Sponsor Reklamlar


Ağaç Şeklinde Aç3Beğeni
  • 1 gönderen tuncer yilmaz
  • 1 gönderen tuncer yilmaz
  • 1 gönderen tuncer yilmaz

 
Seçenekler
Alt 07.09.09   #1
tuncer yilmaz
tuncer yilmaz - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Kıdemli Üye
Üye
Üyelik tarihi: Sep 2009
Mesajlar: 195
Rep Puani : 11
Standart Ömer Hayyam


Eski Hayyam çevirilerini okurken bir şeye takılırdım: Nasıl oluyor da, derdim. düşüncesini bu kadar pervasızca söyleyen, hocalara, softalara böylesine çatan bir adam. ağdalı, lügatli, cüppeli bir dille konuşuyor? Farsça bilmediğim için çevirilerin, Hayyam'ın kendi dilinde kullandığı ağıza uyup uymadıklarını kestiremezdim. Onun da, bizim Divan şairlerimiz gibi, halkın bilmediği kelimeler kullandığını sanırdım. Abdülbaki Gölpınarlı'nın çevirileri çıktıktan ve kendisine akıl danıştıktan sonra anladım ki düşüncede yaptığını dilde de yapmış, bütün büyük adamlar gibi o da halkın, meydanın kelimeleriyle konuşmuş. Bu kelimelere halkın zor anlayacağı, belki de yanlış yorumlayacağı yeni anlamlar yüklemiş, o başka. Aynı şey Yunanca ve Latinceden, yaşayan Batı dillerine çevrilen yazarların başına da gelmiştir. Bizim Dede-Korkut gibi bir halk destancısı olan Homeros'u Fransızlar, yüzyıllarca bir Sorbon profesörü ya da bir akademi üyesiymiş gibi konuşturmuşlardır. Benden önce Hayyam'ı Türkçeye çevirenlerin çabalarını küçümsemiyorum. Ter-ine, başka başka anladığımız Hayyam'ın sofrasında onlarla oturup tartışmak benim için en büyük zevklerden biri oldu. Bu çeviriler. Hayyam'ın dörtlüklerini yeniden yorumlama, kendini zamanımızın şiir anlayışıyla yeniden tanıtma denemesidir.
Türkçe Hayyam'a benden önceki çevirilerden daha çok benden sonrakilerden daha az yaklaşmış olduğuma inanıyorum. Ayrıca şuna da inanıyorum ki, biz, bugünkü Anadolu Türkleri, Doğu klasiklerini yeni baştan anlamak ve anlatmak zorundayız. Başta Kur'an olmak üzere Arap ve Fars edebiyatını, biz, bugüne kadar, iyi kötü, doğru yanlış demeden aklımızı, sağ duyumuzu kullanmadan bir çeşit kıble saymış, Hafız'ın serçe kuşu dediğinde bir zümrüdü anka görmüş, Sadi'nin ev dediğini saraya çevirmişiz. Onları asıllarındaki sadelikle görürsek, yeniden ve daha kökten kazanabiliriz.
Hayyam Doğulu bir düşünce ve şiir adamı olmasına karşın, daha çok Batıda gerçek değerini bulmuş. Neden dersiniz? Yunan fılozoflarıyla bir yakınlığı, gelenekleri ceviz kabuğu gibi kırıp öze gitmek istediği, başkalarından çok kendini söylediği, dünya ötesini inkar ettiği, bilgin olduğu kadar bilimden kuşkulandığı için mi? Bunu düşüne duralım, Hayyam'ın Doğu'da filozof yanından çok şair yanıyla tanındığını, söylediğinden çok söyleyişiyle sevildiğini, yorumlamalarda gerçek Hayyam'ın aranmadığını söyleyebiliriz. Dedelerimiz Hayyam'ı ya ermiş bir din adamı ya da sadece bir keyif adamı olarak görmüş ve göstermişlerdir. Kaldı ki Doğu'da eskiden, Hayyam'ın şiirlerini okuyan kim? Beş on kişi; mutlular mutlusu, kimseye hesap vermek zorunda olmayan Hayyam gibilerin bir gün kitap ve şarap parasını veren, bir başka gün de boynunu vurduran mutlular mutlusu bir azınlık. 0 zaman ve çok daha sonra, daha düne kadar, basın yok ki, Hayyam padişahlardan daha çok sevdigi halka sesini duyursun. Sorumsuz beyzadeler Hayyam'ı diledikleri anlamda okuyup geçmişler: Hayyam'ın kendilerine attığı tokatları meze yapmışlar.
Kimmiş bu Hayyam? Abdülbaki Gölpınarlı'nın araştırmala-rından öğrendiğimize göre Hayyam'ın 1121-1122 yıllarında ölmüş, zamanında dörtlükleri, yıldızlar bilgisi, bir terazi buluşu, dünyasına küsmüşlüğü, ermişliği, herkesten başka türlülüğüyle tanınmış, masallaşmış bir bilge olduğunu ve kendi eliyle yazılmış hiçbir yazısı bulunmadığını ve dörtlüklerinin ölümünden sonra şurda burda birer ikişer yazıldıktan sonra toplu halde ancak onbeşinci yüzyıldan kalma kitaplarda görüldüğünü öğreniyoruz.
A. Gölpınarlı'nın yayımladığı Rubailer en eski ve en inanılır kaynaklardan alınmadır. Bununla beraber bunlardan hangileri Hayyam'ın, hangileri Hayyamca başkalarınındır, kesin olarak söylenemez. Ne var ki Hayyam, o kadar herkesten başka, o kadar kendi olmuş ki onun adına ancak onun söyleyebileceği sözler söylenmiş. Bu arada birçok şairler kendilerinin söylemekten çekindikleri, yahut kendi adlarıyla inandırıcı olmaz sandıkları şeyleri Hayyam'a söyletmiş, Hayyam'ın ağzıyla kendi içlerini dökmüş olabilirler. Böylece Hayyam birçok dereleri içip büyüyen, pembe üstüne pembe gele gele kızıllaşmış bir ırmak olmuş. Hemen bütün peygamberlerin başına gelen de bu değil mi? Sözlerini kendi yazmamış, hangi peygamberin sözlerine kimsenin bir şeyler katmadığı ileri sürülebilir? Biz daha dün ölen Atatürk'e bile neler söyletiyoruz bugün. Bizim edebiyatımızda Yunus, Pir Sultan Abdal, Köroğlu gibi kendi ellerinden çıkma hiçbir şey kalmamış, ama yüzyıllarca adlarına, onların ağızları güçlü kişiliklerinin yordamıyla söylenmiş nice şairler vardır. Hatta bazılan belki hiç söylememiş de söyletmişler:
Sözlerini halk söylemiş. Pir Sultan ve Köroğlu böylesi olabilir. Ama bu oluş, şiirlerinin değerini hiç de azaltmaz, bir bakıma çoğaltır bile. Homeros destanlarını kendi söylediği için mi, bir sürü şaire söylettiği için mi büyük şairdir?
Hayyam'ı söylememiş de söyletmişler arasına koyamayız; çünkü dörtlüklerin düzenini ancak usta bir şair kurmuş ya da öğretmiş olabilir. Üstelik de Hayyam'da bir değil birçok davranışlar, ancak kendisinin göze alabileceği beklenmedik çıkışlar var. Öyle dörtlükleri var ki, fazla saldırgan olduklan için, Hayyam'ın olmadıkları sanılıyor. Camiye namaz kılmaya değil, halı çalmaya gittiğini söylediği, yahut kendini yaşlı bir fahişeye benzettiği dörtlük A. Gölpınarlı'yı bile kuşkulandırıyor. Yalnız felsefı olanlara değer veren Rıza Tevfik, düpedüz şarabı öven dörtlüklerin Hayyam'ın olamayacağına inanıyor, inananlara da budala diyor. Abdullah Cevdet. başka baskıların çoğunda bulunmayan beklenmedik bazı dörtlüklerde asıl Hayyam'ı buluyor. Hüseyin Rifat'sa aşık Hayyam'ı ötekilerden daha sahici sayıyor. Yahya Kemal'in en çok sevdiği ve Türkçeye çevirdiği dörtlüklerdcn birkaçını elime geçen metinlerin hiçbirinde bulamadım. Fitzgerald'ın aşırı bir serbestlikle İngilizceye çevirdiği ve ondokuzuncu yüzyılda bütün Batı'ya sevdirdiği rubailerin birçoğu bilginlerce Hayyam'ın değildir. Abdullah Cevdet'in kitabında yalnız Fransızcasının fotoğrafı görülen şöyle bir rubai var:
Hiçbir kelime atlamadan Türkçeye çeviriyorum:
Ben olmayınca bu güller, bu serviler yok.
Kızıl dudaklar, mis kokulu şaraplar yok.
Sabahlar, akşamlar, sevinçler, tasalar yok.
Ben düşündükçe var dünya, ben yok o da yok.
Bu dörtlüğü de başka hiçbir yerde bulamadım. Kim bilir nerden almıç F. Toussaint. Hayyam böyle bir şey söyler mi söylemez mi? Hayyam'dan hiçbir yazma kalmadığına göre ne kadar tartışsak, ne kadar kuşkulansak boş. Bilginler olsa olsa, onun yaşadığı çağda kullanılması imkansız kelimelerden, sonradan doğduğu su götürmez kavramlardan Hayyam'ın yazmış olamayacağı dörtlükleri kestirebilirler. Ama onlar bile gerek öz gerek biçim bakımından Hayyam'a yakıştırmış olduğuna göre ondan başka kime maledilebilir? Onun düşüncesi, onun sanatı değil mi onları başka ellerle yuğuran. Bu düşünce ile ben bu seçmede, Abdülbaki üstadımızın kitabını temel diye almakla beraber, bizde ve Batı'da çıkmış bilim değeri çok daha az kitaplardan beş on dörtlük topladım. Hayyamcayı değil de, Hayyam'ın kendini merak edenlerin Abdülbaki'nin kitabına başvurmaları gerekir. İkimizi birden okumalarında Hayyam'ın da, Abdülbaki'nin de bir sakınca göreceklerini sanmıyorum.
Belki hiç de gerek olmayan bu önsözde, fırsat bu fırsat, bir şey daha söylemek istiyorum. Bir öğretmen arkadaşım Tercüme Dergisi'nde çıkan Hayyam çevirilerim dolayısıyla bana çatmış ve aşağı yukan şunları söylemişti: Batılı bir edebiyat anlayışına yöneldiğimiz ve sizin de yazılarınız ve çevirilerinizle bu anlayışı desteklediğiniz bu yıllarda Ömer Hayyam gibi özü ve biçimiyle Doğulu insan ve dünya gerçeklerinden çok şaraba ve sevgiliye çevrik bir şairi öne sürmeniz, sevdirmeye çalışmanız yersiz değil mi? Mevlana, Sadi, Yunus, Hacı Bektaş, Pir Sultan gibi Doğulu şairlere olan sevgim dolayısıyla da buna benzer azarlar işitmişimdir. Hayyam'ı, dolayısıyla kendimi şöyle savunmuştum kısaca. Doğu ve Batı ayrılığı sanatçılar arasında değil toplum düzenleri, devlet biçimleri, din ve ahlak anlayışları arasında olmuştur. Kültür için Doğu-Batı diye ayrı ülkeler yok, yayılma, gelişme imkanlarının azalıp çoğaldığı yerler ve zamanlar vardır. Bizim yaşadığımız çağda Hayyam'ın da içinde bulunduğu kültürün, bir tek olan dünya kültürünün nefes alabildiği yer Batı'dır. Doğu'da ise kültür türlü sebeplerle içine kapanıp boğulmuş. Bu yüzden aynı Hayyam Batı'da insan düşüncesinin gelişmesine yardım ederken Doğu'da ister istemez kapanıp körleşmesine yardım etmiş; aynı Hayyam Batı'da kendini aşmaya, Doğu'da kendini silmeye götürmüş; aynı Hayyam Batı'da bir devrimci diye yorumlanmış, Doğu'da bir uyarıcı diye. Bütün gerçek sanatçılar gibi, yani kendini aşan sanatçılar gibi, Hayyam da bugün kültürün sığındığı, saygı gördüğü, geliştiği yerin, Batı'nın adamıdır. Hayyam'ın doğduğu ve öldüğü yer nerede olursa olsun dörtlükleri kültürün, dolayısıyla doğruluğun en ileride olduğu yer neresiyse oralıdır. Diyeceksiniz ki Hayyam Batılı da olsa bizim bildiğimiz bir şair. Bilmediklerimizi Türkçeye çevirmek dururken ne diye Hayyam? Şundan ötürü Hayyam ki, onu atalarımız konuşmadığı bir dille, hiç sevmediği insanların kafasıyla konuşturmuşlar. Şiirini halkın diliyle söyleyen Hayyam bizde halk düşmanlarının diliyle söylemiş. Onu bugünün anlayışıyla ve bugün söyleyişiyle Türkçeye çevirmek, Hayyam'ın atalarımıza anlatamadığı ilk dersi, düşündüğünü konuştuğu dille yazmak dersini hatırlatmak hiç de küçümsenecek bir iş değildir. Hayyam'ın düşündükleri bugün düşündüklerimize uymasa bile -ki çok yerde uyuyor da- yalnız söyleyişi bile en yeni şaire örnek olabilir.
Ne mutlu düşündüğünü onun kadar rahat söyleyebilene.

