmez olur, mühür vurur zalimlerin kulaklarına ve onlar duyamaz olur gerçek sözleri duymaz oluyorlar. Sonuçta zalimler bir ölü gibi görmez, duymaz ve hissetmez olur.
“Sır” çok konuşulan ve herkesin merak edip ardından sürüklendiği esrarengiz bir kelime. Bence sırrın var olmasının en önemli sebebi tekâmül ve cehalettir. Ehli haklar ve batıni düşünceye mensup olanlar toplumsal cehalet yüzünden her zaman bildiklerini saklamak zorunda kalmışlar. Bazen bu kelimenin kurbanı dahi olmuşlardır. Bu nedenle de ata babalarımız “ söz var halk içinde, söz var hulk içinde” demişler. Açık ve serbest düşünceye dayalı bir camiada saklanmanın bir anlamı yoktur. Eğer bir camiada sır saklamaya neden kalmazsa Tanrının insana verdiği en önemli hediyelerden biri olan “kıyas” ortaya çıkar. Kıyas, gelişmeler için bir fırsatıdır. Çünkü kıyas yapabilen bir camia farklılıkları nedeniyle bir diğerini yok saymayacak ve bu farklılıkları bir güzellik olarak görebilecektir. Sır halk içinde zamanından önce var olan mevzudur ve tekâmülün ta kendisidir. Beyitteki pünhan sözü burada sırrın zarfı anlamını taşıyor.

Haktan böyle ferman olup hayat veririz mematlere,
Ölüler kalksın ayağa onlara can getirmişem.

Hak sözü Alevi kültüründe çok kullanılan sıfattır ve bazı yerlerde Allah kelimesinden daha çok kullanılmıştır. Çünkü Hak Allah sözünün içinde olmayabilir, ama Allah sözü Hakkın içindedir. Bu konu sonraki çalışmalarda detaylı bir şekilde açıklanacaktır. Kuloğlu Haktan bir ferman getirdiğini, bu fermanla ölülerin bile hayat bulacağını söylüyor. Bu sözler bana İsa’yı hatırlatıyor. İsa da ölüleri diriltmişti. Kuranda “ biz ölüleri diriltiriz” diyor. Neden ölüleri diriltsin ki? Acaba ölü kelimesiyle fiziki ölüler mi, yoksa ruhani ölüler mi kastediliyor? Ve neden Kuran‘da bazı olaylar hikâyelerle anlatılmıştır?
Çünkü bu bir sırdı ve hikâyeler içinde sembollerde gizlenmişti. İnsanların aklında kalıcı olabilmesi için gerçekler hikâyeleştirilerek anlatılmıştır. Âdem de ayağa kalkmadan önce ölü sayılırdı. Âdem’in diriliği, meleklerin ona secde etmesinin sebebi Hakkın ruhunun onda zuhur etmesidir. Eğer bir insan yaşadığı anlarda o birinciden, aşktan, enerjiden, ya da adı ne olursa olsun ondan uzak kalırsa zaten ölü demektir. Yani enerjisiz insan ölüdür. Tabii her insanda enerjinin ne kadar olduğu da önem taşıyor burada. Çünkü “ ölüler kalksın ayağa” diyor. Zira bu ölülerin ayağa kalkma yeteneği vardır. Yoksa yine sır pünhan kalacaklar. Zaten ölülere getirdiği enerjinin ismi de “ can”dır. Can ise canan’dan gelir. Canan, canların kaynağı, kendindeki her şeyi herkesle paylaşan ve herkesin sevdiğidir. Yani cananda can’ı paylaşma imkânı vardır. Can sözü birçok alanda kullanıldığı gibi müzikte de enerji anlamında kullanılmıştır. Örneğin bir sanatçı sahnede okuduğu veya çaldığı zaman performansı çok canlıydı diyoruz. Kuran’da da“ Tanrı „ayakta olanlara, üstünlük vermiş“. Kuloğlu da ayağa kalkmak ve bundan sonra da Hakka hizmete devam etmek lazım diyor. Bu bize Şah Hatai’nin “ hayye ela hayrül amel” fermanını hatırlatır.

Bende tükenmez hazine var, onu cihana faş eylerem,
O ağyâre satılık değil, yâre erzan getirmişem.

Kuloğlu ilham kaynağına çok güveniyor ve onu tükenmez olarak görüyor. Ve bunda sonuna kadar haklıdır. Çünkü o kaynak maddi bir kaynak değil ki, başlangıcı ve sonu olsun. Bu kaynak aşk’tır. Yeryüzünde biz, aşkı değil, yalnız onun tezahürünü görüp ve gösterebiliriz. Örneğin bir anne çocuğuna duyduğu aşkı onun tezahürü olan öpücükleri ve okşamasıyla gösterebilir. Fakat aşk asla gözle görünmez. Tanrı da öyledir, Hak ta öyledir. Burada Kuloğlunun hazineyle kastettiği ise kutsal kelamlardır. Kuşçuoğlu Cem evi’nin içindeki aşk diyaloglarını bir türlü alış-verişe benzeterek “dökmüşem hurda furuşumu, lal ile gevher almaya” diyor. Yani kendi söylediklerini tevazu göstererek hurdaya, erenlerden aldığı ilhamları ise lal-i gevhere benzetmiştir. Kuloğlu da erenlerden aldığı bu değerli ilhamı, cihane açıklayacağını söylüyor. Ehli haklar dünyasında “cihan” maddi ve manevi olmak üzere iki anlam taşımaktadır. Buna en güzel örnek olarak, Nesimi’nin “ bende sığar iki cihan, ben bu cihana sığmazam” deyişini verebiliriz. Kuloğlu da mana cihanında olan tükenmez hazinesiyle maddi cihanı açıklıyor. Bu açıklamayı yabancılara yapmıyor. Çünkü onların yürekleri, gözleri ve kulakları mühürlü olduğu için alış-verişe imkân yoktur. Bu nedenle yabancılara satılık bile olmayan bu hazineleri yar için çok ucuza satacağını belirtiyor. Şimdi iş Kuloğlu’na kalıyor. İnşallah bu defa bize de rastlar ve tükenmez hazinesini bize de ucuza satar.

İşim yoktur karalarla, aktan size haber verirem,
Dört kitabın anlamını size beyan getirmişem.

İmam Cafer-i Sadık “,bir ayetin yedi anlamı ve bazen de, yetmiş yorumu vardır” buyurmuştur. Kuloğlu da burada kutsal kitapların yorumlarından bahsediyor. Karalar diye bahsettiği ise halk içindeki kutsal kitap anlayışıdır.

İncil, Tevrat, Zebur, Furkan bir bir ayetin oldu,
İhbar bizlere,(malum) size pünhan getirmişem.

Aslında 4. ve 5. beyitin amacı aynıdır. Ehli haklar, Kuran’ı batıni olarak yorumlamışlar ve bu yorumculara da “sifidehân” yani beyazı okuyanlar demişlerdir. Kuloğlu da bu yorumları ilhama bağlıyor ve “bizlere haber verilmiş” diyor. Bu yorumları da verilen haberlere bağlıyor. Aslında din ve kitapların temellerinin farklı olmadığını burada dolaylı yollarla anlatmaya çalışmıştır. Çünkü kutsal kitapların hepsinin amacı insanları sıkıntılı ve karanlık yaşantılarından alıp, ışık ve batıni diyara doğru yolcu etmektir. Furkan isminin anlamı Hak ile batılı birbirinden ayıran demektir. Kuloğlu diğer kutsal kitapları isimleri ile ifade ederken Kuran’ı Furkan ismi ile ifade etmiştir. Tarihe dönüp baktığımızda bir inancın farklı yorumlanması sebebiyle çok asılıp kesilmelerin yaşandığını görüyoruz.

Ey hakkına eğri bakan, uyma dünyaya birde sen,
Hak tarafından hoş haber yâre rızvan getirmişem.

Kuloğlu bu yaprakta (Arapça beyt ev demektir. Erenlerin deyişlerinde beyt sözünün yerine, Türkçe yaprak denilmiş) Hakka eğri bakanlara öğüt veriyor. Hakka eğri bakanlar müşrik ve maddi dünyaya uyanlardır. Acaba maddi dünyada Hak yok mu?
Tabii ki Hak, hem maddi, hem de batıni dünyada vardır. Büyüklüğü de bundandır. Burada maddiyat ve maneviyatla insanların niyet ve amellerine işaret ediliyor. Hakkı sevmeğin içinde her iki dünya vardır ( maddi- manevi dünya). Ama maddi dünyayı sevmeğin içeriğinde sadece maddiyat vardır. Diğer farklı özellikse budur: Hak ihtiyaçsız olduğu için yalan uydurmaz, ama dünya ihtiyaçtan dolayı yalan uydurur. Rızvan kelimesi ehli haklarda çeşitli anlamlarda kullanılmıştır. Burada ise cennet anlamındadır. Ehli haklar için cennet “ligaullah” mekanıdır. Yani Tanrıyı görmektir. Bu nedenle Hakla görüştükten ve hakta eridikten sonra maddi anlayışlı cennete bir ihtiyaç kalmadığı görüşündeler.

