Sponsor Reklamlar


Ağaç Şeklinde Aç2Beğeni
  • 1 gönderen SHİFT
  • 1 gönderen SHİFT

 
Seçenekler
Alt 19.12.10   #1
SHİFT
Avatar mevcut degil.
Üye
Üye
Üyelik tarihi: Nov 2010
Mesajlar: 34
Rep Puani : 10
Standart Alevilik gerçeği


ALEVİLİK GERÇEĞİ


Aleviliğin Kökeni:
Aleviliğin kökeni genel olarak Muhammed’in vefatı sonrasında yaşanan gelişmelere dayanmaktadır. Ancak Anadolu Aleviliği ele alınırken islamöncesi ve sonrası birçok farklı dinsel ve kültürel unsuru da gözden kaçırmamak gerekmektedir.Önce Aleviliğin doğuşuna yolaçan gelişmeleri görelim:
Muhammed’in vefatı sonrasında ortaya çıkan kimin halife olacağı sorunu, Alevi-sünni meselesinin ilk tohumlarını atmıştır.
Alevilere göre muhammed, Ali’yi yerine halefi olarak gösteriyordu.
Ölmeden önce Muhammed “Bana bir kalem ve kağıt getirin size bir vasiyet yazdırayım ki, benden sonra ihtilafa düşmeyesiniz.” demiş ancak bu isteği yerine getirilmemiş ve Peygamber vasiyetini yazamadan vefat etmişti. Daha sonra Ali ve diğer aile üyeleri Peygamberin defin işleriyle uğraşırken, Ebu Bekir ve Ömer’in de aralarında bulunduğu ensar ve muhacirin ileri gelenleri iktidar kavgasına başlamışlardı bile. Bu iktidar mücadelesi Ebu Bekir’in halife olması ile sonuçlanmış, daha sonra sırasıyle Ömer ve Osman halife olmuşlardır. Sonuç olarak bu üç kişinin halifelikleri, deyim yerindeyse Peygamberin Ehli Beytine rağmen gerçekleşmiş, bu nedenle yüzyıllardır tartışılagelmiştir. Ali, bu halifelikleri onaylamamakla birlikte, iktidar uğruna gerginlik yaratmaktan da kaçınmış, bu haksızlığı sineye çekmeyi uygun görmüştür.
Bilhassa Osman’ın halifelik dönemi (644-656), daha önce tohumları ekilmiş bulunan bölünmelerin, problemlerin su yüzüne çıktığı bir dönem olmuştur. Halife Osman’ın yönetiminde akrabalarına, yani Emevi ailesine gösterdiği aşırı yakınlık ve valiliklere onları tayin etmesi ve diğer suistimaller ona karşı Irak, Mısır, Hicaz ve Suriye’de yoğun bir hoşnutsuzluk duyulmasına yol açmıştır. Valileri halka kötü davranıyor olmalarına rağmen onları koruyucu bir tutum takınmış, sonuçta Mısır, Basra ve Kûfe’den yola çıkan gruplar Halife Osman’ın evini kuşatarak onu öldürmüşlerdir.
Üçüncü Halife Osman’ın öldürülmesi sonrası, Ali halifeliği sahabenin ısrarları üzerine kabul etmiştir. Ali iç karışıklıkların çok yoğun olduğu bir dönemde ve bu karışıklıkları sonlandırmak amacıyla halifelik görevini kabul etmiştir. Daha önce Osman’ın aleyhinde bulunmuş olan Muhammed’in eşlerinden Ayşe, Talha ve Zübeyr, Ali’nin halife olması sonrasında onu Osman’ın ölümünden sorumlu tutarak Cemel savaşına yolaçmışlardır. Cemel Savaşı Ali’nin galibiyetiyle sonuçlanmıştır.