__________________
"Yüce varlık bize bir beden verince
Sevmesini öğretti her şeyden önce
Sonra şu delik deşik yüreğimize
Mana incileri sakladı binlerce. "Ömer Hayyam
Sponsor Reklamlar

mechul bunu beğendi.
tuncer yilmaz isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alinti
Alt 07.09.09   #2
tuncer yilmaz
tuncer yilmaz - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Kıdemli Üye
Üye
Üyelik tarihi: Sep 2009
Mesajlar: 195
Rep Puani : 11
Standart


Şarap sonsuz hayat kaynağıdir, iç;
Gençlik sevincinin pınarıdır, iç;
Gamı yakar eritir ateş gibi,
Sağlık sularından şifalıdır, iç.

Can bir şaraptır, insan onun destisi;
Beden bir ney gibidir, kan o neyin sesi.
Hayyam, bilir misin nedir bu ölümü varlık:
Hayal fenerinde bir ışık pırıltısı.

1. Hayyam inkarcı mıdır?
Hayyam, dünyayı ve zamanı düşünürken pek kötümserdir; düşünür: Dünyaya neden geldik; selvi boylar, lale yanaklar niçin bezendi? Aleme geldik de dünyaya bir şey mi eklendi; gidiyoruz; bir şey mi eksiliyor? Neden geliyoruz, niçin gitmedeyiz? Biri gitti mi, yerine başkası geliyor. Ne gelmemizden bir maksat belirmede, ne gitmemizin sebebi bilinmede. Hiçbir şey dileğimizce olmuyor. Felekler, her gece, nice ömür gömleği biçmede, nice gömleğin de yenini, yakasını yırtmada. Bizden önce de gece vardı, gündüz vardı: gökler dönüyordu: bizden sonra da bu düzen sürüp gidecek. Ama biz toprak olacağız, tozup gideceğiz. Gidenlerden biri olsun gelmiyor ki soralım: Ne var o alemde? Yazın gelişi, kışın gidişi, Cem'le Key'i yerlere sermiş. Nice başlar, ayaklar, zaman ateşiyle yanıp kül oluyor, ama dumanları bile tütmüyor. Böyle bir aleme gelip gitmemiz nedir ki? Bir sinek gelmiş, konmuş, sonra da uçup gitmiş. Yeşillikteki çiğ tanesi gibi, sanki bir gececik oturmuşuz, sonra yok olup gitmişiz. Dünya yel üstüne kurulmuş; varlığımız, iki yokluk arasında; çevremizdekiler de hiç, biz de hiçiz. Alem, bir fanus-ı hayal. Güneş, bu fanusun lambası, dünya, sırça fanus. Bizse, içinde dönüp duran, geçip giden şekilleriz ancak. Yahut da kuklacı, bir kuklayı çıkarıp oynatmakta; sonra onu sandığa atmakta, öbürünü çıkarmakta.
Hayyam, alemi meydana getiren dört unsuru şöyle anlatır: Bir suyduk, bele düştük; şehvet ateşiyle dünyaya geldik; ama yel, yarın toprağımızı tozutup gidecek. Ne yap malı öyleyse? O, lüzumsuz çekişmelerin, kavgaların, hırsın, tamaın, benliğin, bencilliğin karşısındadır. Der ki: Uzlaşıp birleşmedikçe, el ele vermedikçe neş'eye kavuşmanın, gamın başına basmanın imkanı yok. Sabah çağı soluk almadan bir soluk alalım hele; çok sabah olur ama biz olmayız. Şu alemde her hayvanın ayak bastığı toprak, bir güzelin, bir sevgilinin yanağı. Her sayvanın kubbesindeki ker [-yasak kelime kullanıldı-] , bir vezirin parmağı, bir padişahın başı. Derde düşmenin, elemlenmenin de faydasi yok; derdin, elemin de ne ucu var, ne bucağı. Bastığın toprak, eşsiz bir güzelin gözbebeği. Derenin kıyısında biten yeşillik, melek huylu bir güzelin dudağından terlemiş: bir ay yüzlünün toprağından bitmiş. Böylesi alemde elemi, neş'eyle yok etmek gerek. Şarap, elemi boğmaya tek vasıta; sarhoşluk, derdi unutmaya tek çare. Şerîatta haram ama ne olurdu, her haram, şarap gibi insanı sarhoş etseydi de dünyada bir tek ayık görmeseydim. Zahitlik, riya ile eş olmuş; zahitlik şişesini taşa çalalım, seccadeyi bir kadehe satalım. Zati de zahitlik hırkasıyla küpün ağzını kapatmışız; meyhane toprağıyla teyemmüm etmişiz: böylece de medresede yitirdiğimiz ömrü meyhanede bulmayı umuyoruz ve Hayyam, kendi halini şöyle anlatır:
Bir elimizde mushaf; bir elimizde kadeh. Kimi helale yönelmedeyiz, kimi harama. Şu ham, şu olgunlaşmamış kubbenin altında ne mutlak kafiriz biz, ne tam Müslüman.
Hayyam, bu umutsuzluğa bilginin de bir çare bulamadığını anlamıştır. Ömrün şüpheyle geçtiğini bilir: bu yüzden ha ayık olmuşuz der, ha sarhoş: ikisi de bir. Birçok şeyler bildiğini bilir, ama bu bilgiden de bezmiştir o; hatta sonunda hiçbir şey bilemediğini bilmiştir ancak. Değil mi ki sonun yokluk; gökler ister yedi olsun, ister sekiz. Değil mi ki biz yok olacağız; alem ister sonradan yaratılmış olsun, ister önüne ön bulunmasın. Değil mi ki sonu ölüp çürümek; ha adamı ovada kurt yemiş, ha mezarda karınca.
Hayyam, adeta marazî diyebileceğimiz bu yeis aleminde, kendini neş'elendiren sağrağı, testiyi, birçok rubailerinde bir başlangıç ve son nokta saymaktadır. Testiden sözler duyar, testicinin, padişahın başından testiye kulp, yoksulun ayağından baş yaptığını görür ve bu testiyle, testiciyle görüşüp konuşması sürer gider. Ama en güzel şey şu ki Hayyam, hep aynı şeyleri söyler gibidir; fakat her sözü bir başka çeşittir; her sözünde aynı şeyi, fakat bir başka nağmeyle söyler ve insan usanmaz.
Hayyam, eski İran'ın mefahirini de hiç unutmaz; bu bakımdan o, insancı olduğu kadar da milliyetçidir. Alaca renkli sabahla akşam atının konakladığı alem, köhne bir kervansaraydır ki Cemşid'den arda kalmıştır, Behram'ın dayanıp oturduğu sedir. Zerreler görür toprakta; hepsi de bir Keykubad'ın, bir Cem'in toprağındandır. Yıkık anıtlara bakar; Behram'ın şarap içtiği köşkte, görür ki tilkiler yavrulamış, ceylanlar konaklamış; yaban eşeği avladığını hatırlar da bir söz oyunuyla, mezara av oldu Behram der; testi tezgahındaki çırağı, yavaş ol diye öğütler; çünkü o, Keykubad'ın beynini yoğurmadadır.
Dünya yokluk yurdu. Şeref, şan, yücelik, alçaklık geçici bir afsun. Müsbet bilginin dışına çıkmayan Hayyam göklerin, yıldızların dönüşlerinde bile bir gaaye bulunduğuna inanamaz; eşref-i saat tayin eden Hayyam, devrinin inancına uyamaz; onların da başları dönmüş der: her şeyden habersiz dönüyorlar.
Hayyam,bazı rubailerinde, ebedilikten de ümitsiz görünür; yaşayanların, sonra da ölüp gidenlerin balçığından dökülen ker [-yasak kelime kullanıldı-] , başkalarının saraylarına sayvan olacaktır. Solan lale dökülür gider, bir daha da açılmaz. Sözler söyleyenler, bu karanlık gecenin ardına bir yol bulamamışlardir, bir masaldır, söyleyip gitmişlerdir. İnsan altın değildir ki onu gömsünler de sonra çıkarsınlar; ah, bir umut olsaydı, ne olurdu, keşke yüz bin yıl sonra toprağın gönlünden, yeşillik gibi bitmeyi arzulasaydık.
Hayyam'ınsa bu sözler, zamanının kargaşalığına, İran'ın şevket devrinin göçüşüne, akla dayanan bilgisinin, kendisini tatmin etmeyişine, bilmediklerinin, bildiklerine karşı sonsuz bir umman olduğu halde bildiklerinin bir katre bile olmayışına karşı sonsuz bir umutsuzluğa düşen, hayata, zerre - zerre, bütün varlığıyla bağlı olan, yok olacağını bir türlü kabul etmek istemeyen, geçici varlığa kanmayan, fakat ebedi varlığa da inanamayan bir inkarcı mahiyetinde görünür ve duyduğu ye'si, ancak içkiyle teskin eder.


