Sponsor Reklamlar


Eğitici - Bilgilendirici Hikayeler

 Yaşam Katagorisinde ve  Hayata Dair Forumunda Bulunan  Eğitici - Bilgilendirici Hikayeler Konusunu Görüntülemektesiniz.=>...

 
Seçenekler
Alt 4 Hafta önce   #1
Serdar Yıldırım
Avatar mevcut degil.
Üye
Üye
Üyelik tarihi: Oct 2010
Nereden: Bursa
Mesajlar: 49
Rep Puani : 10
Smile Eğitici - Bilgilendirici Hikayeler


KILAVUZU KARGA OLANLAR

Küçük bir kasabada Şevket adında on iki yaşında bir çocuk yaşıyordu. Şevket bir gün evlerinin tavan arasındaki eski sandık içinde bir harita buldu. Haritada o kasaba ve civardaki köyler, kasabalar vardı. Hangi köyden veya kasabadan çıkarsan çık, yolun hep bir mağaraya varıyordu. Mağarada otuz metre ilerledikten sonra çeşitli galeriler, dehlizler ayrılıyor, fakat hangisine girersen gir yolun bir kapıya varıyordu. Altın kapıya…

Eee, tabii canım, altın kapı da altından bir anahtarla açılıyordu. Altın anahtarla altın kapıyı açınca önüne boydan boya çimenlik, çiçeklik, yemyeşil, günlük güneşlik mutluluk vadisi çıkıyordu. Mutluluk vadisinde geziyordun, dolaşıyordun, ağaçlardan türlü meyveler yiyordun, pınardan su içiyordun ve canın ne zaman sıkılırsa, ne zaman istersen, geldiğin yoldan geriye dönüp evine, işine gidiyordun. Canın istediği zaman da yolu biliyorsun tekrar mutluluk vadisine geliyorsun.

Haritanın kenarında yuvarlak içine alınmış bazı notlar var. İşte bu notlardan birinde, kılavuz olarak yanına mutlaka bir karga alman gerekir. Eğer yanına kılavuz karga almazsan dönüp dolaşıp evine döneceğin yazılı. Şevket, annesine, babasına durumu anlattı, haritayı gösterdi. Fakat onlar, kılavuzu karga olanın dediler, peh mutluluğun vadisi mi olurmuş, haritayı at sobaya yak dediler. Şevket mutluluk vadisine gitmek, orayı görmek istiyordu. Ertesi gün komşu çocukları Reşat ile Meserret’e haritayı gösterdi ve gelin arkadaşlar, mutluluk vadisine gidelim dedi. Reşat ile Meserret, Şevket’in bu güzel teklifini kabul edip yola çıktılar. Haritada yazıldığı üzere önce kılavuz kargayı bulacak ve karganın kılavuzluğunda mutluluk vadisine gideceklerdi. Şevket ortada, Reşat solunda, Meserret sağında kol kola girerek kararlı olarak yürüdüler.

Şevket, Reşat ve Meserret kasabanın dışında büyük bir çınar gördüler. Çınar varsa üstünde sürüyle karga vardır, dediler. Üç arkadaş çınarın yanına gelip de kafalarını yukarı kaldırıp baktıklarında dalın birine oturmuş onlara bakan kargadan başka karga olmadığını gördüler, yani çınarda bir karga vardı. Şevket hemen toparlanıp şöyle dedi: “ Ah karga vah karga, biraz bana bak karga, diye dur sen gak karga, bizi peşine tak karga, mutluluk vadisine götür karga. İşte haritamız karga, mutluluk hakkımız sayın ve çok değerli karga. “

Karga önce gak dedi, sonra gak gak dedi, sonra guk dedi. Sonra ne mi dedi? İşte dedikleri: “ Bakın ben palavrayı sevmem. Doğru oturur doğru konuşurum. Kendi zararıma bile olsa gerçekleri söylerim. Yalanı, talanı, alanı, çalanı, kıranı, bağıranı sevmem. Böylelerine mikroskopla baksam görmem, görmekte istemem. Yanlarına sokulmam. Hele hele kavga.. Benim adım karga ama ben kavgadan hoşlanmam. Şimdi siz söyleyin bakalım çocuklar, kavga eder misiniz? “ Şevket bir adım ileri çıktı. Tabii ederiz, dedi. Bunun üzerine karga: “ Nee, dedi, eder misiniz? “ Şevket: “ Tabii ederiz, dedi, biz kavgadan nefret ederiz. “

Karga: “ Öyle söylesene çocuk, az daha yüreğime indirecektin. Çocuklar kavga etmezler diye biliyorum ben. Bir daha böyle şaka-şuka yapma. Şimdi, gelem yanına bakam da amanın haritaya, nerelerden gidip nerelerden geçesiniz. Varalım mutluluk vadisine amanın doldurun ceplerinize mutlulukları da dağıtıverin insanlara. Kalmasın beya, dünyada mutsuz insan. “

Yolda giderken Şevket kargaya bu kılavuzluk işi için ne kadar para istediğini sordu. Yanında sadece 50 kuruşunun olduğunu, eğer evet derse iki de takla atacağını söyledi. Bunun üzerine karga, böyle bir şeyi söylememiş olarak kabul edeceğini, kendisinin şimdiye kadar paraya teslim olmadığını ve mutluluğun parayla satın alınamayacağını belirtti. “ Ben insanları çok iyi tanırım, Şevket. Onları yıllardır gözlemliyorum. Örneğin, sizin kasabada bakkala gidip, ver bakalım şuradan iki kilo mutluluk, diyen müşteri gördün mü? İyi niyet, başkalarının hakkına saygı ve kavgadan, gürültüden uzak kalmak, bunları bilmek ve uygulamak insanların mutlu olmalarını sağlayacaktır. “

Daha sonra karga, Şevket, Reşat ve Meserret’i mutluluk vadisine götürdü. Ooh, ne güzeldi canım burası, çocuklar vardı, gençler, büyükler, yaşlılar vardı. Onlar neşe içinde, güle-oynaya vakit geçiriyorlardı. Aman da şunlara bakın kurtla kuzu elele, arkadaş olmuşlar. Aslan, ceylanla kardeş olmuş. Kuş, arı, kelebek dost olmuş, kaplan maymuna post olmuş. Var mı onların mutluluğunu gölgeleyecek bir fikir cücesi.




