Sponsor Reklamlar


Alevilik ve Bektaşilik Nedir ?

 Cem Evlerimiz Katagorisinde ve  Bagcilar cemevi Forumunda Bulunan  Alevilik ve Bektaşilik Nedir ? Konusunu Görüntülemektesiniz.=>...

 
Seçenekler
Alt 11.09.09   #1
Alevi
Alevi - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Kıbrısl�
Kurucu
Üyelik tarihi: Aug 2009
Nereden: Schweiz(isvicre)
Yaş: 37
Mesajlar: 4.785
Rep Puani : 199
Standart Alevilik ve Bektaşilik Nedir ?


ŞİLİK NEDİR?

Sözlük anlamına göre Alevi, Hz. Ali’ye bağlı veondan yana olan kimse demektir. Alevilik ise genel olarak Hz. Ali’yisevmek ve onun soyunun yani Ehli Beyt’in yolundan gitmek olaraktanımlanabilir.

Ancak bugün için dünyanın değişik bölgelerindeyaşayan farklı Alevi grupların herbiri için Alevi ve Aleviliksözcüklerinin ifade ettiği anlamlar da farklı olmaktadır. Biz konuyaAnadolu Alevileri açısından yaklaşmakla birlikte genel bir tarihselperspektif de sunacağız.

Ülkemizde bugün yaygın şekilde Aleviolarak adlandırılan kitleler için kaynaklarda birçok isminkullanıldığını söyleyebiliriz. Anadolu’daki Alevi kitleleri nitelemeküzere kaynaklarda, kızılbaş, rafızi, ışık, mülhid ve torlak gibiadların kullanıldığını görmekteyiz. Bunlardan en çok kullanılanıKızılbaş adı olmuştur. Anadolu Alevileri kendileri için çok anlamlıKızılbaş adını, Osmanlı yönetiminin ahlakdışı anlamlar yükleyerek,sünni kitlelere aşılayarak bir psikolojik savaş aracı olarak kullanmasısonucunda bırakmak zorunda kalmışlardır.

Bugün Anadolu veBalkanlar’da yaşayan Tahtacı, Çepni, Amucalı, Bedrettinli, Sıraç gibideğişik gruplar genelde Alevi olarak adlandırılırlar. AnadoluAleviliği, tarihsel ve sosyal koşulların doğal bir sonucu olarak,kitabi olmaktan çok sözlü geleneğe dayalı eski inançların islamişekiller altında yaşamaya devam ettiği bir halk islamıdır.

Genelolarak ifade etmek gerekirse Bektaşi sözcüğü de yukarıda değindiğimizkitleler için kullanılmıştır. Bektaşilik Hacı Bektaş Veli’yedayanılarak kurulmuştur. Alevilik ve Bektaşiliği birbirinden bağımsızolarak ele almak bugün gelinen noktada tarihsel ve sosyolojik açıdanmümkün görünmemektedir. Her iki terim de zaman zaman birbirinin yerinekullanılabilmektedir. Prof. Melikoff’un da belirttiği gibi “Alevilik,Bektaşilik’ten ayrılamaz. Çünkü her iki deyim de aynı olguya, Türk halkİslamlığı olgusuna bağlıdır.”Alevilik ve bektaşilik, inanç ve ahlakesasları ve edebiyatları bakımından temel olmayan farklılıklar dışındaortaktırlar. En temel farklılık, Bektaşi kitlelerin daha çok şehirdeyaşamalarına karşın, Alevilerin göçebe/yarıgöçebe çevrelerde yaşamalarışeklinde ortaya çıkmış sosyal bir farklılıktır. Ancak tarihsel olarakdoğru olan bu sosyal farklılık günümüzde anlamını yitirmeye başlamış,“Alevi” adı daha yaygın olarak kullanılır olmuştur. Bugün genel olarakAlevi olarak adlandırılan kitleler üç dinsel gruba bağlıdırlar:

Ocakzade Dedeler
Çelebiler
Dedebabalar
Buüç grupdan Anadolu’da en fazla etkinliğe ve nüfuza sahip olan OcakzadeDedeler’dir. Daha sonra Çelebiler gelir. Dedebabaların ise Anadolu’danüfuzları zayıftır, Balkanlar’da daha etkindirler.

Türkiye’deyaşayan Alevilerin sayısı konusunda çeşitli veriler ilerisürülmektedir. Türkiye’de etnik ve mezhep konularında varolan tabularnedeniyle, yapılan resmi sayımlarda bu konu bilinçli olarak ihmaledilmekte ve dolayısıyla Alevilerin sayısı konusunu herkes işinegeldiği şekilde yazmaktadır. Tarafsız araştırmacılara göre Türkiye’deen az 15 milyon Alevi bulunmaktadır. Karadeniz ve Güneydoğu AnadoluBölgelerindeki illerde sayıca az olmakla birlikte Türkiye’nin heryerinde Aleviler bulunmaktadırlar. Alevilerin sahip oldukları bupotansiyel onları zaman zaman Türkiye siyasetinin de merkezineyerleştirmektedir.


ALEVİLİK NASIL DOĞDU?

Aleviliğinkökeni genel olarak Hz. Muhammed’in vefatı sonrasında yaşanangelişmelere dayanmaktadır. Ancak Anadolu Aleviliği ele alınırkenislamöncesi ve sonrası birçok farklı dinsel ve kültürel unsuru dagözden kaçırmamak gerekmektedir.Önce Aleviliğin doğuşuna yolaçangelişmeleri görelim:

Hz. Muhammed’in vefatı sonrasında ortayaçıkan kimin halife olacağı sorunu, Alevi-sünni meselesinin ilktohumlarını atmıştır. Hz. Muhammed daha sağlığında birçok kez Hz.Ali’nin halefi olacağını vurgulamıştı. Hz. Muhammed’in soyu, kızı Hz.Fatıma’yı eş olarak verdiği Hz. Ali’den devam etmişti.Hz. MuhammedMekke’ye Hicret ettiği zaman da ailesine ve işlerine bakmak üzere Hz.Ali’yi yerine bırakmıştı. Üstelik Peygamber Hz. Ali’nin katıldığı hemenhemen bütün savaşlarda onu komutan olarak atamıştır.

Bilindiğiüzere Hz. Muhammed Veda Haccı dönüşünde (632) Gadîru Hum adlı yerdeberaberindeki müslümanlarla konaklayarak bir konuşma yapmış ve bukonuşmasında kendisinden sonra amcasıoğlu ve damadı Hz. Ali’ninmüslümanlara önder yani halife tayin olduğunu ifade etmişti. Oradaaralarında İkinci Halife Ömer’in de bulunduğu müslümanlar bundan dolayıHz. Ali’yi kutlamışlardı.

Ölmeden önce Hz. Muhammed “Bana birkalem ve kağıt getirin size bir vasiyet yazdırayım ki, benden sonraihtilafa düşmeyesiniz.” demiş ancak bu isteği yerine getirilmemiş vePeygamber vasiyetini yazamadan vefat etmişti. Daha sonra Hz. Ali vediğer aile üyeleri Peygamberin defin işleriyle uğraşırken, Ebu Bekir veÖmer’in de aralarında bulunduğu ensar ve muhacirin ileri gelenleriiktidar kavgasına başlamışlardı bile. Bu iktidar mücadelesi EbuBekir’in halife olması ile sonuçlanmış, daha sonra sırasıyle Ömer veOsman halife olmuşlardır. Sonuç olarak bu üç kişinin halifelikleri,deyim yerindeyse Peygamberin Ehli Beytine rağmen gerçekleşmiş, bunedenle yüzyıllardır tartışılagelmiştir. Hz. Ali ve Hz. Fatıma buhalifelikleri onaylamamakla birlikte, iktidar uğruna gerginlikyaratmaktan da kaçınmışlar, bu haksızlığı sineye çekmeyi uygungörmüşlerdir.