Sondos, istebreg haletler gelir yaristan ehline,
Bu kumaş yar kumaşıdır, rahti elvan getirmişem.

Yaristan kelime anlamı olarak, tüm yarların birlikte yaşadığı mekândır. Burada ise Kuloğlu Yaristan’la mekânı değil, aynı düşünceyi paylaşanları kastetmiştir. Aslında siyasi iktidarların başındaki zalim padişahlar, sultanlar, hanlar, yani devlet başcıları, daim Yaristandan, ehli haklardan ve Bâtınilerden korkmuşlardır. Bu korkularının sebebi ise ehli hakların, mal, mülk şöhret, taht, taç peşinde olmamaklarıdır. Hâlbuki ehli hakların düşünce hakimiyeti kurdukları yerler seyyardır. Onların sevdikleri sultanı, gönüller tahtında oturur. Ehli haklar için diyar ve yurt vadi olarak adlandırılır. O vadi de bir düşünce diyarıdır, yeryüzünde her hangi bir toprak parçası değildir. Yara inanan kişi zaten o diyar ve âlemde yaşıyor demektir. Nesimi’nin “arş ile ferşu kâfinun, bende bulundu cümle çün” sözlerini anlayan Timurleng, kendi hâkimiyetinin ve topraklarının elden gideceği korkusuyla Hurufileri katletti.
Bu yaprağın ilk mısrasında söylediği sondos ve istebreg ismi Kuran’da keçen bir çeşit pahalı ipek kumaşlardır (İnsan/21). Kumaşlar yarlar için Hak tarafından hediye gelmiştir. Kuloğlu bu kumaşları yine “ yar” a yani insan-i kâmile layık görmüştür. Burada kumaş ten, rahti elvan ise rengârenk (yeşilli) giysi demektir. Kuloğlu bize ilham ufkunun genişliğini göstermiştir.

Bu cihanda car eylerem, yatanı bidar eylerem,
Sahip zaman zuhurundan, gelin, nişan getirmişem.

Haberci Kuloğlu “ey gafiller, ey yatanlar bidar olun, uyanın” diyor. Çünkü sahib-i Zamanın gelişiyle ilgili işaretler getirdiğini söylüyor. İmamet meselesiyle birlikte, hazreti Mehdi konusunda, dört kapıdaki yorumcular, birbirleri ile farklı düşüne bilirler. İşte bu farklılık: vilayetin istimrarı(devamı)-masumiyet meselesi-kayb olmak-intizar (bekleyiş)- Samira- 313 yaver kişi-zuhur-küçük ve büyük kıyamet ve bu gibi konular hakkındaki çok değişik fikirlerdir ki, yeri geldikce, onları açıklayacağız.

Kerem kıldı padişahım, Kuloğlu sır söyledi,
Gaip diyarından bugün bir ulu şan getirmişem.

Acaba Hak ne zaman, nerede, neden ve nasıl kerem kılır? Bir kişiyle irtibatın yoksa ondan haberdar da değilsindir. Birbirinden haberdar olmak için, irtibat kurmak gerekir. Güç dengesini dikkate alsak, tabii ki birbirinden haberdar olduğunda güçlü olan güçsüze yardımcı olacaktır. Çünkü onun ihtiyaçlarını biliyor ve bu doğrultuda ona yardımcı ola bilir. Burada söz konusu olan cimri varlılar değil, kerem sahibi olan Allah’tır. Biri arzusunu, diğeri isteği ve ihtiyaçlarını söylüyor ve o da ihtiyaçlarını veriyor. Acaba bir pir dünya varlığı için Hakka el açıp yalvarır mı? Hayır, o, manevi gıda istiyor canandan. Hakkın ikramı her insanın ihtiyaç kapasitesine göredir. O, kerem sahibidir. Kuloğlu gaip diyarı ile manevi ve batıni âlemi kastediyor. Bu gaip diyarı anlamak ancak onu görmekle mümkündür. Bu nedenle de ehli haklar tanımlamak için görenler ve ayrıca farsça görmeye sahip anlamında olan“didedar” kelimesi de kullanılmıştır.

Cavit Mürtezaoğlu'nun Yarizm adlı kitabından alıntıdır.
Sponsor Reklamlar

adsizkowboy isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alinti
Alt 12.08.13   #2
adsizkowboy
Avatar mevcut degil.
Banned
Banned Users
Üyelik tarihi: Jun 2013
Nereden: Adsiz
Mesajlar: 347
Rep Puani : 0
Standart Cevap: Alevi Kelamları ve Manaları


Bayrek Kuşçuoğlu

Ben bir leyl-i settar idim beni nehare çektiler,
Sildiler güzgümün pasın aydın didara çektiler.

Bağladılar bağlanmadım, sakladılar saklanmadım,
Kızmış esremiş bir ner gibi beni katara çektiler.

Bir müddete seyyit olup vardım Halebü Şama ,
Girdim Nesimi donuna postumu pare çektiler.

Bir zaman ahi yardan ayrı divane gezerdim,
O donda Mansur’dum Bağdat’ta dara çektiler.

Hakkımla ben bir idim kandil içinde sır idim,
Kalıp bana bahaneydi nur idim hicâre çektiler.

O zamanda Muhammed’in hemdemi Ali yar idim,
Bu zamanda mencil’de hizar pare çektiler.

Muhammed’in geldiğini bin yıl önce bilirdim,
Ali veliyullahmış ben Ali’yi yara çektiler

O zamandan bu zamana dondan dona gelmişiz,
Dediler gel habar ver beni habare çektiler.

Gör kafirler, asiler bana ne ettiler,
Her kalıba kondum köçtüm beni hakara çektiler.

Padişahım o donda iken söylerdi saf gorani,
Şükür bu dona geleli türk’ü güftâra çektiler.

Kuşçu Yakup’un oğluyum ,seyyid İbrahim kuluyam
Erenlerin cangusuyum, ben kulu cara çektiler.


İZAHLAR :

leyl: gece
settâr: örten, gizleyen
nehar: gündüz
güzgü: ayna
didar: mülakat, görüş
ahi: kardeş
kandil: zulmetde yanan ışık
hemdem : can-ciğer arkadaş, anları ve nefesi paylaşan, sürekli beraber olandır.
car: yüksek sesle haber verene derler.


KELAMIN AÇIKLANMASI


Ben bir saklanmış geceyidim beni gündüze çektiler
Sildiler aynamın pasını aydın görüşe çektiler.

Bu beyitin açıklamasını şöyle yapabiliriz: irfan dünyası, tasavvuf, ehl-i hak, alevi-bektaşi ve tüm batıni düşüncelerde gece karanlık ve zulmettir. Hakikatin gizlendiği zaman ve mekândır. Her zaman hakikat, zulmet ve karanlıkta gizlenmek zorunda bırakılmıştır. Karanlık gecede saklanan Kuşçuoğlunu batıni düşünce mensupları aydınlığa çıkarıyorlar. Yani maddi dünyanın karanlığından manevi dünyanın aydınlığına eriştiriyorlar. Gönül aynasının pasını silip temizliyorlar. Aynaya baktığımızda kendi suretimizle karşılaşırız. Eğer bu aynanın üzeri pas tutmuşsa suretimizin yansımasını göremeyiz. Burada gönlünü aynaya benzeten Kuşçuoğlu gönlünün pasını sildiklerini , bu sayede Hakkın varlığını ve güzelliklerini gördüğünü söylüyor. Gönül aynası pas tutanın gönül gözü kör olur ve gerçekleri görmez. O ise gönlünün pasının karasını silerek yüreğini ve yüzünü aydınlığa çeviriyor. Genceli Nizami ve Muhammed Füzuli kimi büyük şairler eserlerinde leyl sözünü Leyli adı ile ifade etmişler. Güzel bir Leyli ve Mecnun hikayesile bir yolcu ve hak aşıkının durumlara göre farklı haletlerinden bahs etmişler. Leyli Mecnun hikayesinde de, Leyli aşk sembolu olarak Hakkı , Mecnun da onu seven bir aşiki temsil ediyor. Füzulinin Leyli ve Mecnununda aşık -maşuk arasındakı engeller açık şekilde ortaya koyulmuştur.Leylinin babası bize devleti ,onu kandıran şeyh de zahit ve çıkarlarını güden fakihleri hatırlatıyor.
Bir yolcu aslında yola çıkmadan yolun her bir ihtimali tehlikelerini göze alıp onlarla nasıl baş edeceğini önceden düşünmelidir. Ve bu fırsatı ona gece , yani sakin bir ortam ve dinç bir köşe veriyor. Kuşçuoğlu da bellidir ki bu fırsatı iyice degerlendirip halk meydanına çıkmıştır. Bu karanlıktan ışığa çıkmak düşüncesi Aristonun mağaradan çıkıp güneşle tanış olan insan hikayesinde de vardır.