AVCI MEHMET ‘İN KURŞUNU

Avcı Mehmet gökyüzünde uçmakta olan bir şahin görünce tüfeğini doğrulttu, nişan aldı ve tetiğe bastı. Namludan fırlayan kurşun şahine yöneldi. Aradaki yüz metrelik uzaklığı bir çırpıda aşıp onun gövdesine saplanırdı, çünkü Avcı Mehmet hiç kaçırmazdı. Kurşun gözlerini açtı, şahini gördü, ona acıdı. Öyle ya neden durup dururken bir can alsındı. Neden durup dururken öldürmek ihtiyacı hissetsindi. Şahinin kendisine bir zararı dokunmamıştı.

Çok hızlı uçuyordu canım bu şahin. Sanki birisi tarafından kovalanıyormuş gibi. Kurşun gözlerini şahinin gerisine kaydırdı. İşte o zaman bir kırlangıçla bir kartalın şahinin peşi sıra uçmakta olduklarını gördü. Kartal kırlangıcı kovalıyor olsa şahin kırlangıçtan niye kaçsındı? Kartal hem kırlangıcı hem de şahini kovalıyor olsa niye kırlangıçla şahin aynı hat üzerinde uçuyordu, biri bir yana diğeri öbür yana kaçar, böylelikle kartal sadece birini kovalamak zorunda kalırdı.

Kurşun onların yarıştıklarını düşündü. Doğruydu bu. Aylarca süren seçmelerden sonra üç yüz civarındaki uçan yaratıktan en iyi dereceleri yapan on tanesi finale kalmıştı. Bugün yapılan final yarışmasıyla şampiyon belirlenecekti. Yüz kilometrelik yarışın yarıya yakın kısmını kırlangıç önde götürmesine karşın, şahine geçilmiş, yine de şahini geçmek için yoğun çaba sarf ediyordu. Yarış beş kilometre ilerdeki dağlarda son bulacaktı. Dağlarda binlerce uçan yaratık yarışın sonucunu merakla bekliyordu.

Bırak şahin şampiyon olsun. O, ne zamandır bu yarışa hazırlanmıştı. Az sıkıntı çekmemişti bugün için, az ter dökmemişti bugün için, bu yarış için, birincilik için. Onu da sevenler var, onu da bekleyenler var. Ümitleri kırma. Şahine yol ver geçsin gitsin, şampiyon olsun. Kurşunun şahini gördükten sonra saniyenin onda biri kadar süren bocalaması aniden kesin kararlılığa dönüştü ve hedefine bir metre kala geniş bir kavis çizerek ilerdeki ağaçların arasına düştü. Yarışın sonunda, şahin birinci oldu. Kırlangıç ikinci, kartal üçüncü sırada yer aldı. Onlar birbirlerini tebrik etmeyi unutmadılar. Aylar sonra oralardan geçmekte olan izci gurubundaki bir çocuk izci kurşunu yerde görüp cebine attı. Evine döndüğünde kurşunu temizledi ve odasındaki komodinin içine koydu. Odaya her girişinde kurşunun sevgiyle gülümsediğini görüyordu. Kurşun iyilik yapmış, iyilik bulmuştu. Mutluydu.




CANI SIKILAN FİL

“ Karşı yoldan bir insan geliyor. Ama ne hızlı. Koşuyor mu? Hayır koşmuyor. Dur bakayım, bir şeye binmiş. Acaba o şeyin adı ne? Biraz hızlanıp yetişeyim şuna. “
“ Hey, insan nasılsın? “
“ İyiyim, sağ ol fil. Sen nasılsın? “
“ Ben de iyiyim. Sen neyin üstündesin şimdi? “
“ Bu mu? Bisiklet canım. İki tekerlekli bisiklet. “
“ İki tekerlekli bisiklet mi? “
“ Evet. “
“ Hayatımda ilk defa görüyorum böyle bir şey. Herneyse. Ben sana ne soracaktım ya. Hah buldum. Canım çok sıkılıyor, ne yapayım? “
“ Canın mı sıkılıyor? O zaman bisiklete bin, rahatlarsın. “
“ Bisiklete mi bineyim? Beni taşımaz ki bisiklet. “
“ Sen de taşıyanını bul. “
“ Nerden bulayım? “
“ Bul bir yerden. “
“ Bulamazsam. “
“ Bulamazsan, seni taşıyacak kocaman bir bisiklet yap. İşim acele, haydi, bana müsaade. “

Adam bisikletle giderken, fil de, koşar adım ters yöne gitmeye başladı. Ama fil arada bir durup adamın arkasından baktı. Düşündü.
“ İnsana canım sıkılıyor dedim, bisiklete bin dedi. Rahatlarmışım. Acaba canı sıkıldığı için mi bisiklete biniyor? Tüh, keşke sorsaydım. Şuna bak, ne hızlı gidiyor. Sahi iki tekerleğin üstünde nasıl dengede duruyor, düşmüyor, hayret!..”

Fil bisikletli adama yetişti:
“ Şey, canın sıkıldığı için mi bisiklete biniyorsun? “
“ Peşimden geleceğini anlamıştım. Sen çok meraklı bir filsin. Evet, canım sıkıldı, şöyle bir tur atayım dedim. Bisiklete binmek can sıkıntısına iyi gelir. Sana boşuna mı öğüt verdim? “
“ Peki, iki tekerleğin üstünde nasıl dengede duruyorsun? “
“ Alışkanlık meselesi. Bine-ine alışıyor insan. Öğrenirken biraz zorlandım ama sonra alıştım. Şimdi basit geliyor. “
“ Ben de alışabilir miyim dersin bisiklete binmeye? “
“ Sen önce bir bisiklet sahibi ol, daha sonra bana o soruyu sor. “
“ Bisiklet su üstünde gider mi? “
“ Hayır, ne üstünde, ne altında gitmez. “
“ Uçar mı? “
“ Hayır uçmaz. “
“ O zaman ne yapar? “
“ Kaçar. “
“ Nasıl? “
“ İşte bak böyle. Sakın peşimden gelme.”
Bisikletli adam, hızını artırıp uzaklaşıp giderken, fil, adamın arkasından bakakaldı.




TÜRK PALYAÇOSU NİHAT

Bir palyaço varmış. Adı Nihat’mış. Sirkte sahneye çıkarmış. Kendine özgü konuşması ve hareketleriyle seyircilere neşeli dakikalar yaşatırmış. Palyaço Nihat sahne dışı yaşamında konuşkan biri değilmiş. İçine kapanıkmış, kendi halinde bir yaşam sürermiş. Mutsuzmuş palyaço, kederliymiş. İstermiş evi olsun, karısı, çocukları olsun, ama olmamış işte. Gençken tanıştığı kızlara bir türlü ısınamamış, çok istemesine karşın, evlenememiş.