Alevi-Sünni meselesinin ilk çıkışı özetlemeğeçalıştığımız bu halifelik meselesine dayanır. Ehli Beytin başınagelenler ve bunlardan en önemlisi Kerbela Olayı ise Aleviliğin siyasalve düşünsel bakımlardan daha da olgunlaşmasına ve Araplar dışındakidiğer uluslar arasında da yayılmasına neden olmuştur.Şimdi bugelişmeleri görelim:

Osman’ın halifelik dönemi (644-656), dahaönce tohumları ekilmiş bulunan bölünmelerin, problemlerin su yüzüneçıktığı bir dönem olmuştur. Halife Osman’ın yönetiminde akrabalarına,yani Emevi ailesine gösterdiği aşırı yakınlık ve valiliklere onlarıtayin etmesi ve diğer suistimaller ona karşı Irak, Mısır, Hicaz veSurite’de yoğun bir hoşnutsuzluk duyulmasına yolaçmıştır. Valilerihalka kötü davranıyor olmalarına rağmen onları koruyucu bir tutumtakınmış, sonuçta Mısır, Basra ve Kûfe’den yola çıkan gruplar HalifeOsman’ın evini kuşatarak onu öldürmüşlerdir.(656)

Üçüncü HalifeOsman’ın öldürülmesi sonrası Hz. Ali halifeliği sahabenin ısrarlarıüzerine kabul etmiştir. Hz. Ali iç karışıklıkların çok yoğun olduğu birdönemde ve bu karışıklıkları sonlandırmak amacıyla halifelik görevinikabul etmiştir. Daha önce Osman’ın aleyhinde bulunmuş olan Hz.Muhammed’in eşlerinden Ayşe, Talha ve Zübeyr, Hz. Ali’nin halife olmasısonrasında onu Osman’ın ölümünden sorumlu tutarak Cemel savaşınayolaçmışlardır. Cemel Savaşı Hz. Ali’nin galibiyetiyle sonuçlanmıştır.Hz. Ali bu olaydan sonra Şam’da hüküm sürmekte olan ve kendisine biatetmeyi reddeden Şam Valisi Muaviye sorununun çözümüne girişti. Muaviye,Hz. Ali’yi Osman’ın ölümünden sorumlu tutuyor ve Şam’da bununpropagandasını yapıyordu. Hz. Ali’nin uyarıları sonuçsuz kalınca Hz.Ali ve Muaviye Orduları arasında Sıffin Savaşı (657) başlamış oldu. Hz.Ali’nin ordusu savaşı kazanmak üzereyken, Muaviye’nin yakın adamı Amrİbn-ül As’ın, askerlerin mızraklarının ucuna Kuran sayfalarınıbağlatarak “Allahın kitabı sizinle bizim aramızda hakem olsun.” diyebağırtması sonucu Hz. Ali’nin ordusu saldırıyı durdurdu. Bu şekildeAmr’ın hilesi işe yaramış ve iki taraftan hakemler seçilmiş, bir sonucaulaşılamamıştır. Burada Hz. Ali’nin ordusundan ayrılan bir grup daHariciler adını almışlardır. Böylece müslümanlar Hz. Ali yandaşları,Muaviye yandaşları ve Hariciler olmak üzere üçe bölünmüş oluyorlardı.Hz. Ali vefatından önce Haricilere yönelik askeri bir harekatdüzenlemiş, önemli bir bölümünü yok etmişti. 24 Ocak 661’de ise Hz.Ali, İbn Mülcem adlı bir harici tarafından uğradığı saldırı sonucundaşehid olmuştur.

Bu şekilde Emevi hükümdarı Muaviye iktidarayönelik siyasal amaçlarını ne pahasına olursa olsun elde etmeyeuğraşmış, Sıffin’de Hz. Ali’ye yenileceğini anlayınca hileye başvurmuşve Hz. Ali’nin vefatı ile Emevi saltanatını kurma amacına ulaşmıştır.Hz. Ali’nin vefatı sonrası Şam ve Mısır dışında bütün eyaletler Hz.Hasan’a biat etmişlerdi. Muaviye kendi iktidarı için tehlikeli saydığıHz. Hasan’ı zehirletmekten de çekinmedi. Muaviye, Ehli Beyte ve Hz. Aliyandaşlarına her türlü eziyeti yaptırmış, camilerde Hz. Ali’ye lanetokutmuş ve kendisinden sonra oğlu Yezid’in halife olmasını sağlamakyoluna gitmişti. Hz. Hasan’ın zehirletilmesiyle Yezid’in önünde enbüyük engel olarak Hz. Hüseyin bulunmaktaydı.

Yezid ilk işolarak Medine Valisi ve akrabası Velid’e bir mektup yazarak, özellikleHz. Hüseyin’in muhakkak kendisine uymasının sağlanmasını, bunureddederse öldürülmesini emrediyordu. Doğal olarak Hz. Hüseyin’in Yezidgibi bir zalime itaat etmesi mümkün değildi. Hz. Hüseyin, MuhammedHanefi’nin de tavsiyesiyle 4 Mayıs 680 gecesi, bütün aile fertleriniyanına alarak Mekke’ye gitti. Ayrıca, Hz. Hüseyin’in Yezid’e biatetmediğini ve Mekke’ye gittiğini öğrenen Kûfeliler de Hz. Hüseyin’eelçiler göndererek Kûfe’ye davet ile kendisini halife olaraktanıyacaklarını bildirdiler. Bunun üzerine Hz. Hüseyin amcaoğluMüslim’i uygun bir ortam sağlamak için Kûfe’ye gönderdiyse de MüslimYezid’in adamlarınca yakalanarak idam edildi. Hz. Hüseyin Mekke’denKûfe’ye doğru yola çıktığı sırada Müslim öldürülmüştü.

Hz.Hüseyin ve beraberindekiler Kerbela’ya geldiklerinde hem susuzbırakılmış, hem de binlerce kişilik ordu tarafından sarılmışdurumdaydılar. Yezid’in Kûfe valisi Ubeydullah, Hz. Hüseyin’in geridönmek, Yezid’le görüşmek veya islam sınırlarından birine gitmekisteklerinden hiçbirini kabul etmedi. Esasen onun görevi Yezid’inemrini yerine getirmek, yani Hz. Hüseyin’i öldürmekti. Çünkü biliyorduki Hz. Hüseyin yaşadığı sürece efendisi Yezid’e rahat yoktu. Sözdemüslümanlardan oluşan koskoca bir ordu iktidar uğruna kendi dinlerinikuran Peygamberin torununu ve ailesini katletmeye kararlıydı.

Nihayet10 Ekim 680 (Hicri 10 Muharrem 61) günü Hz. Hüseyin son hazırlıklarınıyaptı ve Yezid’in ordusuna yaklaşarak hitab etmek istediyse de, buanlamlı konuşma Yezid’in ordusunu pek etkilemedi. Çok dengesiz birşekilde başlayan savaşta Hz. Hüseyin’in 23 süvari ve 40 piyadedenoluşan savaşçıları öğleden sonraya gelindiğinde gittikçe azalmışbulunuyordu. Hz. Hüseyin de bu az sayıda insanla yaya olaraksavaşıyordu. Sonunda Şimr’in emriyle her yandan hücum edilerek Hz.Hüseyin şehid edildi.Sonra çadırlar yağma edildi, hasta olan İmamZeynel Abidin de öldürülmek istendiyse de engellendi. Bu çirkin savaşınen küçük kurbanı ise daha altı aylık bir bebek olan Hz. Hüseyin’in oğluAli Asgar’dı. Hz. Hüseyin tarafında şehid olanlar yetmiş iki kişi idi.