Bağladılar bağlanmadım, sakladılar saklanmadım,
Kızmış esremiş bir ner gibi beni katara çektiler.

Kuşçuoğlu’nun bu beyti iki şekilde yorumlana bilir. Birincisi , maddi dünyada altın,güç ve hile sahipleri onu kontrol etmek, halktan saklayarak insanların onun vasıtasıyla seyran etmesini, miraca çıkmasını engellemeye çalışmışlardır. Bu tür oyunlar genel olarak her bir özgür insanın başına gele bilir. İkincisi ise, Kuşçuoğlu içindeki Hakkın coşkusuyla bir yerde karar tutamıyordu. Zira aşkının gücü kurallardan üstün idi. Ve o, bir azadlığın peşindeydi.
Kızmış esremiş ner neyin peşinde olabilir ki? Tabii ki, maddi dünyanın alışılmış kurallarına isyan edip hürriyete kavuşmanın peşindedir. Belki de bu mısrada Hakka varmak, ona ermek ve bir daha da ondan ayrılmak istememiştir. Burada ikinci ihtimal daha yüksektir. Çünkü sonunda katara çekilmiş. Katar burada düzen ve itaatkâr anlamı taşıyor. Tıpkı deve kervanlarında katarların düzenle gitmesi gibi. Kuşçuoğlu “pirim ne yolda bende o yolda“ derken aşiklerin kervanından kopmuş olsa, hemin katara bir daha ulaşamayacağının farkında olduğunu bildirmiştir.
Esremek gönlün Hak aşkıile coşması ve aşığın sarhoş olmasıdır. Zira aşk yürek vuruşunu çoğaltır. Bu tansiyon bedenin her bir yerini ve özellikle de en başda aklı öz fermanına alır. Maalesef genelde insanoğlu bu tür halleri dünyevi isteklerinde tecrübe etmiş oluyor. Ner burada cinsiyyet anlamında degil, istikrarlı bir Hak savaşçısı ve metin insan mahiyyeti anlamında kullanılmıştır.

Bir müddete seyyit olup vardım Halebü Şama
Girdim Nesimi donuna postumu pare çektiler

Kuşçuoğlu, “don ba don” teorisyeni olsa da bazı yerlerde ima ve işaretlerle, bazı yerlerde ise apaçık kendi geçmiş donlarından bahsetmiştir. Bu beyit de apaçık işaretlerden biridir. Burada Kuşçuoğlu Pir Bünyamin donunu kastediyor ve çekdiyi özlemin simgesi olan ahı ile ondan ayrı düştüğünü anlatıyor. İkinci mısrada Nesimi’den bahsetmesi ise Kuşçuoğlunun hurufiliğin (Ehli hak'lığın) banisi Şah Fazl ve onun halifesi Nesimi döneminden sonra yaşadığını göstermektedir. Kuşçuoğlu burada başka bir Nesimi’dir. Kuşçuoğlu bu beyitte hurufiler ve ehl-i hakların şekil olarak birbirinden farklı olsalar bile, ruh olarak bir olduklarını ifade etmeye çalışıyor. Çünkü cahiller hep modellerin şekilleriyle ilgilenmişizdir ,ama Kuşçuoğlu gibi erenler modellerin şekillerinden değil batini varlığından dolayı mutlu olmuşlardır.

Bir zaman ah-i yardan ayrı divane gezerdim
O donda Mansur’dum Bağdat’ta dara çektiler

Burada da “don ba don”dan bahsetmiştir Kuşçuoğlu. Bizleri din dışı inanç taşımakta itham edenler çoğu zaman “don ba don”u elde bayrak etmektedirler. Bu kavramın batini enerjisini anlamadan ve ya anlamak istemeden yapılan ithamlar konunun önemini gözardı etmektedir. Halbuki aslında “don ba don” geçmişteki bir ruhun sorumluluğunu taşıyıp kabul etmektir. Başka bir ifade ile ‘‘ruh bir sorumluluk üstlenmenin mahiyyetidir ‘‘. Ruh bir enerjidir. Eğer bir gün birisi ben Pir Sultanım derse bu, iddia sahibinin Pir Sultanı bütünüyle kabul ederek onun mücadelesini devam etdirmesi anlamına gelir. Yani “don ba don” hansısa kişiyi onaylamak değil , hemin kişinin kendisi olmaktır.

Hakkımla ben bir idim kandil içinde sır idim
Kalıp bana bahaneydi nur idim hicâre çektiler

Kuşçuoğlu bazen Hak ile Tanrıyı ayrı ayrı ifade ediyor. Hak Tanrının cevheridir. Tanrı Hak için vardır. Ona göre Hak Tanrıya bir fondur, onu ihate( kaplayan, kapsayan) edendir. Bu düalizmden değil, iç içelikten kaynaklanmaktadır. Kuşçuoğlu Sac-i nar olayının öncesinden bahsediyor. Çünkü Sac-i nar olayından önce her şey , ama her şey Hakkın içindeydi. Sac-i nar, ehl-i haklara göre “birinci ikrar”dır. Bu ikrar Hak ile melekler arasında olmuştur. Burada birlikten bahsediliyor. Kandil ise karanlığı aydınlatıyor. O öyle bir ışıktır ki, sen onu ancak ışık olduktan sonra anlayabilirsin. Bu nedenle de sır idi. Kuşçuoğlu bir amacının olduğunu, kalıbın ise buna bir bahane olduğunu ifade ediyor. O, hakla görüşü her zaman istemiş, onu kalıcı kılmak için de bu görüşe bir düzen vermeye çalışmıştır. Hakla görüşmek için kalıp olarak aşağıya inmeyi kabul etmiştir. Zaten amacı da Hakla meleklerin kalıba inerek sık sık görüşmelerini sağlamaktır. İnsanoğlu fanidir, fakat Hakkı kendi içinde mihman ettiği için şerafet kazanıyor. İnsan olabilmenin aslında ne kadar değerli olduğunu vurguluyor burada Kuşçuoğlu. Kuşçuoğlu aynı zamanda kalıpları taşa benzetiyor. Ve doğru da yapıyor. Çünkü evren daim tekâmül içinde olduğu için zahiri kurallar her zaman gericiliğe ve taşlaşmaya mahkûmdur. Nitekim Kuran-i Kerim Hz.Lut‘un şahsında bizleri şöyle ikaz ediyor: ‘‘sizden hiç kimse dönup arkasına bakmasın“ (15/65)

(Açıklama altta devam ediyor.)
Sponsor Reklamlar


Konu adsizkowboy tarafından (13.08.13 Saat 13:21 ) değiştirilmiştir.
adsizkowboy isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alinti
Alt 13.08.13   #3
adsizkowboy
Avatar mevcut degil.
Banned
Banned Users
Üyelik tarihi: Jun 2013
Nereden: Adsiz
Mesajlar: 347
Rep Puani : 0
Standart Cevap: Alevi Kelamları ve Manaları


O zamanda Muhammed’in hemdemi Aliye yar idim
Bu zamanda mencil’de hizar pare çektiler

Ali ile Muhammed demleri paylaşandır. Bu beyitle Kuşçuoğlu fikir tablosunda Ali ile Muhammedin aynı nur olduğunu göstermiştir. Ehl-i haklar Ali’nin yanında olan dört kişinin dört meleğin tecellası olduğuna inanıyorlar. Bu tanımlamada Selman-i Pak Pir Bünyamin, Kamber Hazreti Davut, Muhammed Pir Mikail, Malik-i Eşter (Zülfükar) Mustafayi Davudandır. Bu beyitle de buna işaret ediliyor. Çünkü “Muhammedin hemdemi Ali’ye dost ve yar idim” diyor. Kuşçuoğlu, ehl-i haklara göre Pir Bünyamin donunda olduğu için burada yar sözü ile Selman olduğunu söylüyor. Bu beyitin birinci mısrasında geçmiş zamanda Ali ile Muhammed’den bahsediyor. İkinci mısrada ise kendi yaşadığı dönem ve ona yakın olan zamanları kast etmiştir. Bu zamanda ehl-i hak felsefesini benimseyenlerin düşmanları tarafından parça parça edildiklerini ifade etmiştir. Mencil kelimesi ise burada iki anlam taşıyabilir. İlk ihtimalde bir makine olabilir ki, onunla pare pare olmuştur. Ya da mencil bir bölge ismi olabilir.