2. Hayyam'da Şatıh:
Çoğunluk da Hayyam'ı böyle görmektedir; fakat rubailerinin bazılarından meydana gelen bu kanaat doğrumudur, yeterli midir?
Tasavvufta, bazı sözlere "Şatıh" denir; şatıh, anlamından varlık, benlik duyulan, yahut anlamı şüpheli bulunan, hatta bazı kere anlamsız olan sözlere denir. Salik, yani gerçek yolcusu, halden hale girer; buna renklilik, renkten renge giriş anlamına "Telvin" denir. Sırası gelir; kendini Tanrı sayar, varlığı yok olur, benim der; sırası gelir; topraklara döşenir, yokum der. Kimi ölümünü ister; kimi ölümsüzlükten söz eder, ye'se düşüp inkara döşenir; umar, niyaza yuvanır. Cenneti mühimsemediği, cehennemden korkmadığı demler olur. Olgunların bir kısmı "Telvin"i aşağı bir mertebe, şathı, bir dil sürçmesi görür; bir kısmıysa şathı hoş görür, ''Telvin"i en yüksek mertebe sayar; çünkü yol alan insan, her an başka bir yoldadır, her an başka bir durakta.
Cennette huriler, şarap, süt, bal ırmakları var; ama elimizdeki peşin, binlerce veresiyeden yeğ; yahut, değil mi ki sonu bu; biz şimdiden başladık buna diyen Hayyam'ın bu sözlerinde bir şatıh havası esmiyor mu? Sözlerin bir yönünü, yahut bir yöne yönelmişlerini alarak bir sonuca varmak, eleştiriciyi gerçeğe ulaştıramaz. Şaşmayın bu sözlere; beni balçıktan yoğuran sensin, ben ne yapıyorsam onu sen yazdın bana, elimde ne var? Takdir kınanır mı hiç? Bu sözleri söyleyen Hayyam'ın muhatabı vardır; inandığına hitab ediyor o; belki takdire inanıyor, belki inanmıyor; insanın iradesini, ihtiyarını biliyor; kadere inananlarla alay ediyor; fakat Tanrı'ya inanıyor ve inancını dile getiriyor. Hele, gül olmazsa dikene, nur olmazsa ateşe razı olduğunu, hırka, tekke, şeyhlik nasibi değilse çanı, kiliseyi, zünnarı yeter bulduğunu söylerken, şarabın, insanın benliğini yok ettiğini bildirip İblis, bir kadeh içseydi Adem'e bin kere secde ederdi derken bu şatıh yeli, daha da esintili bir hal almada. "Meyhanede, seninle gizlice konuşmam, sırlarımı sana söylemem, mihrapta sensiz namaz kılmamdan yeğ; ey halkın hem evveli olan, hem ahırı bulunan; sen ister beni yak, ister erit" ve "Bugün aşıkız, perişanız, sarhoşuz; güzellerin civarında, şaraba tapmadayız; kendi varlığımızdan tümden kurtulmuş, geçmişiz; Elest mihrabına yönelmişiz bugün" gibi rübaileri inşad ederken Hayyam'ın sevgilisi, sevgilileri ve şarabı, meyhanesi bile maddeden sıyrılıyor. Aşıkla sarhoş cehennemlikse, cenneti avuç içi gibi bomboş görürsün diyen Hayyam, aşkı inkar edende bile bir inkar aşkı görmekte; dudağı şarabm tadını tatmamış zahitte bile bir benlik sarhoşluğu sezmekte.
Suç işlememiz, senin rahmetinin bezentisidir sözü, imansız bir gönülden gelen, inkarcı bir ağızdan çıkan söz olamaz. Bu bakımdan biz, Hayyam'ın rubailerinin çoğunu, bazı kere aklın verdiği yeisten doğma, fakat çok defa riyayı, cenneti kendine mülk sananları, başkalarını kınayanları, benliğe kapılanları yeren ve şatıh vadisinde söylenen rubailer sanıyoruz.
Sponsor Reklamlar