Kerbelaolayı yüzyıllara damgasını vurmuş bir tarihsel olaydır. Bu olay ozamanki müslüman memleketleri halklarını o kadar etkiledi ki Emevisaltanatı kökünden sarsıldı. Kerbela Olayı İran ve Hicaz’da duyuluncahalkta Emevilere karşı büyük bir kin oluştu ve isyan hareketleribaşgösterdi. Yezid’in Mekke ve Medine’ye saldırması ise bardağı taşıranson damla oldu. Özet olarak , camilerde Hz. Ali’ye küfür ettirilmesi,önce Hz Hasan’ın daha sonra da Hz. Hüseyin ve ailesinin ki Peygamberinsoyu onlardan devam ediyordu, acımasızca öldürülmeleri, EmeviHanedanına karşı muhalif bir düşünsel ve siyasal temeli olan birharekete yolaçtı. Bu harekete Hz.Ali yandaşlığı veya Alevilik demekmümkündür.
Sponsor Reklamlar

Alevi isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alinti
Alt 11.09.09   #2
Alevi
Alevi - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Kıbrısl�
Kurucu
Üyelik tarihi: Aug 2009
Nereden: Schweiz(isvicre)
Yaş: 37
Mesajlar: 4.785
Rep Puani : 199
Standart Cevap: Alevilik ve Bektaşilik Nedir ?


ALEVİLİK NASIL YAYILDI?

Alevilikislam dininin yayılmasıyla birlikte Arapların dışındaki uluslara daAbbasiler döneminde Türkler ve İranlılar özellikle orduda yoğun olarakyeralmaktaydılar.Örneğin daha hicri IV. Yüzyılda Maveraünnehir’inoldukça uzağında yaşayan Buğraç Türkleri eski inançlarındaki GökTanrı’nın yerine Hz. Ali’yi geçirmişlerdi. Zaten Emevi döneminden(661-750) bu yana Hz.Ali ve soyunun başlarına gelenler ve özellikle deKerbela olayı Alevilerce her tarafa yayılmaktaydı. Sosyal ve siyasalortam da bu düşüncelerin yaygınlaşmasına elverişliydi. Hz.Ali’ye veehl-i beyte muhabbet, o dönemde gittikçe fazlalaşan tarîkatlerdeoldukça yaygındı. Hazret-i Ali’nin kahramanlıkları ve Kerbela Olayınailişkin menkıbeler Anadolu, İran, Irak ve Horasan bölgelerinin sözlü veyazılı edebiyatında en eski zamanlardan itibaren, çok sevilen ve yaygınbir konudur ki bunun etkilerini bugün bile gözlemlemek olanaklıdır.Demek ki İslam dünyasındaki siyasal ve dinsel bölünmelere kaynaklıkeden bu olaylardan Araplar’ın yanısıra, Türkler, İranlılar ve diğeruluslar da doğal olarak etkileniyorlardı. Yeni müslüman olan uluslararasında Hz.Ali bir sembol halini alıyor ve onun savaşçılık, yiğitlikve velilik yönleriyle bezenmiş menkıbeleri her yere yayılıyordu.Hz.Ali’nin sembolleşmesinin yanısıra, bütün muhalif hareketlerin kalkışnoktası olan Kerbela Olayı da aynı şekilde, hatta daha derin izlerbırakıyordu.. İşte bu etkilerin bir sonucu olarak Alevilik vebatınilik, İslam dünyasının her yanına yayılan tasavvuf akımına nüfuzetmiş ve Alevi-batıni eğilimli birçok tarikat ortaya çıkmıştır. Anadoluve İran bölgelerinde de ortaya çıkan bu tarikatlerden konumuzbakımından en önemlileri Yesevilik, Kalenderilik, Vefailik, Hurufilik,Hayderilik adlı tarikatlerdir. Daha çok göçebe ve köylü topluluklararasında etkili olan bu heterodoks yani resmi din anlayışına aykırıtarikatler, doğaldır ki, yaygın oldukları çevrelerdeki koşullara uygunolarak şekillenmiş bir İslam anlayışını yaymaktaydılar.Sünni çevrelerdeyoğun tepkiler gösterilen ve eski kaynaklarda da yer alan, butarikatlere mensup şeyh ve babalara yönelik suçlamaların en bilinenlerişu şekildedir: Bu dervişlerin, dinsel yükümlülüklere/yasaklarauymamaları ve kadınların da dinsel törenlere katılmaları. Basit halkkitleleri, işte bu adetleri nedeniyle yoğun tepkiler alan ve hiçşüphesiz telkinleri kendilerine daha uygun gelen bu tür babaların veşeyhlerin etkileri altındaydılar. Bu heterodoks şeyh ve dervişler adetaalevi-batıni düşüncelerin yayıcılarıydılar. Alevi Dedelerinin soylarıda onlara dayanır.



TÜRKLER'İN İSLAMLAŞMASI

Moğolistan’danTuna boylarına kadar çok geniş bir coğrafi alana yayılmış bulunanTürkler, İslamiyet’i benimsemeden önce büyük ölçüde Şamanizm ve kimikültlerin etkisi altında bulunuyorlardı. Türkler’in savaşlar ve göçleryoluyla yer değiştirmeleri, bu yayılma ve göç yolları üzerindeki birçokfarklı kültür ve inançlara sahip halklarla ilişki kurmalarına veetkilenmelerine yol açmaktaydı. Konunun uzmanlarının verdikleribilgilere dayanarak diyebiliriz ki, İslamiyet’in Türkler’in yaşadıklarıbölgelere ulaşması öncesi, geniş bir coğrafi alana yayılmış bulunanTürk kitleleri, Şamanizm’in yanısıra, Budizm, Maniheizm, Hıristiyanlıkve Musevilik gibi inançlarla da ilişki kurmuş ve etkilenmişbulunmaktaydılar. Zamanın Türk devletlerinden, Hazarlar’ın Museviliği,Uygurlar’ın Maniheizm’i, Tabgaçlar’ın Budizm’i ve Oğurlar’ın OrtodoksHıristiyanlığı kabul etmeleri bu ilişki ve etkilenmenin doğal birsonucu olarak görülebilir.Büyük ölçüde ekonomik sıkıntılar ve nüfusyoğunluğu sonucu gerçekleşen Türkler’in anayurtlarından göç etmeleriolgusu, esas olarak güneye ve batıya olmak üzere iki doğrultudagerçekleşti. Batı’ya doğru gerçekleşen Türk göçleri İran’da hüküm sürenSasani imparatorluğu engeli ile karşılaştılar ve bir bölümü Hindistan’adoğru yönelirken, diğer bir bölümü ise İran’a yakın bölgelerdebulunmayı sürdürdüler. Türkler’in İslam dünyası ile ilişkiyegeçebilmeleri ancak Sasani İmparatorluğu engelinin ortadan kalkmasıylamümkün görünüyordu. Ancak Türkler, Sasani İmparatorluğu’nuyıpratmalarına karşın çökertememişlerdir. Bu, aşağıda görüleceği üzereArap ordularınca gerçekleştirilecektir.

Arap orduları yeni dininverdiği heyecanla ilerleyişlerini sürdürmekteydiler ve 634’te YermukSavaşı ile Bizans’ı Suriye’den çıkardılar. Ardından 635’te Kadisiye ve641’de Nihavend Savaşları ile Sasani İmparatorluğu’nu ortadankaldırarak, İran’ı ele geçirdiler. Bu şekilde Sasani İmparatorluğu’nunyıkılması, Türkler’in İslam dini ile ilişki kurabilmesinin yolunu daaçmış oluyordu ki, bu bakımdan önemli bir gelişmedir.Müslüman Arapordularının Sasani engelini aşması sonrası başlayan Türk-Arapilişkileri uzun süre karşılıklı mücadele içinde geçti. Emevilerdönemi’nde (661-750) Araplar, kısa zamanda Maveraünnehir’e hakimoldukları gibi, akınlarını Talas’a kadar ilerlettiler ki, bölgede hükümsüren Türk hakanlıklarının birbiriyle olan mücadeleleri de bu durumukolaylaştırıyordu. Böylece Orta Asya hakimiyeti için mücadele edenTürkler’in Müslüman Arap ordularınca tasfiye edilmeleri üzerine,bölgede Çinliler ve Araplar karşı karşıya geldiler. Abbasiler’iniktidara geçmesinden hemen sonra gerçekleşen Talas Savaşı’nda (751),Araplar Türklerle birlikte Çinlilere karşı savaştılar. Bu önemli savaşsonrası Çin, Orta Asya’dan çekildi ve Araplar bölgeye hakim oldular.