Muhammed’in geldiğini bin yıl önce bilirdim
Ali veliyullahmış ben Ali’yi yara çektiler

Ulu erenler zaman ve mekâna tabii değillerdir. Onlar bugünlerinde geçmişi ve geleceği yaşıyorlardır. Kuşçuoğlu da “Muhammed’in geldiğini bin yıl önceden bilirdim” ifadesiyle bu güce sahip olduğunu söylüyor. Yine bu beyitte de Ali’ye olan derin aşkı beliriyor ve inanıyor ki Ali bir nurdur. Ama bir dost ve yar gibi doğup yaşamıştır. Farklı el yazmalarında veliyullah’ın yerine eynullah ve İsm-i Azam gibi isimlerde kullanılmıştır.

O zamandan bu zamana dondan dona gelmişiz,
Dediler gel habar ver beni habare çektiler.

Yine bu beyitte de ruhların urucundan (reankarnasyon) bahsediyor. Yalnız kendinin değil başkalarının da olduğunu, zamanın ve mekânın onları durduramadığını ve hep geldiklerini söylüyor. Şimdi de öyledir. Çünkü hiç kimse bu sürece dur diyemez . Zaten neden dur desin ki? Ruhlar ve maddelerde tekamül prosesi Hakkın adaletinin işaretidir. Zamanımız Kuşçuoğlularla doludur. Onları bulmak için bakmak değil görmek lazımdır. Uluların hep birlikte geldiklerini söylüyor Kuşçuoğlu. Peki bu ulular - üçler, dörtler, beşler, kırklar kimlerdir ve nerelerdeler? Bu ulular ne zaman gelmişlerse her zaman halkın istekleriyle, meyilleriyle ve teveccühleriyle karşılaşmışlardır. Halk onların ilhamlarına inanmış, Haktan haber vermelerini istemişlerdir. Onlar şahlarından gelecek haberden ilham alarak gönül sofralarında Hakkı mihman ederek bütünleşmeyi istiyorlar. Kuşçuoğlu da bu sorulardan kaçamamış. Nereye gitse sorular ve cevaplar karşısına çıkmıştır. Kuşçuoğlu halktan ayrı değil, bilakis halkın içindedir ve hakikat bilincine sahiptir. Çünkü o Pir Bünyamin’dir.

Gör kâfirler, asiler bana ne ettiler,
Her kalıba kondum , köçtüm beni hakara çektiler

Asiler, nefsleri vasıtasıyla Aşka ve âşıklara isyan edenlerdir. Asiler yanlarında kâmilleri görmekten hiç memnun olmazlar. Çünkü onlar aşk kurallarına değil, nefs kurallarına tabidirler. Dolayısıyla asiler ve kâmiller arasında çatışmalar olacaktır. Kâfirin sözlük anlamı “hakikatin üstünü örtenlerdir” . Hakikatin var olduğunu biliyorlar, fakat çıkarlarından dolayı hakikati gizliyorlar. Tıpkı şerefi develerinin sırtında olan ebu Süfyan’ın Hz. Muhammed’in açıklamaya çalıştığı hakikati ört bas etmeye çalışması gibi.
Kuşçuoğlu asilerin, kâfirlerin peşini bırakmadığını, düşüncelerinden dolayı hakaret ettiklerini ve küçümsediklerini söylüyor. Zaten tüm çatışmalar ve savaşlar saygısızlıktan doğmuştur. Başkalarını hor görmek ise düşmanlığın tohumudur. Kuşçuoğlu, her zaman kendileri gibi hakikati söylemeye çalışanlar ve bu hakikati görmezden gelip saklamaya çalışanlar olduğundan bahsediyor. Hatta hakikati saklamaya çalışanlar her zaman hakikati söylemeye çalışanlara kâfir, zındık, mum söndü ve b. gibi iftira atarlar. Bu zıtlıklar vardır ve var olacaktır.

Padişahım o donda iken söylerdi saf gorani,
Şükür bu dona geleli türk’ü güftâra çektiler.

Bu beyitte Kuşçuoğlu padişahım sözüyle Sultan Sahak ve Şah İbrahimi kastetmiştir. Sultan Sahak Kuşçuoğlu’ndan önceki zamanlarda yaşayan , gorani lehçesinde konuşan ve buyuran bir sultandır. Kuşçuoğlu aynı ruhun ve aynı cevherin türk milletine göçmesini şükrana layık buluyor.
Ehl-i haklar ve tüm diğer batinilerde milliyetçilik, ırk ve din olarak gruplaşmanın bir anlamı yoktur. Ama Kuran-i Kerimin de buyurduğu gibi ‘’biz insanları bir-birilerini tanımaları ve tanışmaları için eşitli renklerde ve kavimlerde yarattık ‘’ (Hucurat 49/13) . Elbet ki, bunda bir hikmet vardır. Bu beyitte de o hikmetlere şükran duygusu vardır. Herkes evini, mahallesini, şehrini ve nihayet ülkesini sever. Hatta başka ülkelerde üretilen güzel meyvelerin kendi ülkesinde de üretilmesini ve tadına varılmasını ister. Kuşçuoğlu da bu örnekteki gibi bu felsefenin türkler arasında olmasından memnun. Bu memnunluk yanlış anlaşılmasın. Kuşçuoğlu önceden türkler arasında batınilik yoktu da şimdi geliyor demiyor. Tarihden de biliyoruz ki, Hacı Bektaşi Veli Sultan Sahak’tan önce türkler arasında batıniliği yaymış olanlardan biridir. Kuşçuoğlu bu beytinde Sultan Sahak modelinin (sultanlık piramiti) türkler arasında yayılmasından dolayı duyduğu memnuniyeti ifade ediyor.

Kuşçu Yakup’un oğluyum, Seyyid İbrahim kuluyam,
Erenlerin cangusuyum , ben kulu cara çektiler.

Bu beyitte Kuşçuoğlu babasının ismini vermiş, kendisininse Seyyid İbrahim’in ( Şah İbrahim) müridi olduğunu dile getirmişdir. O,erenlerin cevabına can söyleyen, canla başla hizmet vermeye hazır olduğunu söylemiştir. Önceden carcılar, padişahların emirlerini şehir meydanında her kese duyururlarmış. Kuşçuoğlu da Hakkın emirlerini halka haber vermeye gönüllü olmuş ve bunun içinde carcı olmuştur. Onun car kaynağı ise uyku,hayal ve ilhamdır.

Cavit Mürtezaoğlu'nun Yarizm adlı kitabından alıntıdır.
Sponsor Reklamlar

adsizkowboy isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alinti
Alt 13.08.13   #4
adsizkowboy
Avatar mevcut degil.
Banned
Banned Users
Üyelik tarihi: Jun 2013
Nereden: Adsiz
Mesajlar: 347
Rep Puani : 0
Standart Cevap: Alevi Kelamları ve Manaları


Fedai

İsmi müsemma kaydına düşmeyen
Dört kapı kırk makamdan geçmeyen
İşleğini 72'den 73'e seçmeyen
İster seyd-i sadet evlad-ı resûl
İsm-i Şah talibiyim dese ne fayda
Fedaî


YORUM:
"Kişi ismi ile müsemmadır" diye bir deyim vardır. Yani kişinin yapıp ettiklerinin, davranışlarının ismi ile uyumlu, onu yansıtır şekilde olması haline denebilir.

Alevî için de bu geçerlidir. Alevînin "ismi ile müsemma" olabilmesi için "Dört Kapı Kırk Makam"dan geçmesi, öncesinde ikrar verip yola girmesi gerekir. Erkân olarak; meslek edinmiş, musahibini bulup, ikrar verip törenle "yol"a girmiş kişiye Alevî denir. Bu anlamda bizler aslında Alevî değil "Alevî çocuğu" veya "talip" kategorisinde yer alıyoruz.