Palyaço sahneye çıkarken maske taktığı için arkadaşlarından bile onun palyaço olduğunu bilmeyenler varmış. Palyaço bazı arkadaşlarını seyirciler arasında görüyor ve onların kendisini alkışlamalarından mutluluk duyuyormuş. Ama o sahne dışı yaşam var ya yani normalde yaşanan hayat, halkın yüzde doksan sekizinin yaşadığı hayat, palyaçonun ilgisini çekiyormuş.

“ Keşke bu işin içine girmeseydim, diye düşünüyormuş. Keşke palyaço olmasaydım. Neyine gerek senin palyaçoluk, neyine gerek senin sanatçılık. Herkes gibi yaşa, bırak palyaçoluğu. Sanki palyaçoluktan para kazanıyorsun, boş ver kazanmayı, bazen giydiğin elbiseler ve sahne dekoru için cebinden para ödüyorsun. Hani gündüz dükkâncılık yapmasan gece sirkte zaten sahneye çıkamazsın. Oradan kazandığın buraya aktarılıyor ki, palyaço başarılı oluyor. Yoksa her gece aynı elbiseyi giy, hep aynı dekor önünde oyun oyna, bırak alkışı seni seyretmeye gelecek seyirci bulamazsın. “

Palyaço bir gün yakın arkadaşlarından birine bu düşüncesini açıklamış. Bunun üzerine Çetin şunları söylemiş: “ Sen sahne masrafının çoğunu kendi cebinden karşılamasan patron seni kovar. Dünya çapında palyaçosun, büyük sanatçısın ama nedeni bilinmez, patron seni mutlaka kıskanıyordur. İnan bana sahnede aldığın alkış azalınca en büyük darbeyi patron vuracaktır. Beline ilk tekmeyi patron indirecektir. Bak biz arkadaşız ama ben bile seni bazen kıskanıyorum. “

“ Patronun bana ilk tekmeyi vurduğunu varsayalım. İkinci tekme senden mi gelecek? “

“ Yok, be Nihat, benim sana tekme falan vuracağım yok. Patron da vuramaz, çünkü tekme vurmaya hazırlanırken kendini yerde bulur. Sen akıl almaz bir zekâya sahipsin, Nihat. Ondan bir saniye önce davranırsın. Palyaçoluğu bırakıp da zekânı köreltme. “

Çetin’in sözleri palyaçoyu sevindirmişti. Maskesiz yüzüne tatlı bir gülümseme yayıldı. Yeni sahne dekoru yaptırmıştı. Borcu vardı. Para lazımdı. Acaba istese Çetin verir miydi?

“ Çetin, paraya ihtiyacım var. Bana borç verir misin? “ diye sordu.

Çetin cebinden bir tomar para çıkarıp palyaçoya verdi. Palyaço Nihat, Çetin’in verdiği parayı aldı. Sanata ve sanatçıya maddi ve manevi yönden destek olan iyi insanlar olmasa sanat da olmazdı, sanatçı da olmazdı. Palyaço Nihat, o gece sirkte sahneye çıkınca ön sırada oturanlardan birinin Çetin olduğunu gördü. Palyaço Nihat, sahnede takla atarken, komik şeyler anlatıp seyircileri güldürürken, Çetin’in oyunun sonlarına doğru hüngür hüngür ağladığını fark edemedi.



RALLİ ARABASI

Caddenin kenarındaki boş arsanın birinde eski bir taksi duruyordu. Plakası sökülmüş, boyası dökülmüş, direksiyonu küflenmiş, koltukları deşilmiş. Caddeden gelip geçenlerden bazıları bu arabayı görüp dalgasını geçerdi.
“ Şu araba yepyeni alsana.”
“ Bedavaya verseler almam. “
Hey gidi günler hey! Yıllar önce acenteydi. Fabrikadan yeni çıkmıştı. Bir oto galerisine getirildi ama çok beklemedi. Hemen ertesi gün rallici bir genç tarafından satın alındı. Rallici gençti ama ustaydı. Bileği direksiyona, ayağı gaz pedalına tam uyum sağlamıştı. Arabanın bazı yerlerinde değişiklikler yaptı, bir de modifiye yaptırdı ki arabaya, görenlerin ağzı açık kaldı. Gökkuşağının yedi rengi hâkimdi arabanın dış görünümüne.

Rallici genç bir süre antrenman yaptı arabasıyla yolda, dağda, bayırda. Arkadaşlarına iyi bu araba, güzel iş yapacağım bu arabayla diyordu. O şehirdeki orta çapta bir yarışa girdi rallici genç ve sonuç zafer. Birinciliğin peşinden bir şirket sponsorluğu üstüne aldı, bütün masrafları karşılayacaktı. Şirket arabanın çeşitli yerlerine reklâm yazıları yazdırdı. Aksesuarlar yenilendi. Lastikler değişti. Motorun gücü büyük yarışlar için yeterli değildi. Motor da değişti ama araba yine bizim araba. Rallici genç bu arabayla o ülkede pek çok yarış kazandı. Uluslar arası yarışlara girmek için kolları sıvarken şirket ona dış ülkeden bir araba getirdi ve şart koştu: Artık yeni arabayla yarışacaktı. Rallici genç gözyaşları içinde bizim arabayı evin garajına çekti ve yeni arabasıyla yurtdışına gitti. Birliktelikleri sadece fotoğraflarda asılı kalacaktı.

Aylar sonra gencin ailesi bizim arabayı sattı. Araba garajda dura dura küflenecekti. Satın alan da ralliciydi ama zevk için yarışa giriyordu. Bizim araba zor durumdaydı. Aylardır garajda kapalı kalmıştı. Bırak yarışı bir kez olsun yollarda tur atmamıştı. İyi bir bakım devresi ve kısa bir antrenman sürecinden sonra girdiği ilk yarışını zor da olsa bitirdi. 25 arabadan yarışı tamamlayan 14 araba vardı ve bizim araba 12. oldu. Yarışı tamamlamayı başaran arabasını bol bol öptü sürücüsü. Daha sonra pek çok yarışa giren ve hiç yolda kalmayan bizim araba birkaç şehrin bir araya gelmesiyle oluşan bir bölge yarışını 3. olarak tamamlayınca her tarafı çiçeklerle süslendi. Aradan zaman geçiyor, modeller değişiyor, çekişi kuvvetli arabalar piyasaya çıkıyor ve yarışlara giriyordu. Bu etkilemedi bizim arabayı da, sürücüsü mimardı ve bir baraj yapımı için görevlendirilince ibre tersine dönmeye başladı. Yaşam kalitesi hızla düştü. Önce bir seyyar gömlekçiye satıldı. Birkaç yıl sonra da bu caddenin kenarındaki arsaya atıldı.