Emeviler’inmüslümanlığı seçen Arap olmayan uluslara karşı baskıcı ve hor görücütutumuna karşın, Abbasiler, halkı Arap olmayan bölgeleri de, Araplarlaeşit gören daha ılımlı bir yönetim anlayışını benimsemişlerdi.Araplar’ın yenilgiye uğrattıkları halklar giderek İslamlaşmayabaşladıklarından, daha önce başka inançlara mensup din adamları vetüccarların geldikleri yollardan bu kez müslüman din adamları vetüccarlar Türklerin yaşadıkları bölgelere gelmeye başlamışlardır.Ayrıca Abbasiler’in yanısıra Samaniler devletinin de özellikle orduyönetiminde Türkler’den yararlanmasının, İslam’ın bu kitleler arasındayayılmasına yardım ettiği söylenebilir. Yalnız Türkler’inİslamlaşmasında gözden kaçırılmaması gereken önemli nokta, Türkler’inbu yeni dinin birçok unsurunu Araplar’dan değil İranlılardan almalarıkonusudur. Türklerin İslam’ın bölgeye Arap orduları aracılığıylagelmesinden önce de ilişkide bulundukları ve birçok bakımdan ortaknoktalara sahip bulundukları Acemleri (İranlıları) kendilerineAraplardan daha yakın görmeleri doğaldı. Böylece İranlılar, Türkler’inİslam uygarlığını benimsemeleri konusunda bir köprü vazifesi görmüşler,onlara yol göstermişler, onları etkilemişlerdi. Bu etkileri dahasonraki yüzyıllarda, Türk edebiyatı, sanatı, idare sistemi gibi birçokalanda görmek mümkündür.

Buraya kadar özetlemeye çalıştığım,VII.-X. yüzyıllar arasındaki gelişmelere bakılarak Türkler’in büyük birbölümünün müslüman olduğu sanılmamalıdır. Sözü edilen dönemde, İslamdini daha çok batıdaki şehirlerde ve gelişmiş yerlerde yayılmıştı,doğuda daha çok bozkırlarda göçebe ve yarıgöçebe durumda bulunanTürklerin çoğunluğu hala eski inançlarına bağlı idiler. AncakX.yüzyılla birlikte, Türklerin yaşadığı bölgelerde halâ sürmekte olanArap egemenliği sonucu, neredeyse iki yüzyılı aşan bu zaman sürecindegelişen, siyasal, ekonomik ve kültürel ilişkiler, Türkler arasındaİslam’ın yayılmasına da hız kazandırmıştı. Artık, Maveraünnehir’inBuhara, Semerkant, Fergana ve Curcan gibi büyük Türk şehirleri, İslamkültür ve uygarlığının önemli merkezi haline gelmeye başladılar. Ozamana kadar askerlik sanatındaki üstünlükleriyle tanınmış Türkler,artık yeni dinlerine, başka bir deyişle İslam uygarlığına da katkısağlayabilecek duruma gelmişlerdi. Öyle ki, Arapların egemenliğinde sıksık ayaklanan, halifeleri bile değiştirme gücüne sahip Türkler artıkkendi devletlerini kurma aşamasına gelmiş durumdaydılar. Bu şekilde,IX. yüzyıldan başlamak üzere, çok geniş bir coğrafi alanda kurulanMüslüman-Türk devletleri arasında, Tuluniler (875-905), Karahanlılar(840-1212), Gazneliler (969-1187), Selçuklular (1040-1308) veHarezmşahlar (1077-1231) gibi devletler sayılabilir. Türklerin İslamdinini benimseme nedenleri konusunda, uzmanlarca çeşitli tartışmalaryapılmış ve farklı görüşler ileri sürülmüştür. Burada kısaca bu konuyada değinmek sanırım yararlı olacaktır. Türklerin İslam’ı benimsemenedenlerinden en fazla savunulanları şu şekilde sıralanabilir:

Eski Türk inançları ile İslamiyet arasındaki benzerlikler,
Araplar ile Türkler arasında yoğun ekonomik ilişkilerin varlığı,
İslam uygarlığının her alanda çağın en üst uygarlığı olması,
Müslüman şeyh ve dervişlerin yoğun dinsel propagandaları,
Araplarla uzun süren savaşlar sonucu uygulanan baskılar ve yok etme politikaları.
Türklerin,uzun bir zaman sürecine yapılan, İslam’ı benimseme olgusunu, yukarıdasayılan nedenlerden birine veya birkaçına bağlama eğilimi birçok eserdegörmek mümkündür. Oysa, o dönemi ele alan araştırmalar incelendiğindeaçıkça görülecektir ki, Türklerin İslam’ı benimsemelerinde, tek birneden rol oynamamış, yukarıda sıralanan ekonomik, siyasal ve toplumsalnedenlerin tümü birden farklı düzeylerde etkili olmuşlardır.

Anahatlarıylasunmaya çalıştığım Türklerin İslam dinini benimsemeleri süreci çokdinamik ve karmaşık bir olgudur ve bu İslamlaşma Orta Asya’danAnadolu’ya göçler sırasında ve sonrasında da yaklaşık XIV. yüzyılakadar sürmüştür. Bu konuda iki önemli noktayı daha belirtmekgerekmektedir ki bunlar:

1- Türkler’e sunulan İslam’ın niteliği ve

2- Türkler’in İslam’ı nasıl algıladıkları konularıdır.

Türkler’esunulan İslam’ın niteliği konusunda şunları söyleyebiliriz: Din’lerin,yayılmaları sırasında farklı coğrafyalarda, farklı insantopluluklarınca benimsenirken, özleri itibariyle olmasa da, biçimselanlamda farklı bir çehreye bürünebilecekleri bilinen bir olgudur.Hiçbir yeni din, eskiden farklı inançlara ve kültürlere sahiptopluluklarca bütünüyle benimsenmemiştir. Dinlerini, kültürleriniçeşitli nedenlerden dolayı terkeden insanlar, bu sırada kimi eskiinançlarını bırakırken kimilerini de yeni dinlerine uygun halegetirerek yaşatmayı sürdürmüşlerdir.Hele Türkler, Kürtler ve İranlılargibi uzun bir geçmişi olan inanç ve kültüre sahip uluslarda, benimsenenyeni dinde, eski inançların korunması oranının daha fazla olduğu,Anadolu insanında etkilerini bugün dahi gördüğümüz sosyolojik birrealitedir.

Bu kısa değerlendirmeden de anlaşılacağı üzere, ArapYarımadası’ndan doğan İslam Dini, Türkler’in yaşadığı bölgelereulaşıncaya kadar çeşitli dinsel ve kültürel etkilere maruz kalmış vedolayısıyle doğduğu coğrafyadan uzaklaştıkça, karşılaştığı değişikkültürel ve dinsel unsurları bünyesine almak zorunda kalmıştır. Dahaönce ele aldığımız tasavvuf akımının oynadığı rolde de gördüğümüz gibi,İslam’ın Türkler’in yaşadığı bölgelere ulaştığındaki bu esnek niteliği,Türkler’in İslamlaşmasında oldukça etkili olmuştur.

Dahaöncede söz edildiği üzere, Türkler İslam’ı doğrudan Araplar’dan değil,İran kültürünün merkezi Horasan yoluyla almışlardı. Zaten İranuygarlığı, daha Türkler’i etkilemeden önce, İslam dini üzerinde deönemli etkilerde bulunmuştu. Kaldı ki, İslam, yayılması sırasındaİran’dan başka uygarlıklar ve dinlerle de karşılaşmış ve bunlardanetkilenmişti. Yine İslam’ın yayılması sonrası çeşitli mezhepler ortayaçıkmış, dinsel kavram ve kuralları farklı yorumlamaları nedeniyleolduğu kadar, siyasal nedenlerle de kıyasıya bir mücadele içine girmişbulunmaktaydılar. Aslında bütün Ortaçağ boyunca, esas nedenleri siyasalve ekonomik olsa bile çekişmelerin gerekçeleri dinsel olaraksunulmaktaydı. Sözü edilen dönem de bu tür mücadelelere sahneolmaktaydı. İşte Türkler, özetlemeğe çalıştığım bu koşullar altında,yüzyıllarca süren bir zaman sürecinde, birçok din ve kültürün etkisindekalarak, sosyal, kültürel ve dinsel gereksinmelerine cevap verebilenesnek/hoşgörülü ve Prof. Cahen’in “Özel bir Müslümanlık” diyenitelediği bu dini benimsediler. Daha sonra da değineceğim gibi,Anadolu’ya göçler sırasında ve sonrasında da süren Türklerinİslamlaşması süreci, XIV. Yüzyıla hatta daha sonralara kadar sürmüştür.