Kısacası; Alevi, ismi ile müsemma olmadan, Aleviliğin gereklerini yapmadan isterse "LAF" ile 72 millet desin, evladı resul (seyitlik) desin, şah desin, Alevîyim desin faydasızdır. Alevî olabilmenin belli gerekleri ve şartları vardır.

Kul Seyyid

(Alıntıdır.)
Sponsor Reklamlar


Konu adsizkowboy tarafından (13.08.13 Saat 13:56 ) değiştirilmiştir.
adsizkowboy isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alinti
Alt 13.08.13   #5
adsizkowboy
Avatar mevcut degil.
Banned
Banned Users
Üyelik tarihi: Jun 2013
Nereden: Adsiz
Mesajlar: 347
Rep Puani : 0
Standart Cevap: Alevi Kelamları ve Manaları


Kul Nesimi

Erenler şahtan gelirler, ALİ derler pirimize
On iki imam erleriyiz, münkir ermez sırrımıza
Ateş yanar kazan coşar, dalga gelir boydan aşar
Şulemiz aleme düşer, bakın bizim nurumuza
Kul Nesimi (17.yy)


AÇIKLAMA:

12 kutsallığı henüz imamlar yokken de vardı. 12 Havari henüz kıristolojideki yerini almazdan önce de vardı. Hatta yazılı tarihin oldukça ötesine geçecek kadar eski ve evrensel bir betimlemedir. Bu gerçeği bir çok nefes ve Kızılbaş söylemi bile dile getirdiği gibi, tarihi arkeolojik kazılardan elde edilmiş, bilgi ve belgelerde ifade etmektedir. Düvazdeh (donzdeh) imamlarda, imama yüklenilen anlam kutsaldır ve hep varlığın varolduğu başlangıca işaret eder. Bu anlayışa göre, varolan varlığın doğuşundan evvelde bu 12ler vardır. Sonsuz gelecekte de var olacaklardır. Ve doğuşla var olacaklardır. Her doğuşta bir başka bedende cisimleşerek kendilerini gerçekleyeceklerdir. Bu bağlamda “On ikiler” hem yaşamın ortaya çıkışına ilişkin inancın gereğidir Kızılbaşlıkta, hem de imanın.

Haşim Kutlu, Yol Erkân Meydan, Yurt Yn.
Sponsor Reklamlar

adsizkowboy isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alinti
Alt 13.08.13   #6
adsizkowboy
Avatar mevcut degil.
Banned
Banned Users
Üyelik tarihi: Jun 2013
Nereden: Adsiz
Mesajlar: 347
Rep Puani : 0
Standart Cevap: Alevi Kelamları ve Manaları


Musa, Miraç ve Hakikat-ı ALİ


Aslanı gördüm çağında
Açılmış cennet bağında
Musa ile Tur dağında
ALİ’yi gördüm ALİ’yi
Kul Himmet


Tevrat Çıkış.19:
16 Üçüncü günün sabahı gök gürledi, şimşekler çaktı. Dağın üzerinde koyu bir bulut vardı. Derken, çok güçlü bir boru sesi duyuldu. Ordugâhta herkes titremeye başladı.

17 Musa halkın Tanrı'yla görüşmek üzere ordugahtan çıkmasına öncülük etti. Dağın eteğinde durdular.

18 Sina Dağı'nın her yanından duman tütüyordu. Çünkü RAB DAĞIN ÜSTÜNE ATEŞ İÇİNDE İNMİŞTİ. Dağdan ocak dumanı gibi duman çıkıyor, bütün dağ şiddetle sarsılıyordu.


Kul Seyyid

(Alıntıdır.)
Sponsor Reklamlar


Konu adsizkowboy tarafından (14.08.13 Saat 18:21 ) değiştirilmiştir.
adsizkowboy isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alinti
Alt 14.08.13   #7
adsizkowboy
Avatar mevcut degil.
Banned
Banned Users
Üyelik tarihi: Jun 2013
Nereden: Adsiz
Mesajlar: 347
Rep Puani : 0
Standart Cevap: Alevi Kelamları ve Manaları


İsa peygamberim Şam'a girince
Yer ü gök titredi Ali gelince
Derviş Ali


19 Boru sesi gitgide yükselince, Musa konuştu ve Tanrı gök gürlemeleriyle onu yanıtladı.

20 RAB Sina Dağı'nın üzerine indi, Musa'yı dağın tepesine çağırdı. Musa tepeye çıktı.

21 RAB, "Aşağı inip halkı uyar" dedi, "Sakın beni görmek için sınırı geçmesinler, yoksa bir çoğu ölür.

22
Bana yaklaşan kâhinler de kendilerini kutsasınlar, yoksa onları şiddetle cezalandırırım."

23 Musa, "Halk Sina Dağı'na çıkamaz" diye karşılık verdi,"Çünkü sen, 'Dağın çevresine sınır çiz, onu kutsal kıl' diyerek bizi uyardın."

24 RAB, "Aşağı inip Harun'u getir" dedi, "Ama kâhinlerle halk huzuruma gelmek için sınırı geçmesinler. Yoksa onları şiddetle cezalandırırım."

25 Bunun üzerine Musa aşağı inip durumu halka anlattı.

Musa'nın Tanrıya seni görmek istiyorum demesi üzerine tanrı: "Beni göremezsin" anlamına gelen "LENTERANİ" sözünü bu sırada söylemiş, kullanmıştır. "Lenterani" (Beni göremezsin) sözü bu nedenle edebi metinlerde çokça kullanılmıştır. Daha sonra tanrı Musa ile bir perde arkasında konuşmuştur.

Tıpkı Miraçta Muhammed'in perde arkasından tanrıyla görüşmesi ve perdenin arkasında görünenin ALİ çıkması gibi.

Kaşı kirpik deste deste
Armağan sunarlar dosta
Muhammed ile miraçta
ALİ’yi gördüm ALİ’yi
Kul Himmet


Alevi öğretisinde bu konu çok irdelenmiş ve işlenmiştir. Tanrının geliş-gidişleri irdelenmeye muhtaç bir konudur belkide!

Yok iken Adem’le Havva âlemde
Hak ile hak idik sırr-ı müphemde
Bir gececik mihmân kaldık Meryem’de
Hazret-i İsa’nın öz babasıyız

Bize peder dedi tıfl-ı Mesîha
“Rabbi ernu” diye çağırdı Mûsa
“Lenterani” diyen biz idik ona
Biz Tûr-i Sîna’nın tecellâsıyız

“Küntükenz” sırrının olduk âgâhı
Ayn'el yakîn gördük Cemâlullâhı
Ey hoca bizdedir sırr-ı ilâhi
Biz Hacı Bektaş’ın fukarâsıyız
Edip Harabî


Nereye çekersek çekelim ne dersek diyelim isterseler de süslü sözlerle zuhurdan, ayetlerden örnekler verip edebi dille kılıflarda bulsalar, aklın sorgusuna engel olamazlar. Eğer iddian varsa kafamdaki soruyu yanıtlamalısın!

Kul Seyyid

(Alıntıdır.)
Sponsor Reklamlar

adsizkowboy isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alinti
Alt 14.08.13   #8
adsizkowboy
Avatar mevcut degil.
Banned
Banned Users
Üyelik tarihi: Jun 2013
Nereden: Adsiz
Mesajlar: 347
Rep Puani : 0
Standart Cevap: Alevi Kelamları ve Manaları



Kalender

Yar bulunmaz dünyada ağyarsız,
Gül haçan olur cihanda harsız

Ne kâfirdir, ne müslüman, ne yahud,
İnkâr ehli, serseri, ikrarsız.

Can odur, ondan neçe can diklene,
Yoksa nedir o keremsiz karsız.

Yol içinde bir edep ve usul kazan,
Bi edep olan olur miktarsız.