SON
Sponsor Reklamlar

Serdar Yıldırım isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alinti
Alt 4 Hafta önce   #2
Serdar Yıldırım
Avatar mevcut degil.
Üye
Üye
Üyelik tarihi: Oct 2010
Nereden: Bursa
Mesajlar: 49
Rep Puani : 10
Standart Cevap: Eğitici - Bilgilendirici Hikayeler


ÇÖP TENEKESİ

Ben bir çöp tenekesiyim
Çöpü bana at sevineyim
Yerde bir tek çöp göreyim
İster misiniz üzüleyim

Benim adım çöp tenekesi
Kulağını aç duy bu sesi
Yerleri temiz tutmaya
Davet ederim herkesi

İşte yeni bir gün başlıyor. Bugün yine güzel bir gün olacağa benzer. Her taraf pırıl pırıl, her taraf yemyeşil. Ben parkın ortasında bulunan büyük bir havuzun yanında bulunuyorum. Yan tarafımda oturacak yerler var. Daha ilerde ağaçlar var, çiçekler var, çocuklar için salıncaklar var. Tanıtım için bu kadarı yeterli herhalde. Ben bir çöp tenekesiyim.

Şu an sabahın erken saatleri olduğu için parkta kimse yok. Birkaç saat sonra çocuklar bu parka gelmeye başlarlar. Bir ay oluyor, okullar kapanalı, yaz tatili başlayalı. O günden bu yana park gündüzleri hiç boş kalmadı. Bu böyle iki ay devam eder, eylül ayında okullar açılınca park yine tenhalaşır. Bu parka oyun oynamak için, salıncaklarda sallanmak için gelen çocuklar kavga etmezler, iyi geçinirler. Zaten kavga etmek için bir neden yok ki canım. Park çocuklar neşeli vakit geçirsinler, eğlensinler diye yapılır. Ben çocukların kavga etmeleri için park yapıldığını hiç duymadım. Kardeş kardeş, güzel güzel geçinin çocuklar. Birbirinize kötü söz söylemeyin. Daima iyi ilişkiler kurun. Davranışlarınızda samimi olun. Bakın o zaman her şey ne kadar güzel olacak. Hayatınız bir tat, bir anlam kazanacak. Eğer şimdiden iyi bir çocuk olmak için çaba sarf ederseniz, büyüdüğünüz zaman iyi bir insan olacaksınız demektir. İyi insan, terbiyeli, faziletli, güzel ahlaklı insandır. Bu parka gelen çocukların evde, okulda, sokakta aynen buradaki gibi iyi birer çocuk olduklarına yürekten inanıyorum.

Ben düşünceye daldım mıydı zamanın nasıl geçtiğinin farkına varamam. Şu şöyleydi, bu böyleydi diye düşünürken bir de bakarım aradan saatler geçmiş. İşte canlarım, ciğerlerim gelmeye başladılar. Aman, hem de üç tane. Üç tane tombik. Gelin çocuklar gelin, gelin de sallanın salıncaklarda, özgürce sallanın, kimse size karışamaz burada, çünkü bu park sizin, buranın sahibi sizlersiniz. Çöp tenekesi böyle düşünürken aniden düşüncesi yarıda kaldı. Bunun nedeni neydi? Çocuklar ellerinde bisküvi olduğu halde çöp tenekesinin yanından geçerken en küçük çocuk bisküvi ambalajını yere atıverdi. Bu durum çöp tenekesinin şaşırmasına neden olmuştu. Şaşkınlığı geçmeden düşüncesinde bir soru işareti beliriverdi. Tahminen on yaşlarındaki diğer iki çocuk nasıl bir davranış biçimi göstereceklerdi? Büyük çocuklardan biri çöp tenekesini fazla merakta bırakmadı ve ambalajı yerden alıp küçük çocuğu incitmemeye, gururunu kırmamaya özen göstererek:

“ Canım kardeşim, eğer biz yerleri temiz tutmak için çaba sarf etmezsek sonra her taraf çöpten geçilmez olur. Bunun zararı yine bizedir. Çevremizin temiz olmasını istiyorsak çöpleri yere değil, çöp tenekesine atmalıyız. İşte, bak böyle “ dedikten sonra ambalajı çöp tenekesine attı. Büyük çocuğun olası davranış biçimlerinden en iyisini göstererek ambalajı yerden alıp çöp tenekesine atması takdir edilmesi gereken bir hareketti. Hele hele kardeşini son derece nazik bir şekilde uyarması, kelimelerle anlatılamayacak güzellikteydi. Çocuklar, salıncakların bulunduğu tarafa doğru giderlerken, çöp tenekesi olanlar hakkında ne düşünüyordu? Dilerseniz bunu öğrenelim.

“ Kızmadım canım, hiç kızmadım. Ben küçük çocuğa sahiden de hiç kızmadım. Bilemedi, bisküvilerini yemek isterken, ambalajı ne yapacağını bilemedi. Ambalajı yere atıverdi işte. O daha çok küçük, aklı ermiyor onun daha. Öğrenecek, çöpleri yere değil de çöp tenekesine atması gerektiğini öğrenecek. Yoksa beni üzmek isteyeceğini hiç sanmıyorum. “



KEDİ

Ormandaki araba galerisi son günlerde yoğun bir ziyaretçi akınına uğruyordu. Tüm orman hayvanları galerideki arabaları görebilmek için birbirleriyle yarış halindeydiler. Rengarenk, gıcır gıcır, son model arabalar ziyaretçilerin gözlerinin içine bakıyor ve beni alın, beni alın diye haykırıyorlardı sanki. Kim istemezdi ki, son model bir arabası olsun, binsin içine, geçsin direksiyon başına, yürütsün arabayı, baksın keyfine, yaşasın hayatını. Fakat bu o kadar kolay değildi. Geçinilebilecek gibi varsayılan bir aylık kazanç 100 kredi iken, en ucuzu 3.000 kredi olan bu arabalardan bir tane edinebilmek için, tam iki buçuk yıllık birikim gerekirdi, hiç kredi harcamamacasına.

İş bilenin, kılıç kuşananın, kredi kazananındı. Çok kazanan çok harcamalıydı ki, kazandığını fark edebilsin, başkalarına fark ettirebilsin. Genç tüccar Sarman, sağ ve solunda yürüyen iki arkadaşıyla birlikte hışımla galeri kapısından içeri girdi. Girer girmez de zınk diye duruverdi. Sağına, soluna bakındı. Bu ne kalabalıktı böyle? Şu kalabalığın kaçta kaçı bir araba alabilirdi kendine? Taş çatlasa yarısı desen öteki yarımın ne işi vardı burada? Panayır değildi ki burası, adı üstünde araba galerisi. Giyinirdin, kuşanırdın, koyardın kredileri ceplerine, gelirdin, seçerdin arabanı, sayardın kredileri, biner arabana, basardın gaza, çeker giderdin. Seyirlik değildi ki arabalar, alımlıktı. Gidip sorsunlardı bakalım galerinin sahibine, arkadaş, sen bu arabaları seyredilsin diye mi yoksa alınsın diye mi getirip koydun buraya? Bakalım ne diyecekti galerinin sahibi onlara.