Asıl sorun ise kendisine biat etmeyi reddeden Şam valisi Muaviye’dir. Muaviye, Ali’yi Osman’ın ölümünden sorumlu tutuyor ve Şam’da bunun propagandasını yapıyordu. Ali’nin uyarıları sonuçsuz kalınca Ali ve Muaviye Orduları arasında Sıffin Savaşı (657) başlamış oldu. Ali’nin ordusu savaşı kazanmak üzereyken, Muaviye’nin yakın adamı Amr İbn-ül As’ın, askerlerin mızraklarının ucuna Kuran sayfalarını bağlatarak “Allahın kitabı sizinle bizim aramızda hakem olsun.” diye bağırtması sonucu Hz. Ali’nin ordusu saldırıyı durdurdu. Bu şekilde Amr’ın hilesi işe yaradı ve iki taraftan hakemler seçildi. Hakemlikteki entrika ile Muaviye halife seçildi.
Bu arada Ali’nin ordusundan ayrılan bir grup da Hariciler adını almışlardır. Böylece müslümanlar Ali yandaşları, Muaviye yandaşları ve Hariciler olmak üzere üçe bölünmüş oluyorlardı. Ali vefatından önce Haricilere yönelik askeri bir harekat düzenlemiş, önemli bir bölümünü yok etmişti. 24 Ocak 661’de ise Ali, İbn Mülcem adlı bir harici tarafından uğradığı saldırı sonucunda öldürüldü..
Kerbela Katliamı:
Ali’nin vefatı sonrası Şam ve Mısır dışında bütün eyaletler Hasan’a biat etmişlerdi. Muaviye kendi iktidarı için tehlikeli saydığı Hasan’ı zehirletmekten de çekinmedi. Muaviye, Ehli Beyte ve Ali yandaşlarına her türlü eziyeti yaptırmış, camilerde Ali’ye lanet okutmuş ve kendisinden sonra oğlu Yezid’in halife olmasını sağlamak yoluna gitmişti. Hasan’ın zehirletilmesiyle Yezid’in önünde en büyük engel olarak Hüseyin bulunmaktaydı.
Yezid ilk iş olarak Medine Valisi ve akrabası Velid’e bir mektup yazarak, özellikle Hüseyin’in muhakkak kendisine uymasının sağlanmasını, bunu reddederse öldürülmesini emrediyordu. Doğal olarak Hüseyin’in Yezid gibi bir zalime itaat etmesi mümkün değildi. Hüseyin, Muhammed Hanefi’nin de tavsiyesiyle 4 Mayıs 680 gecesi, bütün aile fertlerini yanına alarak Mekke’ye gitti. Ayrıca, Hüseyin’in Yezid’e biat etmediğini ve Mekke’ye gittiğini öğrenen Kûfeliler de Hüseyin’e elçiler göndererek Kûfe’ye davet ile kendisini halife olarak tanıyacaklarını bildirdiler. Bunun üzerine Hüseyin amcaoğlu Müslim’i uygun bir ortam sağlamak için Kûfe’ye gönderdiyse de Müslim Yezid’in adamlarınca yakalanarak idam edildi. Hüseyin Mekke’den Kûfe’ye doğru yola çıktığı sırada Müslim öldürülmüştü.
Hüseyin ve beraberindekiler Kerbela’ya geldiklerinde hem susuz bırakılmış, hem de binlerce kişilik ordu tarafından sarılmış durumdaydılar. Yezid’in Kûfe valisi Ubeydullah, Hüseyin’in geri dönmek, Yezid’le görüşmek veya islam sınırlarından birine gitmek isteklerinden hiçbirini kabul etmedi. Esasen onun görevi Yezid’in emrini yerine getirmek, yani Hüseyin’i öldürmekti. Çünkü biliyordu ki Hüseyin yaşadığı sürece efendisi Yezid’e rahat yoktu. Sözde müslümanlardan oluşan koskoca bir ordu iktidar uğruna kendi dinlerini kuran Peygamberin torununu ve ailesini katletmeye kararlıydı.