Türkler İslam’ı nasıl benimsediler, konusuna da kısacadeğindikten sonra, Anadolu’ya göçler konusuna geçeceğiz. Daha öncegördüğümüz üzere İslam Türkler’e özel bir biçimde ulaşmıştı. Şehirlerinaksine köylerde ve göçebe boylarda İslamlaşma daha yavaş olmaktaydı.Şehirlerde daha çok sünni derviş ve şeyhlerin faaliyetlerine karşın,köylerde ve göçebe boylarda daha çok Alevi eğilimli dervişler vebabalar propaganda faaliyetleri yürütmekteydiler. Prof. Köprülü’nün debelirttiği gibi: “Daha ilk zamanlardan itibaren Batıni akımların hükümsürdüğü Horasan ve Maveraünnehir sahalarında yaşayan ve siyasi-diniakımlara fiilen karışarak Batıni inançlarıyla yakınlık kuran Oğuzaşiretleri, İslamlığı yavaş yavaş kabul ettiler; fakat bu görünürdeolan İslamlık cilası altında, eski ulusal geleneklerinin ve öncekidinlerinin etkisi altında bulunuyorlardı. İslam fıkıhçılarınınkendilerine çok karışık ve sıkıntılı gelen telkinlerinden ziyade, kendikam (=ozan)larının nüfuzuna bağlı idiler. Maveraünnehir ve Horasan’agelmezden önce ve geldikten sonra Hıristiyanlık, Hinduizm, Mazdeizm,Maniheizm gibi çeşitli dini sistemlerle az çok ilişki kuran buTürkmenler üzerinde, İslamiyet de dahil olmak üzere bu harici (dışsal)ve kapalı (zor anlaşılan) inanç sistemlerinin hiçbiri eski dinselgeleneklerini tamamen unutturamazdı..."

Bildiğimiz gibikam-ozanların yerini artık ata veya baba ünvanlı dervişler almaktaydı.İslam öncesi dönemden kalma Türkler arasında yaygın bulunan menkıbelerebile İslami bir şekil kazandırılarak, bu ata veya baba ünvanlıdervişler tarafından halk arasında yayılıyordu.

Sonuç olarakdiyebiliriz ki, Türk kitleler İslam dinini benimserken, büyük ölçüdeeski inançlarını ve geleneklerini de muhafaza etmekteydiler. Yine buTürk kitlelerin çoğunluğu, karmaşık ve sıkıcı din kurallarını yayan dinadamlarına, şeyhlere itibar etmemekte, onlar daha çok eski şamanları vekamları hatırlatan ve eski inançlarla yeni din arasında paralelliklerkurdukları daha yüzeysel, dinsel bilgileri yayan atalara/babalarabağlanmakta ve onların nüfuzları altında bulunmaktaydılar. Bukitlelerin müslümanlığı, dinsel yükümlülükleri yerine getirmekten uzak,eski inanç ve geleneklerin ön planda olduğu bir halk müslümanlığıydı.

ANADOLU'DA İSLAMLAŞMA

“Daha ilk Selçuklular zamanından itibaren “Dar-ül-cihad” olan Anadolu’ya Türkmen boylarıyle
beraberbirçok “Türkmen Babaları”, Ortaasya, Harzem, Horasan’dan “YeseviDervişleri”, Irak, Suriye ve İran’dan “İsmaili Propagan dacıları”,Kalenderiye mensupları geliyorlardı...”
Sponsor Reklamlar

Alevi isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alinti
Alt 11.09.09   #3
Alevi
Alevi - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Kıbrısl�
Kurucu
Üyelik tarihi: Aug 2009
Nereden: Schweiz(isvicre)
Yaş: 37
Mesajlar: 4.785
Rep Puani : 199
Standart Cevap: Alevilik ve Bektaşilik Nedir ?


TÜRKLER'İN İSLAMLAŞMASI burada kaldım.

Bitmektükenmek bilmeyen göçebe Türkmen akını Selçuklu Devletince Anadolu’yayani Bizans sınırına yönlendiriliyordu. Bu sınır bölgeleri, başka birdeyişle “Uçlar”, iç bölgelerden farklı sosyal özelliklere sahipbulunmaktaydı. Uçların bu farklı toplumsal yapısı, onun özel durumundankaynaklanmaktaydı. Uç halkı, iç bölgelerde daha barışçı ve istikrarlıbir düzene sahip halkın aksine, sürekli savaş hayatı yaşardı. ÖzellikleHorasan ve Türkistan’dan uç bölgelerine birçok savaşçı gelirdi.Uçlardaki bu savaşçı dervişler (ya da alperenler, gaziler) dahaMalazgirt Savaşı’ndan (1071) çok önce Anadolu’nun Sivas, Kayseri veKonya gibi büyük şehirlerine saldırılar düzenlemekteydiler. Uçbölgeleri karşı taraftan gelecek olası akınlara yönelik de hazırlıklıolmak zorundaydılar. Uçlarda nüfusun çoğunluğunu göçebe Türkmenleroluşturmaktaydı. Bu göçebe Türkmenler daha önce de belirttiğimiz gibi,Alevi-batıni eğilimli heterodoks Türkmen babalarının nüfuzualtındaydılar. O dönemde Bizans İmparatorluğu’nun içerisinde bulunduğuzayıf durum nedeniyle bu uçlar sürekli batıya, Anadolu’nun içkısımlarına doğru kaydı. XI.yüzyıl sonrası gelişmelerine bakarak, bu uçsavaşçıları ve birlikte ilerleyen göçebe Türkmen aşiretlerini, AnadoluSelçuklu Devleti’nin, daha sonra beyliklerin ve bu beyliklerden Osmanlıİmparatorluğu’nun doğuşunda birinci derecede rol sahibi olarak görmekdoğru olacaktır.

XI.yy.la birlikte başlayan göçlerin hanginedenlerle ve nasıl gerçekleştiğine daha önce değinmiştik. Anadolu’yailk büyük göç dalgası Malazgirt Savaşı sonrası, ikinci ve daha büyükbir göç dalgası ise Moğol İstilası sonrasında gerçekleşmişti. Bu göçhareketinin önünde ise savaşçı dervişler bulunmaktaydı. Uçlar konusundadaha önce değindiğimiz bu savaşçı dervişler P.Wittek’in “Gazi hareketi”olarak nitelendirdiği bir hareketin mensupları olarak, Anadolu SelçukluDevleti, Anadolu Beylikleri ve Osmanlı Devleti’nin de kuruluşunda çokönemli işlevler gördüler. Anadolu’nun fethi bu dervişlerin öncülüğündegerçekleştirildiği gibi, bu yeni vatanın iskân ve kolonizasyonu daonların önderliğinde gerçekleştirildi.

Türkistan, Harzem,Horasan, Azerbaycan, Suriye ve Irak’tan gerek fetihlerle birliktegerekse fetihlerden sonraki göçlerle Anadolu’ya gelen dervişler değişikdinsel akımlara mensuptular. Şüphesiz XI.yüzyıldan itibaren Anadolu’dameydana gelen sosyal-siyasal gelişmelerin bu dervişlerin etkinliklerinikolaylaştırdığı gibi, halkın da onlara bağlanmalarına yol açtığısöylenebilir. Özellikle köylerde yaşayanlar ve göçebe kitlelerheterodoks tasavvuf akımlarına mensup şeyh ve dervişlere ve onlarıntekke/zaviyelerine büyük ilgi gösteriyorlardı.