İki candan arkadaş Tilki ile Kurt da methini çok duydukları bu araba galerisine gelmişler, son model arabaları seyrediyorlardı. Amaçları eğlence olsun şöyle bir gezip gideceklerdi. Bir aralık Tilki, arkadaşına;

“ Şu lacivert arabayı alsana kendine. Al koy evinin önüne. Herkes, Kurt ne zenginmiş de haberimiz yokmuş desin. “ deyince, Kurt da;

“ Al demesi kolay da o kadar krediyi ben nereden bulayım? Baksana fiyatı 30.000 kredi diye yazıyor.Galerinin en pahalı arabası bu lacivert arabaymış. Hem sen bana, şu araba tam sana göre, aman, bu arabayı kaçırma deyip duracağına kendin alsana bir araba.”diye çıkıştı Tilkiye.

Tilki ile Kurt lacivert arabaya imrenerek bakıp konuşmalarını sürdürürken, Sarman da, iki arkadaşıyla galerideki arabaları gözden geçiriyor, fakat hiçbirini beğenmiyordu. Lacivert arabanın önüne geldiklerinde Sarman, şöyle bir göz ucuyla arabanın üzerindeki etikete baktı. Fiyatı: 30.000 kredi. Daha sonra bakışlarını etiketten ayırarak arabayı incelemeye başladı. Rengi lacivert, modeli alışılmamış, görünüşü kusursuz, lastikler kırmızı…Sarman, bayıldı arabaya bayıldı.Kırmızı lastikli araba tam bana göre diye düşündü. Sağında duran arkadaşına;

“ Sen hiç şimdiye kadar kırmızı lastikli, lacivert bir arabaya binmiş miydin? “ diye sordu.

Arkadaşı:

“ Demek bunu alıyorsun..” dedi. “ Böyle bir arabaya hiç binmemiştim. Bundan sonra bol bol bineceğiz desene. “ Sarman arkadaşının sözlerine gülümsedikten sonra arabanın yanındaki görevlinin yanına gitti. Görevliden arabanın iç donanımı ve çalışma sistemi ile ilgili bilgileri alan Sarman, gerekli evrakları imzalayıp, alım-satım işlemlerini de tamamladıktan sonra, iki arkadaşıyla birlikte galerinin dış kapısı önüne çıkıp arabasının getirilmesini beklemeye başladı. Az sonra araba arka kapıdan çıkarılıp ön kapı önüne getirildi ve yeni sahibine yani Sarman’ a teslim edildi. Sarman direksiyona geçtikten iki arkadaşı da arka koltuklara oturduktan sonra araba öyle bir kalkış kalktı ki, galerinin önünde bu çok pahalı arabayı ve sahibini seyre dalan meraklıların neredeyse kulaklarının zarı patlayacaktı. Efendim, böyle de kalkış olur muydu? Bu gürültü de neyin nesiydi? Ne lüzumu vardı bilmem kaçıncı vitese takıp kalkışın? Bak ne güzel gelmişsin, arabayı almışsın. Bin git işte arabana adam gibi. Seyredenler de bravo desinler, alkış tutsunlar peşinden..Onca gürültünün, ortalığı simsiyah egzoz dumanı ile kirletmenin, güzelim yolları kırmızı lastiklerinle çizdirmenin zararından başka kime ne faydası olacaktı ki? Bu çirkin davranışın açıklamasını, bırak Sarman’ı, çok değişken fikirler üreten, son derece zeki, süper bir beyin yapısına sahip biri bile yapamazdı; kesinlikle açıklaması yoktu.

Tilki ile Kurt da oradaydılar. Araba uzaklaştıktan, ortalık tenhalaştıktan sonra, Tilki işi serine vurdu:

“ Öyle böyle aldılar arabayı gittiler. Şimdi gönlünden geçeni dilin söylesin. İstemez miydin bu lacivert arabanın sahibinin sen olmasını? Kurulurdun direksiyon başına, hafiften köklerdin gazı, çatlatırdın dostu düşmanı..”

Bunun üzerine Kurt:

“ Arabanın benim olmasını isterdim istemesine de, ben hayatta böylesine hızlı gitmezdim. Ağır ağır, göstere göstere sürerdim arabayı. Camı da açardım, püfür püfür esen rüzgar altında. Ooh, gel keyfim gel…” diyerek gevrek gevrek güldü.

SON



KARAGÖZ İLE HACİVAT: MİRAS

Karagöz’e Mısır’daki amcasından bir sandık altın miras kalır. Bunun üzerine Karagöz yakın arkadaşı Hacivat ile beraber bir ticaret gemisine binip Mısır’a giderler. Miras işlemlerini hallettikten sonra yine bir ticaret gemisine binip geri dönerler. Ama Marmara Denizi’nde kürekçilerin isyanı sırasında su alan gemiden yolcular kayıklara binerek kurtulurlar.

Karagöz ile Hacivat altın dolu sandıkla Mudanya kıyılarına, bindikleri kayıkla ulaşırlar ama sahilde konuşmaya daldıklarından iskeleye iyi bağlamadıkları kayık dalgalara kapılır ve gözden kaybolur. Daha sonra bir at arabasına binerler ve Bursa’daki evlerine dönerler. Bırak bir sandık altını ceplerindeki para da bitmiştir. İş bulup çalışarak para kazanmaları gereklidir ama nasıl bir iş? Onlar aralarında bu konuyu konuşurken tatlı bir sohbete dalarlar. Giderek sohbet koyulaşır, şakalaşmalar artar.

Karagöz: “ Sence nasıl bir iş tutayım Hacivat. Ama tutacağım iş de az emek harcayıp çok para kazanayım. “

Hacivat: “ Öyle iş olmaz Karagözüm. Ne demek az emek çok yemek. Az emek az yemek. “

Karagöz: “ Sen de amma yaptın be Hacıcavcav. Bana az yemek vere vere açlığa mı alıştıracaksın. Biraz insaflı olsan da tabağımı dolmayla doldursan. Pek severim dolmanın yanına köfteyi, ondan sonra pilavı ve şamtatlıyı. “

Hacivat: “ Bu kadar yeter mi Karagözüm? İstersen nohuttan, musakkadan, makarnadan ve cacıktan da alsan.”