Ey kalender marifetsiz âdemi,
Bir ağaca benzer ki ola barsız


İZAHLAR:

Ağyar: yabancı
haçan: ne zaman
harsız: dikensiz
neçe: birkaç (bir çok)
yol: hakikata götüren müfredat
edep: saygı
usul: şart, adap ve erkan
marifet: yolu tanımak
barsız: meyvesiz

AÇIKLAMA :

Yar bulunmaz dünyada ağyarsız,
Gül haçan olur cihanda harsız

Ehli hak felsefesinde her zaman yarın karşısında ağyâr olmuştur. Yani, bir tarafta sevgili, bir tarafta yabancı var. Bu dünyanın dengesini koruyan diyalektik bir kuraldır. Bir kimse yâr makamına vardığında mutlaka onu o makamdan indirmek isteyecek zıt bir düşünce sahibi olacak ve yüzde yüz tepki verecektir. Burada yar batini anlamda kullanılmış, fakat zıddiyetlerin dünya hayatı ile ilgili olduğu vurgulanmıştır. Çünkü batini anlamda zıddiyetler yarın içinde değil, yanındadır. Bu konuyla ilgili tarihte kanıtlar bulunmaktadır. Tüm batini insanların kapısına dayanmışlar ve bu, bazen meşhur olan ölümlerle sonuçlanmıştır. Bazen de bu kişileri kullanma amacıyla onlara yaklaşmışlardır. Ama nihayet iki düşünce tarzı arasındaki uçurum nedeniyle yağ ve su gibi birbirlerine karışmamışlardır. İkinci mısrada zıddiyetlerin bir arada olmasını güzel bir benzetmeyle ifade etmiştir. Burada yar güle, ağyar ise dikene benzetilmiştir. O kadar güzel bir benzetme ki. Zira çiçek de, diken de aynı toprak ve sudan beslenip hayat buluyorlar. Bu şu anlama geliyor: hepimiz insan olarak dünyaya geldik ve onun nimetlerinden faydalandık. Fakat kimimiz diken olmayı tercih etti, kimimiz ise gül. Bu zıddiyetler her zaman vardır ve var olmaya da devam edecektir. Önemli olan insanların tercihidir.

Ne kâfirdir, ne müslüman, ne yahud
İnkâr ehli, serseri ikrarsız.

Kalender burada inkâr ehline çok sert tavır koyuyor. İnkâr ehlini kâfirlerden daha beter görüyor. Kâfir hakikatten haberdardır, fakat onun üstünü örter. İnkâr ehli ise hiçbir şeyi - ne Müslümanlığı, ne Hıristiyanlığı, ne Yahudiliği kabul etmiyorlar. Bu inkâr ehline nihilist de diyebiliriz. Çünkü nihilistlerin temel özellikleri arasında serserilik ve ikrarsızlığı da sayabiliriz. Ne acıdır ki, son dönemlerde bu nihilistler modernizm bahaneleri ile Alevilik içerisinde de kendilerini bir şekilde göstermekteler. Kalender bu yaprakta ‘‘ hiçbir şey önemli değil, önemli olan yürektir ‘‘ sözünün arkasına sığınan ve bunu sui-istimal ederek Aleviliğin içinde nihilizmi modernize ederek karşımıza çıkanlardan bahsetmiştir.

Can odur ondan neçe can diklene,
Yoksa nedir o keremsiz karsız.

Kalender bir insanın yalnız can olmasını yeterli bulmuyor ve daha da yükselmesini istiyor. Bu yükseliş içinde bazı şartlar vardır. “Bir canın birkaç (birçok) kişiye can, yani hayat vermesi lazım” deyen Kalender’in bu beyti, İsa’yı hatırlatır. İsa da insanlara hayat verirdi. O, bu nedenle her canın Mesih gibi olmasını istiyor. Bildiğiniz gibi can pozitif bir enerjidir. Burada Kamber’in (Kalenderin mi?) amacı eğitim ve öğretimdir. Çünkü o yaratmayı eğitimde görüyor. Hak, Âdem’e nefesinden üfürürken kendi bilgisiyle onu eğitmiş ve Âdem’in bilgisiyle melekleri susturarak onların itirazlarını susturmuştu. Bu Tanrısal örnek bize her hangi bir itiraz ve ya isyanın zorla değil, mantıkla çözülmesi gerektiyini söylüyor. Tanrı Âdem’e bilgiyi eğitim vasıtasıyla vermiştir. Kalender, eğitimi bir sisteme oturtmaya ve bence bu sistemin de bir model üretmesi gerektiğini düşünüyor. Zaten düşünürlerin en büyük görevi de budur. Bir sistem ve modelin mantık çerçevesinde sunulması ile de düşünürler birbirinden farklılaşarak ayrılırlar. Bazı düşünürler dertliler ve camiada sorun vardır diye feryat ederler. Bazıları birkaç çözüm sunarlar. Diğerleri ise çatışmaya girmeden bir sistem oluşturmaya ve bundan daha önemlisi modeller sunmağa ve onları pratikte uygulamaya çalışırlar. Daha önce de bahsettiğimiz gibi Hacı Bektaşi Veliyi, Şah Sefi, Sultan Sahak, Han Ateş, Hz. Mevlana’yı bu düşünürler arasında görebiliriz.
Kamber (Kalender) bu beytinde soru sorarken bu sorunun içinde de cevabı da vermiştir. “Can odur ondan neçe can diklene, yoksa nedir o keremsiz karsız?” diyen Kamber (Kalender?) onları keremsiz ve hiçbir işe yaramayanlar olarak tanımlıyor. Karsız faydasız demektir. Kar kelimesi ile ilgili Arapçada güzel bir cümle vardır:
“el âlimu bila emel keşsecere bila semer” ( amelsiz bir âlim meyvesiz ağaca benzer).

Yol içinde bir edep ve usul kazan,
Bi edep( edepsiz) olan olur miktarsız.

Yol kelimesi bize Alevi-Bektaşilikteki 4 kapı 40 makamı ve müfredatlarını hatırlatır.

4 KAPI, 40 MAKAM

Fikirler ve akımlar ne kadar güçlü olsa da zaman içinde tekâmüle (olgunluk, gelişme, evrim) ve değişikliğe muhtaç ve mecburdur. Çünkü insanların zaman içinde yeni maddi ve ruhani ihtiyaçları oluşur. İslam dini de bunların dışında ele alınmamalıdır. İslam’ın mucizesi suları tersine çevirmek, ölüleri diriltmek gibi şeyler değildir. İslam’ın temel mucizesi kitaptır, Kurandır. Bu kitabın ebedileşmesi için zaman, mekân ve koşullara uygun yorumlar yapılabilmelidir. Bu üç unsuru(zaman-mekan-koşullar)her bir akım canlı ve güncel kalması için programına almalıdır.

Emevi hâkimiyetinden sonra âlimler, düşünürler Kuran’dan ilham alarak İslam ve tüm inançlar, akımlar için 4 çerçeveyi, 4 düşünce tarzını, 4 seçimi, başka bir yorumla 4 kapıyı insanlara sundular. Bu 4 kapının her biri üzerine birçok kitaplar yazılabilir. Onlardan birincisi ‘’şeriat’’, ikincisi ‘’tarikat’’, üçüncüsü ‘’marifet’’ ve dördüncüsü ‘’ hakikat’’ kapısıdır.

1. Şeriat (zahiriler)

Şeriat her bir akımın temeli olduğu için,esneklik payı azdır.Kökü şerı sözünden gelir. Türkçe alfabede, ”eyn” harfi olmadığına göre, şer yazılır ve bazen yanlış olarak şer yanı kötü ve bela ve zarar anlamında anlaşılır. Şerı sözü Arapça ‘kanun’ demektir. Bu aşamada ve kapıda olanlar, İslam ve Kuran’da yazılı olan ve zahiri olan her şeyi aynen kabul edenlerdir. Bu kişiler kuranda batini bir yorumu asla kabul etmezler. İslam ve Kuran’da belirtilenlerden başka cümleler kuranlar, yoruma girenler (Hallac-ı Mansur, Nesimi gibi) cezalandırılır. Şeriat kapısındakiler aşırı derecede kuralcılardır. ‘’La hekeme illallah’’ (Tanrıdan başka hükmeden yoktur) diyenlerdir. Şeriat kapısı kalıplar ve klişeler kapısıdır. Onların bakışında hareket ve değişim yoktur. Zaman hiçbir şeyi değiştirmez. Tarihteki aşırı dinciler şeriat kapısının mensuplarıdır. Şariatcılar, ister Hıristiyanlık, ister Yahudilik ve hatta komünizmde de bulunmaktadırlar. Şeriatcılık kendisi bir düşünce biçimidir ve değişime açık değildir.
Artık kalıp ve klişeleri kabul etmek istemeyenler ise ‘’tarikat’’ kapısına geçerler.