Göçebe/yarıgöçebe Türkler’e uygun gelmeyen ehli sünnet inançlarının ön plandaolduğu görüşleri yayan şeyhler ve mutasavvıflar daha çok şehirlerdefaaliyet gösteriyorlar, göçebe/yarı göçebe kitleler arasında pek rağbetgörmüyorlardı. Aynı durum göçler sonrası Anadolu’da yinelendi ve sünnişeyhler göçebe/yarı göçebe kitleler üzerinde etkili olamadılar. Bukitleler arasında daha çok heterodoks tasavvuf akımlarına mensupbabalar, dervişler etkiliydiler. Çünkü onlar, bu kitlelere çok dahauygun gelen senkretist fikirleri yayıyorlardı. Köprülü’nün debelirttiği üzere:”Tahta kılıçlarla kafirlere karşı harbeden, yanındakibir avuç mürid ile yüzbinlerce kişilik düşman ordularını ezen, kalelerialan, küfr diyarına kılıç kuvvetiyle İslamiyeti yayan bu savaşçı Türkmutasavvıfları ile, tekkelerde sakin ve donmuş bir hayat geçiren Arapve Acem mutasavvıfları arasında büyük ayrılık vardır.”

ŞüphesizAnadolu bu dönemde Orta Asya, Harzem, Horasan, Suriye, İran ve Irakgibi merkezlerle siyasal ve sosyo-ekonomik bağlara da sahipti.XI.yüzyıldan başlamak üzere bu bölgelerdeki dinsel ve kültürelgelişmeler Anadolu’yu da etkiliyor, bu bölgelerden birçok mutasavvıf vederviş zaman zaman Anadolu’ya gelerek görüşlerini yayıyorlardı. Budinsel akımları anlamaksızın, Anadolu’daki hiçbir dinsel hareketianlayabilmek olanaklı değildir. Mevlevilik de, Bektaşilik de, Alevilikde ancak bu dinsel ortamın açıklanması sonucunda anlaşılabilir. Bukonuda F. Köprülü şu bilgileri veriyor: “Daha ilk Selçuklularzamanından itibaren “Dar-ül-cihad” olan Anadolu’ya Türkmen boylarıyleberaber birçok “Türkmen Babaları”, Ortaasya, Harzem, Horasan’dan“Yesevi Dervişleri”, Irak, Suriye ve İran’dan “İsmailiPropagandacıları”, Kalenderiye mensupları geliyorlardı...”

Ayrıcaİslam’ın göçebe/yarı göçebe Türkmenler arasında daha çok tasavvuf veheterodoks tarikatler aracılığıyla benimsenmesinden de anlaşılacağıüzere, İslamın yüzeysel ve esnek bir yorumunu yayan bu akımların nederece yaygın oldukları tahmin edilebilir. Bu akımların temsilcileriolan eski Türk şamanlarını andıran babalar ve dervişler bu kitlelereoldukça uygun gelen eski inançlarla da bağlantılı bir islam yorumusunuyorlardı. Bu yorumu yapan babalar ve dervişler sünni şeyh vemutasavvıflarca şiddetle eleştiriliyorlardı. Eleştiriler daha çoknamaz, oruç gibi dinsel yükümlülüklere uyulmaması, islama aykırı olduğuileri sürülen ayin ve ibadet anlayışlarının uygulanması konularındayoğunlaşmaktaydı. Bu eleştirilerden, Ahmed Yesevi ve Ebu’l Vefa gibibüyük tarikat uluları bile kurtulamamışlardır. Bu şeyhlerin zikirtörenlerine erkeklerin yanısıra kadınların da katılması ortodoks sufive ilahiyatçılarca şiddetle eleştirilmişti. Togan’ın verdiği bilgileregöre, bu şeyhlerin ayinleri “şeytan ameli” olarak nitelendirilmekteydi.Halbuki bu zikir törenlerine kadınların da katılması ve bu törenlerdevecd halinde sergilenen rakslar İslam öncesi inançların İslâmi şekilaltında devamından başka bir şey değillerdi.

Anadolu’yagöçlerle birlikte başlangıçta uçlar aracılığıyla gerçekleşen Anadolu’yayerleşen Türklerle, Anadolu’nun yerli hıristiyan halkı arasındakiilişkiler ve karşılıklı etkileşim konusu da oldukça önemlidir.Anadolu’ya gelen Türklerle yerli ahali arasındaki yakınlaşmanın birçoknedenleri bulunmaktadır. Herşeyden önce yerli halk Bizans idaresine,ağır vergiler, keyfi idare, yoğun iktidar mücadeleleri ve ordununbozulması gibi nedenlerle yabancılaşmış durumdaydı. İkinci olarakAnadolu Selçuklularından başlamak üzere Türkler, yerli halka dinsel vekültürel konularda hoşgörülü davranmışlardır. Üçüncü olarakXI.yüzyıldan başlamak üzere Anadolu’ya gelen ahalinin, İslam anlayışıoldukça yüzeysel ve eski inançlarla bezenmiş bir İslamlık idi ki, buyerli halkla kaynaşmayı oldukça kolaylaştırmıştır.

Şüphesizyerli halkın müslüman olmasında ön planda, heterodoks şeyh ve dervişlervardı. Bu heterodoks Türkmen babaları kurdukları zaviyeleraracılığıyla, esnek İslam anlayışlarını yerli dinsel ve kültürelunsurlarla da besleyerek, Anadolu ve Balkanlardaki yerli halklarasunuyor, onları yeni idareye ve ahaliye ısındırıyorlardı. Örneğin odöneme ilişkin, mitolojik nitelikli de olsa tarihsel açıdan değerlibilgiler içeren Vilayetname’de Hacı Bektaş-ı Veli’nin hıristiyanlarımüslümanlaştırmak için gönderdiği Hacım Sultan, Sarı İsmail, Resul Babagibi dervişlerden söz edilir. Yine bu konuda Ö.L.Barkan’ın “KolonizatörTürk Dervişleri” adlı makalesinde arşiv belgelerine dayanan önemlibilgiler vardır.

Üstelik Anadolu köklü bir kültürel ve dinselgeçmişe de sahipti. Bu köklü kültür, yeni yerleşen Türkler üzerindedoğal olarak etkilerde bulundu. Bu etki, kırsal alanlarda daha farklıolmakla birlikte, şehirlerde daha çok zanaatlar ve ticari gelenekler izbıraktı. İhtidalar, evlilikler ve karşılıklı sosyo-ekonomik ilişkilerinbir sonucu olarak gerçekleşen bir etkileşim ortak değerlerinoluşmasıyla sonuçlandı. Hilmi Ziya Ülken’in de belirttiği gibi “...Anadolu’ya yerleşen Türkler buraya kendi geleneklerini getirdiler,bunları İslam dini kuralları, medrese ve tekkenin verdiği arap ve farskültürü unsurları, yerli Anadolu kültür izleriyle birleştirdiler. Busentezden Anadolu Türk kültürü doğdu...”Demek ki, yerli kültürel vedinsel unsurlar da bu yeni gelmiş ahali üzerinde etkili oldu. Meselamüslüman halk, hıristiyan azizlerini kendi ulularıyla özdeşleştirerekAziz George ve Theodore ile Hızır İlyas, Aziz Nicholas ile Sarı Saltuk,Aziz Haralambos ile Hacı Bektaş-ı Veli özdeş kabul edildi. Bu şekildehem hıristiyan, hem de müslümanlarca ziyaret edilen yerler, Hasluck’undeyimiyle “ikili ziyaretgahlar” ortaya çıktı. Her iki halk tarafındanda uğurlu sayılan, yağmur yağdırdığına inanılan kutsal taşlar, kutsalağaçlar ziyaret edilirdi. Yine edebiyat alanında da, hem İslam hem deyerli Anadolu inançlarının etkileriyle kahramanlık hikayeleri ortayaçıkmıştır. Büyük ölçüde heterodoks şeyh ve dervişler, hıristiyanlarcada kutsal bilinen yerlerde tekkeler kurmuşlar ve buralardahıristiyanlığa ve hıristiyanlık öncesi dönemlerden kalma yerel azizkültleriyle karşılaşmışlardı. Bu kültler ve onlara ilişkin hikayeler,evliya menkıbeleri yoluyla islamileştiriliyordu. İslamileştirilerekdevam eden bu eski inanç unsurları arasında, ölmeden önce göğeçekilmek, suyu kana çevirmek, halka felaket musallat etmek, bereketgetirmek, ölü insan veya hayvanı diriltmek, nefes evladı edinmek, kuruodunu ağaç haline getirmek, yerden veya taştan su fışkırtmak, ırmağıveya denizi yarıp geçmek ve üstünde yürümek gibi unsurlar sayılabilir.
Bektaşiliğin Doğuşu
Babaİlyas’ın halifelerinden Hünkâr Hacı Bektaş-ı Veli nasıl oldu da Anadoluve Balkanlar’daki babaların /abdalların en ulusu, piri durumuna geldi.Bu konu üzerinde durmak gerekir