Karagöz: “ Onları sen ye Hacıcavcav. Benim istediklerimden ikişer porsiyon olsaydı, o yemeklerden birazı sabaha kalsaydı, ne güzel olurdu. “

Hacivat: “ Tamam Karagözüm, bu istediklerin olur olmasına da, çok çalışırsan, çok kazanırsan, bu yemeklerden yersin. “

Karagöz: “ Ahh. Ah. Keşke kayığı iyi bağlasaydık ve altınlar kaybolmasaydı. Altınları bozdurur bozdurur harcar, yer içerdik. Keyifli bir hayat sürerdik. “

SON


5. Sınıf Türkçe Kitabı
Üç Renk Yayınevi
Soru Bankası
Yayın Yılı: 2015
Sayfa: 168
Sponsor Reklamlar

Serdar Yıldırım isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alinti
Alt 4 Hafta önce   #3
Serdar Yıldırım
Avatar mevcut degil.
Üye
Üye
Üyelik tarihi: Oct 2010
Nereden: Bursa
Mesajlar: 49
Rep Puani : 10
Standart Cevap: Eğitici - Bilgilendirici Hikayeler


AĞLAYAN AĞAÇ

Bir bahçenin ortasındaydı, her zaman neşeliydi, güler yüzlüydü. Bahçedeki ağaçlara kendi uydurduğu masalları anlatırdı. Böylece aradan uzun yıllar geçti. Eski evler yıkılıp apartmanlar yapılmaya başladı. Bahçe asfalt yol oldu, ne dut ağacı kaldı, ne erik, ne armut ağacı.. Hepsi birer birer kesildi. Sadece çınar ağacı kaldı, kabak gibi, yol ortasında. Ara sokaktı orası tek-tük araba geçerdi ama huzursuzdu çınar ağacı. Dostu yoktu, arkadaşı yoktu, masal anlatsa dinleyeni yoktu.

Günlerden bir gün minik kuş dalları arasına yuva yapınca keyiflendi ağlayan ağaç. Minik kuşa bol bol masal anlattı, minik kuş da hep dinledi ve öyle bir an geldi ki, minik kuş da masal anlatmaya başladı. Minik kuşun uydurduğu masalları dinleyen ağlayan ağaç, ondan hiç ayrılmamayı diledi. Kargalar rahat vermediler minik kuşa, gelip gidip rahatsız ettiler, yuvasını bozdular.

Ağlayan ağacın, sen onlara aldırma, bu işi bana bırak, demesi boşuna oldu. Çekip gidince minik kuş, ağlayan ağaç yine yalnız kaldı. Ama o bu defa bir şeylere karşı çıkacak ve ağlamayı bırakıp gülmeye bakacaktı. Gülmek içinse tek yol yürüyüp gitmekti. Önce topraktan kurtulacaktı. Toprak onu tutuyordu, yürümesini engelliyordu. Toprakla tüm ilişkisini kesti. Bunun üzerine toprak küsünce ağlayan ağaç rahatladı. Köklerini bir araya toplayıp bir gece onları sabaha kadar yoğurdu ve şekil verdi. Artık iki ayağı vardı ve güçlü iki ayak, onu minik kuşuna kavuşturabilirdi.

Bir gece, ağlayan ağaç yola çıktı. Tenha sokaklarda olabildiğince ses çıkarmamaya özen gösterdi ama fark edildi. Fark eden 1.80 bilemedin 1.90 boyundaki bir insandı; sen 1.90 boyundaki insan olsan yorgun-argın evine dönerken önüne yedi katlı apartman boyunda bir çınar ağacı çıksa ne yapardın? Sonunda ağlayan ağaç minik kuşuna kavuştu. Minik kuş ağlayan ağacın geldiğini görünce yuvasını kurduğu ceviz ağacından havalanıp ağlayan ağacın bir dalına kondu, sonra hop bu dala, hop şu dala. Sevincinden yerinde duramadı. Onlar, sabaha kadar tam on saat çene patlattılar.

Ağlayan ağaç anlatıyor, minik kuş dinliyor; minik kuş anlatıyor, ağlayan ağaç dinliyordu. Garanti dedikodu yapıyorlar diye düşünüyorsunuz değil mi? Hayır, onlar dedikodu değil, felsefe yapıyorlardı. Felsefe yapmak bambaşka bir şeydi: Önce kötü düşünceler bir yana bırakılırdı. Hep iyiyi düşünecektin. Uzayı anlat, gezegenleri anlat, yakına gel dünyayı anlat, dünyanın geçmişini, bugününü, geleceğini anlat. İstersen hedef küçült bir çiçeği anlat, çiçek nasıl özümleme yapar, bunun sebebi nedir, özümleme yapamayan bir çiçek ne olur, çiçekler neden geceleri karbondioksit gazı salarlar, oksijen canlılara yaşam sunar da karbondioksit neden zararlıdır? İnanın böyle binlerce konu varken, konudan konuya atlamak varken, bir yerde bir şeylere ulaşmak varken, felsefe yapmak varken, hep iyiye ulaşmak varken..Bırakın artık şu dedikoduyu.

Ağlayan ağaç eski yerine dönünce minik kuş ceviz ağacıyla itişip kakışmaya başladı. Minik kuş ceviz ağacına ters gelmişti, çünkü minik kuş iyi bir kuştu ve ceviz ağacı kötü bir ağaçtı. Minik kuş bir sağ, bir de sol çalım atarak ceviz ağacını sindirdi. Sonraki günlerde bazen ağlayan ağaç yürüdü geldi, bazen minik kuş uçtu geldi. Onlar bu bir araya gelmelerde zamanla hep iyiye ulaştılar ve elde ettikleri doğruları değerlendirerek mutlak doğru arayışı içine girdiler.




UZUNKULAK İLE KELEBEK

Uzunkulak sabahın erken saatlerinde köyden ayrılmış, otlamak için meraya gidiyordu. Şöyle bir kafasını kaldırıp havayı kokladı. Gün, güzel ve güneşli geçeceğe benziyordu. Etrafına bakınıp dururken yavaşladığını fark etti. Şimdi eğlence zamanı değildi. Karnı çok acıkmıştı. Adımlarını sıklaştırıp hızını artırırken düşüncelere daldı:

“ Şu dünyada dertten, kederden uzak yaşamak ne kadar güzel.
İki-üç günde bir de olsa kırlarda özgürce koşmak ne kadar güzel.
Ne kadar güzel kuru samandan bıkınca taze ot yiyebilmek.
Ne mutlu bana ki, ben bu kadar şanslı olduğum için. “

Uzunkulak meraya varınca taze ot yemeye başladı. Uzun süre ot yedikten ve karnını iyice doyurduktan sonra gölgelik bir yere uzandı. Bakışlarıyla etrafı kolaçan etti. Her şey ne kadar güzeldi. Sanki bütün bu güzellikler hayatın bir tat, bir anlam kazanması için yaratılmıştı. Fakat sadece bu güzelliklerin var olduğunu bilmek yetmezdi.