2. Tarikat (batiniler)

Kelimenin kökü ola ”tarik’’, Arapça ‘’yol’’ anlamına gelir. Bu kapının insanı çerçeveleri dağıtmış, kalıpları açmış ve harekete inanan insandır. Bu yolu seçenlere ise tarikatçı, ya da batıni denilir. Batini artık kanunların perde arkasını, her bir kelime ve konunun 7, ya da 70 yorumunu görebilir.
Tarikat yolunda hiçbir inancın ya da akımın zahir ve mutlak anlamları yoktur. Müslümanlık, Hıristiyanlık, ya da her hangi bir inanç zahirde değil, batinde mahiyet itibari ile aynıdır. Tarikat kapısında ibadet yerini zikre bırakır. Tüm kapılar, insan ve kâmil insan arasındaki aşamalardır. Tarikatta her şey tasavvurdur, şeriat ise (hatta post modern şeriatta buna dâhil) tasavvura karşı durur. Tasavvur var olan, ama görünmeyenin sistemidir. Bazıları için aşk bir hayal ürünü, bazılarına göre gerçeğin içindeki tasavvurdur.
Tarikatın ayrılmaz unsurlarından biri de imtinadır (kaçınma, sakınma) .Tarikat beş duygunun sınırlarını aşan bir bilgidir. Şeriatçı dincidir, tarikatçı ise yolcudur. Bu yolda, kişi kendini tamamlama ve nefsini tanıma sürecine girer. İnsanlardan uzaklaşır. Halvete (kendini ıssızlık, yalnızlık içinde tutma) önem verilir. Hallaç Mansur kendisi tarikat dönemlerini hatırlatarak, şöyle ifade ediyor:
Vaktidir bizde gedip akifi meyhane olag,
Çünkü saki bu peridir, deli divane olag .

Şeriatta bakmak, tarikatta görmek vardır. Kendine çekilen kişi aktif inzivaya girer. Bu aktif inzivada zikir vasıtasıyla, bakmaktan öteye görmeyi sağlayan bir yola girilir. Tarikatın yolcuları düşmanı dışarıda değil içeride, kendi içlerinde görmeye ve artık en büyük savaşı burada vermeye başlar. Zira Şah Hatai buyruğudur:
Evvel kendi kendin tanı, sonra ele nazar eyle!
Tarikatın zikir mekânı hanegah ve dergâhtır.

3. Marifet

Bu kelime Arapça ‘‘ bilgi ‘‘ anlamındaki ‘ürf’ kökünden gelir. Yola çıkmadan bilgi sahibi olmak şeriattır. Şahi Merdanın bu sözüne dikkat edelim: ilim ve bilgiden daha iyi, tecrübedir.Yola çıktıktan sonraki bilgi,tarikattır.Yoldan sonraki hakikat bilgilerini elde edip ve pratikleştirmek ise marifettir. Bu amel ve bilgiye ‘‘irfan“ denilir. Burada yine Şah Hatai’ni görüyoruz ki, ezana “hayyi ala hayrül amel“cümlesini ekledi. Bu ekleme, irfanın ne kadar önemli bir unsur olduğunu vurgulamaktır. Kendi içine dönen ve Hakla yaklaşan kişi bu kapıda tekrar mahlûkat ve halka döner. Bu kişi, artık halkı gerçeklerin yoluna sürendir. İrfan ehli olan kişiye ‘‘arif“ denir. Arif dünyayla ahreti kendinde buluşturan, bütünleştirendir. Arif olan kişi, hangi işi hangi zaman ve mekânda yapacağını bilen üstat biridir. Arif fail-i muhtardır (irade sahibidir.) Arif insan-ı kâmildir. Arif etkilenen değil, etkileyendir. Arif cebirden (mecburiyetten) kurtulmuş, özgür iradeye (serbestliğe) kavuşmuştur.

İrfanın özelliği ameldir (pratik hareket). Yani bilgiyi verimli hale getirmek ve pratikleştirmektir. Batini ve zahiri ilmin sahibi artık meydandadır. Bu meydan istidlal (düşünce), imtina ve amelin meydanıdır. Marifet kapısına varmayan arif olamaz. Maalesef tarih boyunca en büyük kopukluk tarikatla marifet arasındaki köprüdedir. Marifet kapısı az açılan ve çoğunlukla zahitler tarafından hemen kapatılan bir kapı olmuştur. Ariflerin toplandığı mekân ise sırhanedir. Bu kapı siyasi ve dini güçler için her zaman tehlikeli bir kapı olmuştur. Hallac-ı Mansur, Hz.Şems, Şah Hatai buna örnek kişilerdendir.

4. Hakikat

Bu kelime “hak“ sözünden gelir. Hak her şeyin cevheri, içi, kendisi, varlığı, düşüncesi, imtinası, hareketi, hizmeti ve huzurudur. Mevlananın mesnevisinden: ‘‘Bir köyde fili karanlık bir saraya koymuşlar. Sonra köydekiler fili görmek için sıraya girmişler. Bu karanlık saraya giren her bir köylü, içeri girdiğinde filin kulağına, bacağına değer üyelerine rastlıyormuş. Fakat dışarı çıktığında herkes onu yaprak gibi, direk gibi bir şey sanırmış. Herkes hayır fil böyleydi, öyleydi diye kavga etmeye başlamış. Herkes temas ettiği şey için ne hissettiyse onun gerçek olduğuna inanıyordu. Hakikat karanlıkta olur. Gerçek zulmet ve karanlıkta olduğu için, her zaman muammalı ve gizemli olmuştur. Yine Ali diyor ki: hakikati demek birce dost koymadı kalsın bana. Ölümü anlamak için, ölmek lazım. Bazı şeyleri anlamak için O olman lazımdır. Diğer önemli mesele de hakikati anlamak için sır ve kapasite meselesidir.

Murteza Ali Haydari Kerrar, bir yoldan geçiyormuş. Birisi Ali’nin eteğini tutup bırakmıyor. Ben sır istiyorum diye yalvarıyormuş. Ali onu sakinleştiremediği için eğilip kulağına bir şey söyler ve gider. İnsanlar gelip o adama derler: hadi muradını aldın, şimdide kalk ve buradan git. Fakat onu kaldırdıklarında görürler ki, adam çoktan ölmüştür. Bu pirane rivayette, zarfla muhtevanın uygun olması gereği belli oluyor. Onun için hakikat ehli, insani kâmil olmalıdır, sır taşımalıdır (sırrı taşıya bilmelidir). Kamil insanları bulmak, sanki bir iğneyi karanlık bir depoda aramak gibidir.

Hakikat herkesin arzusunun sonu demektir. Bu arzular kâmil arzulardır. İnsanın 5 duyusunun arzuları değildir. Hakikat kapısı yalnız ariflerin eliyle açılır. Hakikat kapısı tasavvurlarla somut gerçeklerin buluştuğu bir vadidir. Hakikat kapısında artık noktanın kendisisindir. Hakikat lezzet ve estetik kapısıdır. Hizmetin ve huzurda olmanın kapısıdır. „Ben“ ve „O“nun yok olması „Biz“in nokta ile buluşması ve hiçliktır. Hakikat kapısında olanlar için mutlaklık yoktur. Gerçek bir gerçekçi, kendi gerçekliğini gerçek sanmaz. Hakikat kapısı var içinde yok olan, yok içinde var olan kapıdır. Hakikat dünyası „Hak“ bilgisidir. Hakikatin zikir mekanı cemhanedir (cemevi).

Gerçeklik kendi içindeki tekâmülle beraber, nokta içindedir. Bayrek Kuşçuoğlu buyurur :
“Gittim gördüm gerçekler yaslanmış yârın xakî derîne (yarin evinin toprağına)
Keşke ben de yaslansaydım o gerçekler arasında..”
Burada gerçekler arasındaki gelişme, gerçek olmasından sonra anlaşılacaktır. Ölümde ölümü anlamış olacağız, fenada fenayı, bekada bekayı. Bazı inkârcıların tecrübe etmediği şeyleri yok saymasının, onların hakikaten de yok olması anlamına gelmediğini biliyoruz zaten.

Cavit Mürtezaoğlu'nun Yarizm adlı kitabından alıntıdır.
Sponsor Reklamlar


Konu adsizkowboy tarafından (15.08.13 Saat 13:46 ) değiştirilmiştir.
adsizkowboy isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alinti
Alt 15.08.13   #9
adsizkowboy
Avatar mevcut degil.
Banned
Banned Users
Üyelik tarihi: Jun 2013
Nereden: Adsiz
Mesajlar: 347
Rep Puani : 0
Standart Cevap: Alevi Kelamları ve Manaları


(Devam ediyor.)