Nihayet 10 Ekim 680 günü Hüseyin son hazırlıklarını yaptı ve Yezid’in ordusuna yaklaşarak hitab etmek istediyse de, bu anlamlı konuşma Yezid’in ordusunu pek etkilemedi. Çok dengesiz bir şekilde başlayan savaşta Hüseyin’in 23 süvari ve 40 piyadeden oluşan savaşçıları öğleden sonraya gelindiğinde gittikçe azalmış bulunuyordu. Hüseyin de bu az sayıda insanla yaya olarak savaşıyordu. Sonunda Şimr’in emriyle her yandan hücum edilerek Hüseyin öldürüldü. Sonra çadırlar yağma edildi, hasta olan İmam Zeynel Abidin de öldürülmek istendiyse de engellendi. Bu çirkin savaşın en küçük kurbanı ise daha altı aylık bir bebek olan Hüseyin’in oğlu Ali Asgar’dı. Hüseyin tarafında öldürülenlerin sayısı 72 kişi idi.
Kerbela olayı yüzyıllara damgasını vurmuş bir tarihsel olaydır. Bu olay o zamanki müslüman halkları o kadar etkiledi ki Emevi saltanatı kökünden sarsıldı. Kerbela Olayı İran ve Hicaz’da duyulunca halkta Emevilere karşı büyük bir kin oluştu ve isyan hareketleri başgösterdi. Yezid’in Mekke ve Medine’ye saldırması ise bardağı taşıran son damla oldu. Özet olarak , camilerde Ali’ye küfür ettirilmesi, önce Hasan’ın daha sonra da Hüseyin ve ailesinin ki Peygamberin soyu onlardan devam ediyordu, acımasızca öldürülmeleri, Emevi Hanedanına karşı muhalif bir düşünsel ve siyasal temeli olan bir harekete yolaçtı. Bu harekete Ali yandaşlığı anlamına gelen Alevilik denildi.
Kızılbaşlık-Alevilik
Aslında Aleviliğin tarihsel adı Kızılbaşlıktır. Alevilik adının tarihsel karşılığı yoktur.
Kızılbaşlık, Türk tarihinin en önemli göç dalgalarından birisinin sonucu olarak ortaya çıkmış olan, temelinde Türk kültürü; vahdet-i vücud görüşünü benimseyen, fazla mezhep kaygısı taşımayan sufilikle yoğrulmuş yüzeysel bir Müslümanlık ve yoğun Ehl-i Beyt sevgisi olan, sosyo politik bir farklılaşma hareketidir.
Kızılbaş adı, başlangıçta, hiçbir olumsuz içerik taşımaksızın, sadece Safevi taraftarlığı anlamında, bizzat Kızılbaş diye isimlendirilen kimseler tarafından, övünçle kullanılmıştır. Kızılbaşlık, başlangıçta, yalın haliyle Erdebil Tekkesine mürid olmak anlamına gelmekteydi. Osmanlı kaynakları da, esas olarak “Kızılbaşlık”ı Safevileri destekleyen Türk boyları için kullanmışlardır.
Safevi devleti “Devlet-i Kızılbaş”, askerleri de “leşker-i Kızılbaş”tır. Osmanlı- Safevi mücadelesinde özellikle Osmanlıların meşruiyet arayışı Kızılbaşlığın din zeminine taşınmasına yol açmıştır. 19. asrın sonlarından itibaren Kızılbaş adı yerini, “Alevi” adına bırakmıştır. Alevilik, Kızılbaşları, Çepnileri, Tahtacıları, Bektaşileri vs. kucaklayan bir şemsiye kavram haline gelmiştir.
Şah İsmail’den bize intikal eden şiirler dikkatlice tetkik edildiği zaman, bunların ciddi manada bir Tasavvufî derinlik taşıdıkları farkedilmektedir. Şah İsmail, Tanrı’nın varlığına içtenlikle inanan, Muhammed’i peygamber olarak kabul eden bir insandır. Ancak, onun Tanrı anlayışında, Vahdet-i Vücud’cu bir boyut hemen hissedilmektedir. Ali’ye yönelik sevginin yoğunluğu, belki de onu, derin denizlerde, pusulasız yelken açmaya sürüklemiş olmalıdır.