“ Gelip görmeli buraları “ diye düşündü Uzunkulak, “ hem de sık sık gelip görmeli. Kafanı kaldırıp yukarı baksan masmavi gökyüzü, karşılara doğru baksan ulu dağlar, şu tarafta mis kokulu orman, işte buralar çayırlık, çimenlik, kuş sesleri, uçuşan kelebekler…Bunca güzellikler içindeyken düşüncelerin de berraklaşır. Gel buralara boylu boyunca yat, kalmaz içinde keder, budur hayat.”

Uzunkulak güzel güzel düşünürken, az ilerdeki çiçeğin üstünde durmakta olan bir kelebek gördü. Kelebeği içten bir gülücükle selamlayan

Uzunkulak:
“ Nasılsın kelebek kardeş, iyi misin? “ diye sordu.

Kelebek: “ Teşekkür ederim, siz nasılsınız? “ dedikten sonra,

Uzunkulak:
“ Ben de teşekkür ederim “ dedi. “ Bugün hava ne kadar güzel değil mi? “

“ Evet, çok güzel. Ortalık günlük, güneşlik. Yaz havası dediğin böyle olur işte. “

“ Kelebek kardeş, birkaç günde bir otlamak için bu meraya geliyorum. Ne kadar seviyorum burayı anlatamam. Şu an çok mutluyum. Hayatı seviyorum, yaşamayı seviyorum, güzel olan her şeyi seviyorum. Hayat yaşanmaya değer bence, sen ne dersin kelebek kardeş? “

“ Hayat bence de yaşanmaya değer, fakat bir takım küçük aksilikler olmasa daha iyi olacak. Ne kadar dikkatli olunursa olunsun yine ufak-tefek bir olay olur, durup dururken can sıkar. Sonra bütün gün üzül dur.”


“ Kelebek kardeş, senin bir üzüntün var galiba. Canını sıkan bir şey mi oldu? “

“ İki saat kadar önce köyün yakınındaki bir ağacın dalına konmuştum. Derken, elindeki uzunca sopanın ucuna ağ takılmış bir çocuk peydah oldu. Beni görünce sokulmaya başladı. Biliyorum ki, böyle durumlar şakaya gelmez. Eğer hızlı hareket edip kaçamazsan kelebekleri yakalamak için özel olarak yapılmış kelebek ağı rap diye başından aşağı geçiverir. Ağın içine düştün mü kurtuluşu yoktur. Kim ister durup dururken bu hayata veda etmek? Baktım çocuk kararlı geliyor, çırptım kanatlarımı uçmaya başladım. Can korkusu kolay değil, bir de heyecanlanmıştım ki, sorma. Heyecandan kanatlarımı hızlı çırpamıyordum, dolayısıyla yükselemiyordum. Yerden bazen iki, bazen üç metre yükseklikte bir alçalıp bir yükselerek zorlukla uçuyordum. Çocuk belki yarım saat kovaladı beni, bir türlü peşimi bırakmadı. Sonunda, şu ilerdeki derenin üstünden ben uçarak geçtim, çocuk ağzı açık arkamdan bakakaldı. Şimdi hala bu olayın etkisi altındayım, üzüntü duyuyorum. Ne istedi benden bilmem ki o çocuk? Neden üzdü beni? Ne olacak sanki beni yakalayıp da? Kelebek koleksiyonu yapıyor belki, belki beni de koleksiyonuna katacak. Zevk denmez ki buna, dert vermek denir. Yazık günah bana be, ne zararım var benim ona? “

“ Bak sen şimdi o çocuğun yaptığına. Hiç öyle şey olur muymuş? Sessizce duran kelebeğin rahatını boz, peşinden koş, kovala, yakalamaya çalış. Bu tamamen yanlış davranış biçimini kesinlikle kabul etmiyorum ve o çocuğu kınıyorum. Her neyse, sen üzülme kelebek kardeş, bir daha böyle tatsız durumlarla karşılaşmaman en büyük dileğimdir. “

Uzunkulak kelebeğin minicik yüreğine su serpmiş ve onu rahatlatmıştı. Hayat güzeldi, yaşamak güzeldi, ara sıra ortaya çıkan böyle tatsız durumları önlemek olanaksız demekle de işin içinden çıkılamazdı. Tatsızlık olmadan, oluşmadan engellenebilirdi. Bunun çaresi muhakkak ki vardı. Ben hep iyi davranışlar içindeyim, kötülük nedir bilmem derdin otururdun köşende. İşte, asıl büyük gaflet buydu. Doğrusu nedir dersen, cevabı gayet basitti: Gerçekten çok iyi bildiğin iyi davranışları başkalarına da öğreterek, pasif iyi değil, aktif iyi olarak ve bu amaç için sonsuz gayret sarf ederek.

Uzunkulak ile kelebek bu durumu uzun uzadıya konuşarak bir karara vardılar: İyiliğin en büyük savunucusu olarak bildiklerini bütün canlılara anlatacaklardı. Akşamüstü birbirlerinden ayrılırken ikisi de hayatın daha da güzelleştiğinin farkındaydı. Aradan bir ay geçmeden grup kurmuştu, Uzunkulak ile kelebek: Aktif iyiler grubu. Çalışmalar devam ediyordu ve edecekti, çünkü bunun için ant içmişlerdi.




EV KEDİSİ TEKİRİN RÜYASI

Tekir ev kedisiydi. Sahipleri onu üç yıl önce, daha yavruyken, sokakta bulup yanlarına almışlar, besleyip büyütmüşlerdi. Doğduktan iki ay sonra annesinden ayrılmak zorunda kalan yavru tekir, bir ay boyunca sokaklarda yapayalnız, yarı aç yarı tok yaşadığından o günleri hiç unutmamış ve bu evin kapısından içeri girdikten sonra bir daha sokağa çıkmamıştı. Tek katlı ahşap evin penceresi, hava çok soğuk değilse, gündüzleri daima açık olurdu. Tekir canı sıkıldıkça pencereden dışarı çıkar, pervazın üstünde oturup sokaktan gelip geçeni seyrederdi. Bir gün yine burada otururken uykusu geldi. Uykuya karşı gelemedi ve oracıkta uyuyakaldı. Tekir az sonra bir rüya görmeye başladı.