mechul bunu beğendi.
tuncer yilmaz isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alinti
Alt 07.09.09   #3
tuncer yilmaz
tuncer yilmaz - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Kıdemli Üye
Üye
Üyelik tarihi: Sep 2009
Mesajlar: 195
Rep Puani : 11
Standart


3. Hayyam - Dünya ve Geçim
Hayyam'da devri, çeşitli tepkiler yaratmıştır. O, ne tasavvufun mistik balçığına saplanıp kendinden geçmiştir, ne az bilginin verdiği aşağılık duygusuyla benliğe düşmüştür; bu bakımdan dünyayı, olduğundan başka türlü görmemiştir Hayyam. Onca feleğin işi-gücü adaletle tartılıp düzenlenseydi, fazilet ehlinin hatırını incitir miydi hiç? Felek ne veriyorsa aşağılık kişilere veriyor; han veriyor, hamam veriyor, ambar veriyor; hür kişiyse, yiyeceği ekmeği bile, bir şeyini rehin vermedikçe bulamıyor; böyle aleme yuf çekilir, yuf. Felek, gönülleri gamlara batırmada; neş'e gömleğini yırtmada; esen yeli ateş haline getirmede; içilen suyu ağızda toprağa döndürmede. Halkta vefa yok. Alem öyle iki kapılı bir konak ki burda ancak gönül kanı içiliyor, can veriliyor. Ne mutlu bu alemde tanınmayana, bilinmeyene, hatta anasından doğmayana. Yiyim, içim için çalışmak, yerinde bir iş; ama bundan ötesi ömre değmez. Gönül hoşluğunun ada kalmış ancak; ham şaraptan başka solukdaş yok. Elde kalan, ancak şarap kadehi. Akıldan, fikirden de fayda yok: zamanın meyvasını akılsızlar yemekte; böylesi zamanda ya Tanrı razılığını elde etmeye çalışmak gerek, yahut kadehe sarılmak.
Hayyam, böyle bir devirde, bir zamancağız diyor, kendimden geçmek, olanı-biteni unutmak için şaraba sarılırım. Ama bana kötü diye fetva veren olur, sorarım ona, derim ki: Sen insanlarm kanlarını içmedesin, biz üzümün kanını; sen mi kan içicisin, biz mi? Zaten Hayyam, medreseden ancak ziyankarlık meydana geldiğine, vakıf lokmasındansa gönül karanlığı elde edileceğine inanmıştır. Bu yüzden de, yıkık bir yerde yaşa der, bu yaşayışla gönül sultanlığına erişilir. Akıllarına güvenenler, öküz sağmadalar; çünkü bugün ne akıl alan var, ne tere satan; böyle zamanda aptallık çok daha iyi. Az kişiyle dost olmak, zamane ehline uzaktan merhaba demek daha hoş; güvendiğin kişiye bile akıl gözüyle bir baksan görürsün ki düşmanındır o. Cehennem, ehil olmayan kişiyle eş-dost olmaktır, sohbet etmektir. Büyük geçinenler, mevki sahipleri, dertten, gussadan canlarından bezmişlerdir de gene şaşılacak şey şu ki onlar gibi hırsa tutsak olmayanı adam saymazlar. Hatta Hayyam, kendisine filozof diyeni düşman sayar ve bu sözün, bu kanaatin yanlış olduğunu söyler: Allah da bilir ki der, filozof değilim ben; şu gam yurdunda oturmuşum, fakat kim olduğumu bilmeyecek kadar da aşağı değilim, ne olduğumu ben bilirim. Bu rubai, gerçekten de Hayyam hakkında verilecek hükümde pek önemlidir.
Hayyam, iyiliğe aşıktır, benliğe, benciliğe, kibre, nekesliğe düşmandır. Ehil kişiyle düşüp kalkmayı, ehil olanın sunduğu zehir bile olsa içmeyi, ehil olmayanın elinden şerbet bile içmekten sakınmayı öğütler. Kimseyi incitmemeyi, aziz kişilerin gönüllerini ele almayı, hatırlarını yapmayı, yüklerini yüklenmeyi söyler; insanlara ne yapıyorsan onlardan da onu bekle der. Kibirlenmenin karşısındadır; güzellerin saçları gibi gönül kırıklığına düş de der, her solukta binlerce gönül al; bir hür kişiyi iyilikle kul et kendine; bu, binlerce kul azad etmekten yeğdir. Onca cömert kafir, nekes Müslümandan üstündür; fakat gene de pek ihtiyatlıdır o. Zaman der, ağzına helva verse inanma, ağıyla karışmıştır o. Surahiyle kadeh bile birbirine dosttur ama dikkat et de gör, aralarına kan düşmüş.
Hayyam, her ne pahasına olursa olsun, insanların minneti altında kalmamayı tavsiye eder. İnsan, sedefte mahpus kalan katrenin inci oluşu gibi eziyete, zahmete katlanmakla hür olur. Mal kalmazsa ne çıkar, baş sağ olsun der; kadeh boşalınca gene dolar elbet. Onca insan günde bir dilim ekmek, kırık testide bir içim soğuk su buldu mu, ne diye aşağı bir kişiye kul olsun? Akbaba gibi bir kemik parçasını yeter bulmak, adam olmayanın sofrasına eğreti oturmaktan yeğdir; aşağılık işinin yağlı-ballı nimetiyle bulunmaktansa kendi arpa ekmeğiyle geçinmek elbette daha hoştur. Aşağılık kişilerin hizmetine koşmaktan, sinek gibi her lokmanın üstüne konmaktansa bir somunu iki gün yemek, gönül kanını içmek, insanlığa daha da yaraşır. Yarım somunu olan, başını sokacak bir yuvası bulunan, ne kimseye hizmet eden, ne kimseden hizmet bekleyen kişinin ne hoş alemi vardır, neş'esiyle yaşasın.
Düşmanın Zaloğlu Rüstem bile olsa baş eğme; dostun Hatem-i Tayy bile olsa minnetinin altına girme diyen Hayyam, elimde olsaydı şu feleği ortadan kaldırırdım, gönlümce yeni baştan bir felek kurardım; hür kişi de orda kolayca gönlünün dileğine kavuşurdu sözleriyle yeni bir alemin özlemini dile getirir. Hasılı Hayyam'ın dünya görüşünde dayandığı şeyler şunlardır: İyilik, gönül yapmak, özlü ve derin bir izzet-i nefis, kimseye eğilmemek; fakat zamanede herkesle ölçülü tanışıp sevişmek. Selviye hür derler; çünkü yüz eli vardır; bir yere uzatmaz; süsene hür derler on dili vardır; susar der Hayyam.