Gerçeklik kendi içindeki tekâmülle beraber, nokta içindedir. Bayrek Kuşçuoğlu buyurur :
“Gittim gördüm gerçekler yaslanmış yârın xakî derîne (yarin evinin toprağına)
Keşke ben de yaslansaydım o gerçekler arasında..”
Burada gerçekler arasındaki gelişme, gerçek olmasından sonra anlaşılacaktır. Ölümde ölümü anlamış olacağız, fenada fenayı, bekada bekayı. Bazı inkârcıların tecrübe etmediği şeyleri yok saymasının, onların hakikaten de yok olması anlamına gelmediğini biliyoruz zaten.

Neden 40 rakamı?

Rakam ve harfleri inançlar içinde dikkate almak bir gelenek gibidir.40 rakamı başka inançlarda olduğu gibi Alevilikte de özeldir. “Tanrı insana ruhunu 40 günde verdi “ denilir. Bebeğin 40. günü ve ölünün 40. gününe önem verilir. Dervişlerin 40 gün çilleye (nefsi isteklerden imtina etmek) oturması vardır, ehli haklarda da 4 melek, 7 erenler, 40’lar,72 pirler ve Muhammed’ in miraç hikâyesinde 40’lar cemine varması vardır. 40 rakamından iki konuya varabiliriz:
- Kırk vücut. İnsan mı, yoksa ruh mu? Kırk’a bölünmüş vücut. Muhammed onların cemine varmıştır.
- 40 düşünce aşaması, 40 derece veya 40 anlam. Burada 40 makamın bir araya gelmesi düşünüldüğünde ikinci yorum daha uygun görülebilir.
Peki makam nedir?
Makam Arapça yer ve rütbe anlamına gelir. Bu makam sözüne dayanarak 4 kapıyı kâmil anlamak ve onları batini seyretmek için 40 mertebeden, vadiden, aşamadan geçmek gerekiyor. İnsan bir fikir mimarının yarattıklarına bakıp doğru – yanlış değerlendirmesi yapmak yerine her fikirden yararlanmak ve ondan kâr etmek erdemine sahip olmalıdır.
Kalenderin bu yaprağında edep kelimesinin, yolda ne kadar önemli olduğunu vurgulanıyor. Zaten bir insan edep kazanmaz ise hakikate varamaz. Kalender burada hakikatin içinden yola çıkarak onun da adabını kazanmak gerektiğini vurgulamaya çalışmıştır. Biliyoruz ki edep ve saygı öyle bir kuledir ki, nefs ve şeytani istekler bu kuleye asla giremez. Edep mantıkla insanları birbirine bağlayan unsurdur ve insanlar saygıyla birbirlerine bağlandıkları zaman camiadaki alt yapı da saygıyla oluşur. Bu da medeniyetlerin saygısı olarak adlandırılabilir. Çünkü saygısız bir diyalogun anlamı yoktur.
Usul sözü asıl (kök, temel) kelimesinden gelmiştir. Her akımda olduğu gibi Aleviliğin de usul ve temelleri vardır. Bu usuller temel düşüncelerdir. Örneğin, İslam dininin temelleri sayılan usuller bunlardır:

1.tevhit
2.nübüvvet
3.maad
Fakat, Şah Hatai döneminde bu üç usule iki usul daha eklendi ve bu temeller beşe çıkarıldı.
4. velayet(imamet)
5. adalet

Bu beş usul Şiilik usulü olarak adlandırılır. Fakat bugünkü Şiilik ile Şah Hatai dönemindeki Şiiliğin anlamları farklıdır. Bu farklılıkların en büyük nedeni ise siyasi manevralardır. Zira siyasi oyunlar yüzünden Şah Abbas Safevi döneminden sonra Alevi Şiiliği yerine, Safevi Şiiliği yer almağa başlamıştır. Kalender de Aleviliğe, temel ve usullerini kazandırmak için yazıyor. Bu beytte miktar, değer anlamını taşıyor. Her bir insan söylediği sözün arkasında durmalı ve mensup olduğu akımın düşüncesine sahip çıkmalıdır. Bazı insanlar belli bir düşünceye ait fikirleri savundukları için o düşünceye mensup insanlar tarafından, saygı ve sevgi görerek toplum içinde yüksek bir mevkiye sahip olurlar. Fakat daha sonra bu topluluğun değerlerini kendi tavırlarıyla korumaz, saygısızlık ve nefsanî tavırlarından dolayı söylediği ile yaşantısı arasında farklılıklar oluşur. Sonuçta etrafını saran insan kalabalığını yavaş- yavaş kaybeder ve yalnız kalır. Dünya üzerinde birçok din ve akımlar bu miktarsız insanlar yüzünden çökmeye mahkûm olmuştur. Onun için tüm arifler ve düşünce savaşçıları bu tür miktarsız insanlara zahit demişlerdir. Burada zahirde ve batinde aynı olamayan insanları ifade ediyor. Bir rivayete göre Seyit Nesimi’nin dara çekilip asılması için emir veren kadı “Nesimi öyle bir murdardır ki, onun kanının değdiği yer yıkamakla temizlenmez, orayı kesip atmak gerekir” diye fetva vermiştir. Fakat Nesimi’ dara çekilirken derisini soymak için cellâdın bıçağının ilk hamlesinde ondan fışkıran kandan bir damla sıçrayıp kadının parmağına geliyor. Bunun üzerine Nesimi “ ya şeyh, sen Nesimi’nin kanı nereye değse orayı kesip atmak gerekir buyurdun. Şimdi parmağını kesecek misin?” der. Fakat kadı parmağını kesmez. Bunun üzerine Nesimi’nin: “sen şeriat uğruna parmağını bile kesmezsin, hâlbuki görüyorsun ki biz inancımız yolunda kendi kanımızla yıkanıyoruz” dediği rivayet edilir. Nesiminin ölmez mısralarında olay böyle şekillenir:

Zahidin bir parmağın kessen döner haktan geçer,
Gör bu miskin aşığı serpa soyarlar ağlamaz.

Ey Kalender, marifetsiz âdemi
Bir ağaca benzer ki ola barsız.

Kalender daha önce de bahsettiğimiz, meyvesiz ağaç olmanın nedenini marifetsizliğe bağlıyor. Marifet sözünün anlamı tanımak demekti. Marifet Ali’nin o meşhur kelamının – „Nefsini tanıyan, Rabbini tanır“- makamıdır. Yunus Emre “ bir ben var benden içeri” diyor. Demek ki tanımaya insan önce kendinden başlamalıdır.

Hz. Muhammed insanın kendisi ile tanışmasını ve nefsi ile mücadele etmesini cihadı ekber (en büyük savaş) olarak ifade etmiştir. Nefsi tanımak ve onunla savaş sisteminin müfredatının tarikatta ve camiada uygulanması marifettir.

Cavit Mürtezaoğlu'nun Yarizm adlı kitabından alıntıdır.
Sponsor Reklamlar

adsizkowboy isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alinti

Seçenekler


Bookmarks
    Bu içeriği paylaş --> Facebook Bu içeriği paylaş --> del.icio.us Bu içeriği paylaş --> Myspace Bu içeriği paylaş --> Google Bu içeriği paylaş --> Twitter Bu içeriği paylaş --> MSN Bu içeriği paylaş --> Digg Bu içeriği paylaş --> Yahoo Bu içeriği paylaş --> Linkedin
Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir)
 
Önceki veya sonraki konu...
Benzer Konular
Konu Konuyu Başlatan Forum Cevaplar Son Mesaj
alevi fotoğrafları alevi Resimleri alevi karikatür Alevi Alevi Resimleri 11 25.10.14 18:18






Sitemiz tüm dünyaya açık, hiçbir ayrım yapmaksızın faaliyettedir. Sitemize katılmak için alevi olmanız şart değildir kapımız herkese açıktır ve herkes fikir ve düşüncelerini özgürce konuşabilir. Ayrıca tüm üyeler her türlü görüşlerini önceden onay olmadan anında siteye yazabilmektedir. Her türlü sorumluluk yazan kullanıcıların kendisine aittir. Uygunsuz davranış vb. hareketler bazen site ekibinin gözünden kaçabilir. Bu yüzden uygunsuz davranış görülmesi durumunda, şikayetlerinizi iletişim bölümünden bildirirseniz, gerekli işlemler yapılacaktır. Bu site, telif hakları Copyright ©2000 - 2011, Jelsoft Enterprises Ltd'e ait olan vBulletin® scripti ile tasarlandı ve kodlandı. Ayrıca sitemiz extra Php ve Ajax -jQ- ile güçlendirildi. Arama motoru optimizasyonu ise, vBSEO kullanılarak yapılmıştır.

Search Engine Friendly URLs by vBSEO 3.6.0 PL2