Ormandaki hayvanlar dost olmuşlardır. Onlar aralarında yaptıkları iş bölümü sayesinde anlaşmazlıkları tamamen engellemişlerdir. Ancak bu şekilde hayatın tadını alabileceklerini fark etmişlerdir. Bir gün bu güzel ormana bir çakal gelince işler karıştı. Çakal öylesine boşboğazlıklar yapıyordu ki, kısa zamanda dostluklar sarsılmaya başladı. Onu buna kötüler, bunu şuna kötüler, şunu ona kötüler. Sanki herkes kötü bir sen iyisin demek istesen, hayır der kabul etmez iyi olduğunu ve yıllar önce bir başka ormandayken yaptığı türlü yaramazlıkları anlatır, sonra da bir neşelenir ki sormayın kahkahalarla güler. Üzüm üzüme baka baka kararır derler. İşte aynen bunun gibi kalplerinden kötülüğü nedense silip atamamış olanlar, çakal geldikten sonra kötülüğe prim vererek, yavaş yavaş kötüleşmeye yani çakallaşmaya başlarlar Birbirlerinin dedikodusunu yapmakla, yalan şeyler anlatmakla nane yediklerini zannederler. Dedikodu yapan kadar dinleyen de suçludur. Dedikoducuyu dinleyen dedikoducu olur.

Tilki çakalın genel karıştırıcı olduğunu görüyor ve onun hızını kesmek istiyordu. Çakalın yakın çevresinde kısa bir araştırma yapınca frene kimin basacağını buldu. Bu kurttu. Tilki bir akşam ormanda gezerlerken kurda, ormanda durumun giderek kötüleştiğini, bunun tek suçlusunun çakal olduğunu, çakalın devamlı olarak dedikodu ürettiğini, her şeyi bire bin katarak ve çarpıtarak anlattığını, ormanda yaşayanları çakalın kötülüklerinden ancak kendisinin kurtarabileceğini söyledi. Bunun üzerine kurt: “ Ben de çakala tuttuğu yolun yanlış olduğunu söyledim ama o sanki benim dediklerimi duymadı bile. Dedikodu yapmaya devam ediyor. Ormanı çakalın kötülüklerinden ben nasıl koruyabilirmişim, bunu anlayamadım“ dedi.

“ Anlamayacak bir şey yok, sen çakalın yanına gitmesen, onunla konuşmasan, çakal çok şaşıracaktır, kurt acaba benimle neden konuşmuyor, diye. Çakal, bu sorunun cevabını ararken, dedikodu düşünmeye gittikçe daha az zaman ayıracak ve kısa bir süre sonra, bu zamanı da bulamayacaktır. Çünkü, çakalın kafasındaki soru işareti giderek büyümüştür. Çakal sorunun cevabını hiçbir zaman veremeyeceği için, dedikoduların kaynağı daima kuru kalacaktır. “

Konu üzerinde konuşmaya devam eden tilki ile kurt daha sonra mağaralarına girmek için birbirlerinden ayrılırken, kurt: “ Bak tilki, ben büyük konuşmayı sevmem ama sana söz veriyorum bir daha çakalın yanına gitmeyeceğim. Çakal benim için sıfır bundan sonra “ deyince, tilki de: “ Bravo kurt. Senin bu derece kararlı olduğunu görünce epey rahatladım. Yandı çakal “ deyip kurdu kucakladı.

Ertesi gün kurdun mağarasına gelen çakal karşısında bambaşka bir kurt bulunca çok şaşırdı. Artık her dediğini sessizce dinleyen, anlattıklarına gülümseyen eski kurt yoktu. Kurt değişmişti. Az sonra çakal kurdun mağarasından çıkıp kaçarcasına uzaklaşırken, bitişik mağaradaki tilkinin anca gidersin diye mırıldandığını tabii ki duyamazdı. Çakal işi böylelikle son buluyordu.

Tekir, uykudan uyandı, tatlı tatlı gerindi. Hava kararmaya başlamıştı. Ortalık serinlemişti. Hemen içeriye, odaya girdi. Odada kimse yoktu. Bir köşeye kıvrılırken “ Ne rüyaydı ama “ diye düşündü. “ Tilkinin planı kusursuzdu ve son derece basitti. Pek çok büyük sorun böyle basit planlarla çözüm bulabilir. Mesele formülü bulmakta. Kurt ise bir harikaydı. Tilki planını anlattı, kurt da, bu planı çok başarılı bir şekilde uyguladı. Başarı ikisinin. “

SON



Serdar Yıldırım
Sponsor Reklamlar

Serdar Yıldırım isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alinti

Seçenekler


Bookmarks
    Bu içeriği paylaş --> Facebook Bu içeriği paylaş --> del.icio.us Bu içeriği paylaş --> Myspace Bu içeriği paylaş --> Google Bu içeriği paylaş --> Twitter Bu içeriği paylaş --> MSN Bu içeriği paylaş --> Digg Bu içeriği paylaş --> Yahoo Bu içeriği paylaş --> Linkedin
Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir)
 
Önceki veya sonraki konu...
Benzer Konular
Konu Konuyu Başlatan Forum Cevaplar Son Mesaj
Sesli Hikayeler Serdar Yıldırım Hayata Dair 0 20.11.16 12:46
Mitolojik hikayeler. dAbBe Dini Konular 2 19.11.13 22:36
Atatürk'ün Çocukluğu'na Ait Hikayeler Serdar Yıldırım Mustafa Kemal ATATÜRK 1 24.05.11 19:40
güzel hikayeler sert ismail Ezgi- Mani Bölümü 2 28.04.10 20:31






Sitemiz tüm dünyaya açık, hiçbir ayrım yapmaksızın faaliyettedir. Sitemize katılmak için alevi olmanız şart değildir kapımız herkese açıktır ve herkes fikir ve düşüncelerini özgürce konuşabilir. Ayrıca tüm üyeler her türlü görüşlerini önceden onay olmadan anında siteye yazabilmektedir. Her türlü sorumluluk yazan kullanıcıların kendisine aittir. Uygunsuz davranış vb. hareketler bazen site ekibinin gözünden kaçabilir. Bu yüzden uygunsuz davranış görülmesi durumunda, şikayetlerinizi iletişim bölümünden bildirirseniz, gerekli işlemler yapılacaktır. Bu site, telif hakları Copyright ©2000 - 2011, Jelsoft Enterprises Ltd'e ait olan vBulletin® scripti ile tasarlandı ve kodlandı. Ayrıca sitemiz extra Php ve Ajax -jQ- ile güçlendirildi. Arama motoru optimizasyonu ise, vBSEO kullanılarak yapılmıştır.

Search Engine Friendly URLs by vBSEO 3.6.0 PL2