ANADOLU'DA İSLAMLAŞMA

ArtıkXIII.yüzyılın başlarından itibaren Anadolu’nun her yanına yayılmışbulunan ve devletin nüfuzundaki şehirlerin ve gelişmiş merkezlerindışındaki köylerde ve göçebe aşiretler arasında çok uygun bir faaliyetortamı bulan bu Türkmen babalarının, Yesevilik, Kalenderilik veHaydarilik gibi heterodoks tarikatlere mensup bulunduklarını biliyoruz.

Dahaönce Orta Asya’dan başlamak üzere gelişimine değindiğim senkretistdüşünceleri yayan bu babalar, propagandalarda bulundukları sosyalbakımdan şehir halkına ve devlet düzenine oldukça yabancılaşmışçevrelerde zaman zaman siyasal propagandalarda da bulunmaktaydılar.Anadolu’da bunun çok tanınmış ve iz bırakmış bir örneği olarak, buheterodoks babalardan Vefai tarikatına mensup Baba İlyas önderliğinde,“mehdici” bir nitelik taşıyan Babai Ayaklanması (1240), bu babaların vepropagandalarda bulundukları kitlelerin gücünü göstermek bakımındanoldukça dikkat çekicidir. Ekonomik ve siyasal ortamın elverişliolmasının yanısıra, kendisine yabancılaşmış bir yönetime (AnadoluSelçuklu Devleti’ne) nefret duygusundan da kaynaklanan bu hareketgüçlükle bastırılabilmiş, ancak sonuçta merkezi yönetimin gücü detükenmiştir. Bu tükenmişlik, 1243’te Moğollar’ın Anadolu’yasaldırmalarına olanak sağlamış ve Anadolu Moğol egemenliğinegirmiştir.Konunun uzmanı Prof. Ocak’ın çok yerinde tespitine göre “Türkheterodoksisi Babai hareketiyle derlenip toparlanmıştır. Alevilik veBektaşilik bu hareketle Anadolu’daki tarihsel temellerini bulur.”

Ayrıcaaraştırmacılar Moğol istilasının heterodoks akımların Anadolu’da çokrahat yayılma imkânı bulmasına yardımcı olduğunu vurgulamaktadırlar. Buşekilde XIII.yy’ın ikinci yarısından sonra Anadolu’da heterodoks islamyaygınlaştı ve güçlendi. Z.V.Togan’ın verdiği bilgilere göreİlhanlıların himayesinde: Aybek Baba, Buzağu Baba, Abdurrahman Baba,Baba Halil, Sarı Saltık, Barak Baba ve Hacı Bektaş gibi Türk şeyhleriile Yesevî şeyhleri, İslamiyeti adeta bir ulusal Türk dinineçevirdiler. Bu durum, Ortodoks, İslam muhitinde ve özellikle Suriye’deArap uleması tarafından büyük bir kızgınlıkla karşılandı.

Babaİlyas’ın halifelerinden Hünkâr Hacı Bektaş-ı Veli nasıl oldu da Anadoluve Balkanlar’daki babaların/abdalların en ulusu, piri durumuna geldi.Bu konu üzerinde durmak gerekir. Eflaki’nin verdiği bilgiler veVilayetname’deki bilgiler onun heterodoks bir Türkmen şeyhi olduğunuaçıkça ortaya koymaktadır. Eldeki sınırlı kaynaklardan anlaşıldığınagöre bir Hayderi şeyhi olan Hacı Bektaş-ı Veli, Anadolu’ya göç edenTürkmen aşiretlerinin başında bulunan ve bu aşiretlerin hem dinsel hemde siyasal önderi olan heterodoks Türkmen babaları’ndan biri idi. Sonaraştırmalara göre Bektaşlu Oymağı’nın lideriydi ve Babaiayaklanmasının bastırılması sonrası Sulucakarahöyük civarındaheterodoks nitelikli bir İslam propagandası yürütmekteydi. Menkabeviniteliğine rağmen, çok önemli tarihsel bilgiler de içerenVilayetname’ye göre Hacı Bektaş-ı Veli hıristiyanlara ve şamanistMoğollara yönelik İslam propagandası yürütüyor ve halifeleriniAnadolu’nun her tarafına gönderiyordu. Yaşadığı sırada fiilenBektaşilik tarikatını kurmamış bulunan Hacı Bektaş-ı Veli, ölümündensonra halifelerinin, özellikle Abdal Musa ve müridi Kaygusuz Abdal’ınfaaliyetleri sonucunda bütün Anadolu ve Balkanlarda heterodoks Türkmenbabalarının/abdallarının en ulusu durumuna geldi. Böylece Hacı BektaşVeli, Baba İlyas’ın ününü gölgede bırakacak bir duruma geldi.Artık XV.yüzyıl sonlarına gelindiğinde Rum Abdalları arasında Hacı Bektaş kültühakim durumdaydı. Hacı Bektaş artık hepsinin piriydi. Anadolu’dakibütün abdalların, gazilerin ve dedelerin serçeşmesi Hünkar Hacı BektaşVeli’ydi.

Bu şekilde Hacı Bektaş-ı Veli ve onun Türkmen babalarıarasındaki özel yerine dikkat çektikten sonra bu heterodoks babalarınve abdalların babai hareketi sonrasındaki faaliyetlerini anlatmayısürdürebiliriz. Babai hareketi Anadolu’da derin izler bırakmış vehareketin bastırılmasından sonra düşünsel planda yaşamaya devametmiştir. Bu hareket daha sonra, Vefailer’den başka, Anadolu’dakiKalenderi, Haydari ve Yesevi gruplarınca da benimsenerek XIV.yüzyılbaşlarından itibaren varlığını Rum Abdalları adı altında sürdürdü.Zamanın kaynaklarında adları sık sık anılan Abdal Musa, Abdal Murad,Emirci Sultan, Geyikli Baba, Seyyid Ali Sultan, Sultan Şüca, PostinpûşBaba ve Otman Baba gibi dervişler bu Rum Abdalları’ndandır.OsmanlıDevleti’nin kuruluş döneminde abdal, baba, dede, ahi gibi lakablartaşıyan ve Bizans topraklarında ve Balkanlardaki fetihlerde bulunan buheterodoks dervişler hep ön plandadır ve ilk Osmanlı Sultanlarındanbüyük saygı görmüşlerdir. Bu dervişler sadece fetihlere katılmamışlar,bazıları köylere ve ıssız yerlere yerleşmek suretiyle tarım vehayvancılıkla uğraşarak ve zaviyeler kurarak bu yöreleri sosyo-ekonomikanlamda canlandırmışlardır. Bu zaviyelerin kurulması fetihlerikolaylaştırdığı gibi yerli halka yeni idare arasında da bir köprügörevi görüyor ve bu heterodoks dervişlerin senkretist din telkinlerionların İslamlaşmasını da sağlıyordu. Bu dervişlerin XIV. ve XV.yüzyıllarda Anadolu’da ve Balkanlarda yürüttükleri faaliyetleringöstergeleri olmak bakımından her yerde zaviyelere, türbelere ve halâbu dervişlerin adlarıyla anılan köylere vb. yerleşim alanlarınarastlamak mümkündür.