Gerçekten de, Ali sevgisinin Şah İsmail’in dilinden dile getirilişi, insanı ürpertecek niteliktedir. Belki de Ali’nin uluhiyeti ile ilgili görüşler, bu anlayışın bir tezahürü olarak anlaşılmalıdır. Onun, zaman zaman “enel Hak” ifadesini kullanması, Vahdet-i Vücut anlayışının bir göstergesidir. Şah İsmail’in şiirlerinde Oniki İmam sevgisi de öne çıkmaktadır.
Şah İsmail, bir şiirinde Tevhid konusunda şöyle demektedir:
Evvel ol Allah’ın adı söylenir
Cümle ibadetin başıdır Tevhid.
Pirim Şeyh Safi’den bize kalmıştır
Sofi kardeşlerin kânıdır tevhid.

****
Her kim Şeyh Safi’nin emrini tutmaz
Yorulur bu yolda menzile gitmez
Gayrı millet ana itibar etmez
Cümle ibadetin başıdır tevhid.
****
Can Hatayim Tevhid derya denizdir
Tevhid etmeyenler bizim nemizdir
Pirim Şeyh Safiden sermayemizdir
Oniki imamin erkânı tevhid.
Bektaşilik-Alevilik
Günümüzde, Alevilik konusunda yapılan araştırmalarda, en çok kullanılan ifade, “Alevilik-Bektaşilik” şeklindedir. Alevilikle, tarihteki doğru kullanılışı ile Kızılbaşlıkla, Bektaşilik arasında bir ilgi, irtibat olduğu, tartışılamayacak kadar açıktır. Kızılbaşlık Bektaşiliği ciddi olarak etkilemiştir.
Osmanlı’nın, Kızılbaşları denetim altında tutabilmek için, onları bir şekilde Bektaşi tekkeleri ile irtibatlandırma yoluna gitmiş olması da, bu etkileşim sürecinde etkin bir husustur. Şah İsmail’in de, kendi emelleri açısından Bektaşiliği kullanmış olması imkan dahilindedir. Ne var ki, Kızılbaşlıkla Bektaşilik arasındaki ilişki yaterince araştırılmamıştır. Bektaşilik, Osmanlı’nın kuruluşundan beri var olan ve Yeniçeri Ocağı ile irtibatlandırılarak bir anlamda resmi tarikat niteliğine bürünen bir tarikattır. 1826’da Yeniçeri Ocağı kaldırılıncaya kadar, Bektaşilerle Osmanlı Devleti arasında, çok ciddi bir çatışmanın var olduğu söyleyebilmek pek mümkün değildir. 1826’da kapatılan Bektaşi tekkeleri 13 yıl sonra tekrar açılmıştır. Bektaşiler, bu dönemde Osmanlı sarayı tarafından korunmuş ve desteklenmişlerdir. Aynı Osmanlı Devleti, Kızılbaşları Yavuz Sultan Selim’den itibaren düşman ilan etmiştir. Arşiv belgeleri, Kızılbaşlara yapılan kötü muamelelerin, zulümlerin, haksızlıkların da belgesi niteliğindedir.
Bektaşi ;İmam Cafer mezhebinden ,Hacı Bektaş tarikatından Türkmen etiği haricinde olan kişi ve gurpların adıdır .Yani Arnavut ,Sırp ,Rum ,Laz,Ermeni vs. etiğinden gelen ve Bektaşi tarikatına girenlere ”Bektaşi” denir .
Bektaşilik etnik köken belirtmez . Bir tarikattır isteyen herkes Bektaşi olabilir .Bir Bektaşi Babasından ”el almak ” bunun için yeterlidir .
Alevilik ise etnik köken belirtir .Türkmen olmayı bereberinde getirir.Anadoluda kendini Alevi-Kızılbaş olarak niteleyen gurupların tümü Türkmendir .