Kaynak: Abdülbaki Gölpınarlı, Hayyam ve Rubaileri, S. 35-38

"Yüce varlık bize bir beden verince
Sevmesini öğretti her şeyden önce
Sonra şu delik deşik yüreğimize
Mana incileri sakladı binlerce. "Ömer Hayyam




Ömer Hayyam Yokuşu...


Bizim semtin taksi şoförleri, ''Beyoğlu'na...'' deyince sorarlar: ''Kasımpaşa'ya inip Ömer Hayyam'dan çıkalım mı?''
Kimdir Ömer Hayyam?
Şair diyen de çıktı, bestekâr diyen de, şarkıcı diyen de... Bize göre en doğrusunu birisi söyledi:
''Büyük bir insan!''
''Nereden çıkardın büyüklüğünü?
''Büyük adam olmasa bu yokuşa adını vermezlerdi!''
Bu da bir ölçü ama, her zaman değil!
* * *
''Berfin-Bahar'' dergisi 2008'e ''Ömer Hayyam'la girmiş''. Yazarlar, çağının önemli bilginlerinden, düşünür, matematikçi, şair Ömer Hayyam'ı değerlendirmişler.(x)
* * *
Ömer Hayyam, 12. yüzyılın ilk yarısında bugünkü İran'ın Horasan-Nişabur bölgesinde yaşamış. Şiirleri divan edebiyatında ''Rubai'' denilen dörtlüklerden oluşan, matematikçi, gökbilimci, dünyayı ve yaşamı sorgulayan, düşündüğünü özgürce söyleyen, bağnazlıklara karşı olan Hayyam'ın yazdıkları bugüne kadar dilden dile çevrilmiştir.
* * *
Özellikle içkiyi konu alan rubaileri, içki içenlerin savunma silahı gibidir.
Bir örnek:
''Bir hadis-kutsi diyor ki
İç, dinine düşman olanın kanı helaldir.
Şarap da dinimin düşmanıdır
İçerim vallahi helaldir.''
* * *
Sokrat, Milat'tan 400 yıl önce ''Bildiğim tek şey, hiçbir şey bilmediğimdir'' demiştir.
Ömer Hayyam da aynı şeyi söyler:
''Gönlüm bilgiden yoksun olmadı
Gözlere özgü bilmediğim kalmadı
Dedim ama aklım başıma gelince
Görüyorum ki hiçbir şey bilmeden ömür kaydı.''
* * *
Ömer Hayyam'a göre insanın yaşam biçimiyle Tanrı'nın insana biçtiği söylenen yaşam biçimi birbirine karşıttır:
''Tanrı'nın dileği değil benim dileğim
Öyleyse nasıl muradıma ererim
Tanrı'nın isteği doğruysa eğer
Baştan sona yanlış benim isteğim.''
* * *
Ömer Hayyam'ın şu ''rubai''sini alın, Ankara'nın en yüksek yerlerinden birine asın ve altına ''İşte biz buyuz!'' yazın...
''Bir elimizde Kuran, bir elimizde kadeh
Gâh helal ehliyiz, haramzadeyiz gâh
Şu gelişmemiş gökkubbenin altında
Ne saltık kafiriz, ne saltık müselman.''
* * *
Ömer Hayyam, yasaklanan her şeyin insan yaşamına, sevincine engel olduğu kanısındadır, yasaklanmış her şey hoştur:
''Şarabı çirkin kötü diye yermiş şeriat,
Şarap hoştur, hele içilirse bir güzelin elinden
Haram kılınmış, tadı acıymış seviyorum acısını
Doğrusu, hoş olan her şey haram şeriatın dilinde.''
* * *
Ömer Hayyam, ömrünün son yıllarında dahi kaba sofuluğa isyan eder, yaşama sevincini haykırır:
''Kaba sofuluk ve tövbe yazısını çizeceğim.
Ak saçlarında şarap içmeye niyetleneceğim
Ömrünün kadehi yetmişini doldurdu
Şimdi coşmasam ne zaman coşacağım''
(Bu rubailer Abdülbaki Gölpınarlı'nın ''Ömer Hayyam Rubaiyat'' kitabından alınmıştır.)
* * *
Herhalde bundan sonra bu yazıyı okuyanlar Kasımpaşa'dan Beyoğlu'na çıkan yokuşa adı verilen Ömer Hayyam'ın kim olduğunu az çok anlayıp tanımışlardır.
Lakin önümüzdeki günlerde biri çıkar, yokuşun adını değiştirirse de hiç şaşmayın, biz şaşmayız da...
_____________