XIII. yüzyıldan başlamak üzere, heterodoksbabaların ve abdalların Anadolu ve Balkanlarda zaviyeler kurmayabaşladıklarını, müritleri aracılığıyla etkinliklerini attırdıklarınıgörmekteyiz. Sulucakarahöyük’te Hacı Bektaş-ı Veli Zaviyesi,Seyitgazi’de Seyyid Gazi Zaviyesi, Tekkeköy’de Abdal Musa Zaviyesi,Arslanbeğli’de Sultan Şucâ’ud-Din Zaviyesi, Dimetoka’da Seyyid AliSultan Zaviyesi, Varna’da Otman Baba (sonradan Akyazılı) Zaviyesi,Kaligra’da Sarı Saltık Zaviyesi bu zaviyelerin en tanınmışlarıdır.Bütün heterodoks gruplar XVI. yüzyıldan itibaren nasıl Bektaşilikbünyesinde erimişlerse, daha önce Kalenderi, Yesevi, vd. akımlaramensup şeyhlerin ve Rum Abdalları’nın kurdukları bu zaviyeler deXVII.yüzyıla gelindiğinde birer Bektaşi zaviyesine dönüşmüşdurumdaydılar.

Bu abdal, baba gibi lakablar taşıyan dervişlerönce Batı Anadolu’da ve Rumeli’de daha sonra Anadolu’nun diğerbölgelerinde kurdukları zaviyelerde, Hacı Bektaş-ı Veli kültünün önplanda olduğu esnek islami düşüncelerini yaydılar. Böylece aslındayaşadığı çağda diğer birçok Yesevi, Kalenderi, Hayderi şeyhlerindenbiri olan Hacı Bektaş-ı Veli, daha sonra özellikle Rum Abdallarınınçabaları sonucunda Anadolu ve Rumeli’de Türk heterodoksisinin birincilşahsiyeti haline geldi. İşte bu şekilde Bektaşiliğin temelleri atılmışoldu. 16.yüzyıldan itibaren ise giderek bütün heterodoks zümreler vedolayısıyla onlara bağlı zaviyeler Bektaşilik bünyesi içerisinde girdive daha da güçlendi. Bektaşiliğe bugün bildiğimiz yapısını kazandıranİkinci (Pir-i Sâni) olarak kabul edilen Balım Sultan’dır. XVI. yüzyılbaşında Hacı Bektaş Zaviyesinin başına getirilen ve Zaviyeye bağlısağlam bir taşra örgütlenmesi kuran Balım Sultan, ayin ve erkânusüllerinde de değişiklikler yapmıştır.
Sponsor Reklamlar

Alevi isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alinti
Alt 11.09.09   #4
Alevi
Alevi - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Kıbrısl�
Kurucu
Üyelik tarihi: Aug 2009
Nereden: Schweiz(isvicre)
Yaş: 37
Mesajlar: 4.785
Rep Puani : 199
Standart Cevap: Alevilik ve Bektaşilik Nedir ?


BEKTAŞİLİĞİN DOĞUŞU

OrtaAsya’dan başlamak üzere gelişimini anlattığımız heterodoks İslamanlayışının, Rum abdallarının “pir” kabul ettikleri Türkmen şeyhi HacıBektaş-ı Veli’ye nisbetle, nasıl Bektaşilik adını aldığına ve bütünheterodoks grupların nasıl Bektaşilik şemsiyesi altında toplandığınadeğinmiştik. Burada ise hurufilik ve etkileri üzerinde duracağız.

Hurufilik,Esterabadlı Fazlullah (Ölm. 1393) tarafından İran (Horasan)’dakurulmuştu. Kurucusu Fazlullah’ın katledilmesi sonrası Hurufilik,Fazlullah’ın baş halifesi Nesimi ve diğer halifelerin çabalarıyla Irak,Azerbaycan ve Anadolu’da yayıldı. Bu halifelerden Ali-ül-AlaFazlullah’ın ölümü sonrası Anadolu’ya geçerek Bektaşi dervişleriarasına girdi. Bazı kaynaklara göre, Ali-ûl-Ala Hacı Bektaş tekkesindebulunuyor, Bektaşilere Hurufiliği telkin ediyordu. HurufilikXV.yüzyılda Osmanlı sarayına kadar sızmış hatta Fatih Sultan Mehmed’ibile etkilemişti. Ancak ulemanın şiddetli tepkisi sonucu genç şehzadeyehurufi fikirleri aşılayan kişi yakılarak öldürüldü. Bundan sonraOsmanlı Devleti hurufiliğin kökünü kazımaya, Kanuni Sultan Süleymanzamanında da devam etti. Bu durum, hurufilerin bektaşilerin arasınasızmalarıyla, fikirlerini bektaşilik perdesi altında yaymayaçalışmalarıyla sonuçlanmış, propagandalarını ancak bu yollasürdürebilmişlerdir. Hurufilik esas olarak harflerden dinsel anlamlarçıkarmaya dayanır. Hurufilik’te varlığın özü sesten oluşur ve Tanrıharfler aracılığıyla insanda tecelli eder. İnsan, tanrısallaştırılır.Hurufiliğin temeli, Tanrı’nın insanda tecelli ettiği düşüncesinedayanır. Hurufiliğin Alevi-Bektaşi inancına etkilerini edebiyatalanındaki örneklerde (Örn. Virani Baba’nın şiirlerinde olduğu gibi)açıkça görmek mümkündür.

Bu araştırmaları yapan Bağcılar Cemevi Dedesi VEYSEL KARA'ya Teşekkür ederiz
Sponsor Reklamlar

Alevi isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alinti

Seçenekler


Bookmarks
    Bu içeriği paylaş --> Facebook Bu içeriği paylaş --> del.icio.us Bu içeriği paylaş --> Myspace Bu içeriği paylaş --> Google Bu içeriği paylaş --> Twitter Bu içeriği paylaş --> MSN Bu içeriği paylaş --> Digg Bu içeriği paylaş --> Yahoo Bu içeriği paylaş --> Linkedin
Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir)
 
Önceki veya sonraki konu...
Benzer Konular
Konu Konuyu Başlatan Forum Cevaplar Son Mesaj
Alevilik-Bektaşilik nedir? fikret Alevi Nedir ? Alevi Tarihi... 1 27.07.12 20:40
Alevilik Bektaşilik Nedir? hasan Alevi Kültürü 0 07.12.09 12:08
20. Hacı Bektaş Velî'nin Alevîlik ve Bektaşîlik'teki Yeri Nedir? Alevi Sorularla Alevi'lik 0 12.09.09 15:01
Alevilik ve Bektaşilik Nedir ? 2 Bölüm Alevi Bagcilar cemevi 3 11.09.09 01:24
Alevilik Bektaşilik Nedir Alevi Alevi Araştırmaları 0 07.09.09 00:40






Sitemiz tüm dünyaya açık, hiçbir ayrım yapmaksızın faaliyettedir. Sitemize katılmak için alevi olmanız şart değildir kapımız herkese açıktır ve herkes fikir ve düşüncelerini özgürce konuşabilir. Ayrıca tüm üyeler her türlü görüşlerini önceden onay olmadan anında siteye yazabilmektedir. Her türlü sorumluluk yazan kullanıcıların kendisine aittir. Uygunsuz davranış vb. hareketler bazen site ekibinin gözünden kaçabilir. Bu yüzden uygunsuz davranış görülmesi durumunda, şikayetlerinizi iletişim bölümünden bildirirseniz, gerekli işlemler yapılacaktır. Bu site, telif hakları Copyright ©2000 - 2011, Jelsoft Enterprises Ltd'e ait olan vBulletin® scripti ile tasarlandı ve kodlandı. Ayrıca sitemiz extra Php ve Ajax -jQ- ile güçlendirildi. Arama motoru optimizasyonu ise, vBSEO kullanılarak yapılmıştır.

Search Engine Friendly URLs by vBSEO 3.6.0 PL2