(x) Vecihi Timuroğlu, Ahmet Necdet Kaleli, Öner Yağcı, Reşit Kara

Hasan Pulur
10.02.2007
Miliyet Gazetesi

__________________
"Yüce varlık bize bir beden verince
Sevmesini öğretti her şeyden önce
Sonra şu delik deşik yüreğimize
Mana incileri sakladı binlerce
Sponsor Reklamlar

mechul bunu beğendi.
tuncer yilmaz isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alinti
Alt 12.02.11   #4
mechul
Avatar mevcut degil.
Banned
Banned Users
Üyelik tarihi: Jun 2010
Nereden: mmmmm
Mesajlar: 235
Rep Puani : 30
Standart Cevap: Ömer Hayyam


Yüce ruhu önünde saygıyla egilecek nadir tarihi kişilerdendir,
bin yıllar önce şaraptan ilham alıp hayatın sırrını çözmüştür.


En sevdigim dizesi.

Yoksul gavur, çirkin orospu gibiyim.
Ne din umrumda, ne cennet, ne dünya !

Ömer Hayyam
Sponsor Reklamlar

mechul isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alinti

Seçenekler


Bookmarks
    Bu içeriği paylaş --> Facebook Bu içeriği paylaş --> del.icio.us Bu içeriği paylaş --> Myspace Bu içeriği paylaş --> Google Bu içeriği paylaş --> Twitter Bu içeriği paylaş --> MSN Bu içeriği paylaş --> Digg Bu içeriği paylaş --> Yahoo Bu içeriği paylaş --> Linkedin
Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir)
 
Önceki veya sonraki konu...
Benzer Konular
Konu Konuyu Başlatan Forum Cevaplar Son Mesaj
Hayyam tuncer yilmaz Ozanlarımız 3 16.12.12 11:40
Kizilbaslar,Tavsan Meselesi, Hz Ömer, Hz Ali ve farkli bir bakis acisi Pir Mehmet Alevi Kültürü 5 19.09.11 20:20
CHP Lideri Kılıçdaroğlu Hz. Ömer adaletini getireceğiz redyellow Pir Yolu Haber Merkezi 12 01.04.11 17:28




Totobo Satılık pomeranian Pomeranian Boo

Sitemiz tüm dünyaya açık, hiçbir ayrım yapmaksızın faaliyettedir. Sitemize katılmak için alevi olmanız şart değildir kapımız herkese açıktır ve herkes fikir ve düşüncelerini özgürce konuşabilir. Ayrıca tüm üyeler her türlü görüşlerini önceden onay olmadan anında siteye yazabilmektedir. Her türlü sorumluluk yazan kullanıcıların kendisine aittir. Uygunsuz davranış vb. hareketler bazen site ekibinin gözünden kaçabilir. Bu yüzden uygunsuz davranış görülmesi durumunda, şikayetlerinizi iletişim bölümünden bildirirseniz, gerekli işlemler yapılacaktır. Bu site, telif hakları Copyright ©2000 - 2011, Jelsoft Enterprises Ltd'e ait olan vBulletin® scripti ile tasarlandı ve kodlandı. Ayrıca sitemiz extra Php ve Ajax -jQ- ile güçlendirildi. Arama motoru optimizasyonu ise, vBSEO kullanılarak yapılmıştır.

Search Engine Friendly URLs by vBSEO 3.6.0 PL2