Aleviliğe girme diye bir uygulama yoktur . Düşkün olur çıkarsın ama eğer bir Alevi -Türkmen anne-babaya sahip değilsen Alevi olamasın .Alevilikte böyle bir uygulama yok .
Alevi-Kızıbaşalar ile Bektaşiler arasındaki farklardan birde ”Musahiplik” uygulmasıdır .Eski bir Moğol-Türk gelenegi olan ”Anda”lık yani ”Kan kardeşliği ” Türkmen-Alevi inancında”Musahip”lik adı altında yol ve ahiret kardeşliğine dönüşmüştür . Alevi-Kızılbaş uygulamasında olan musahiplik Bektaşilkte yoktur .
Alevi-Kızılbaş Türkmenler kendilerinden olanı ”BİZDEN ” diğer sünni, şafi grupları ”YABANCI ” olarak tanımlarlar .
Bektaşi dergâhları eğitim faaliyetleri ve araçları bakımından da, ocakzade dedelere bağlı Alevilerle kıyaslanmayacak ölçüde kurumsallaşmış idiler.Dergahlarda yüzlerce cilt eser bulunurken, Alevi köylerinde sadece Dede evlerinde el yazması kitaplar bulunurdu.
Şamanizm-Alevilik
Anadolu Aleviliğinde Şamanizmin etkisi büyüktür.
Alevî, Bektaşî ve Tahtacı semahlarının, Şamanların davulun eşliğinde okuyarak oynamasına çok benzemesi, bu sonuncunun Şaman oyununun gelişmiş şekli olduğunu söylemeye esas verir. Musiki, resitatif şiir ve raks, Şamanı vecde getirdiği gibi, halk sufilerini de dünya kaygılarından uzaklaştırır, Tanrı ile insan arasındaki engeli aradan kaldırır. Alevî ve Tahtacılarda Dernek ve Cem ayini zamanı yapılan semahlarda saz veya bağlama gibi enstrümanlardan yararlanılırdı. Bu merasimlerde ikiden az ve onikiden çok saz olmazdı. Şarkının, oyunun ve musikinin semahı oluşturması, dini içerikli sazlı, sözlü ve oyunlu merasimlerin geçirilmesi, semahın, aynı zamanda erkânın da eski Şaman merasimlerinin ve kültürünün bir kalıntısı olması dolayısıyladır.
Bektaşîler, Alevîler, Tahtacılar Ahiret ve ölümden sonraki sorumluluğu “Eline, Beline, Diline sahip ol”, şeklinde algılıyorlar. Nitekim bu üç temel prensibe amel etmeyenin ahirette de sorumlu olacağına kesin şekilde inanılır. Bu ise ahiret inancını şer’î hükümlerden ve dinî kurallardan daha çok manevî bir yaşama bağlamak demektir.
Bismişah Allah ! Allah !!..
Gün çerağı uyardım fahri Hüda’nın aşkına
Seyyidi Kenvey MUHAMMED MUSTAFA’nın aşkına
Sakiyi Kevser hem Aliyül Mürteza’nın aşkına
Hem Hatice Fatıma Hayrülnisa ‘nın aşkına
Şah Hasan Hulki Rıza ,Hem Şah Hüseyin desti
Kerbela’nın aşkına
Ol Zeynel Abidin mazlumun aşkına
Hem Muhammed Muhammed Bakır ol kim nesli pak CAFERİ SADIK aşkına

Şah Muhammed Taki,Aliyül Naki’nin aşkına
Hem Hasan ‘ül Askeri ,Hem Muhammed Mehdi’nin aşkına
Pirimiz üstadımız HÜNKAR HACI BEKTAŞ VELİ ‘nin aşkına
Rüşan olsun çerağımız Cebrail Aleyhüselam’ın aşkına
Pir Cemal’i MUHAMMED,kemali İmam Hasan ve İmam Hüseyin ALİ ‘yi bilenlere
candan selavat .
Bismişah Allah ! Allah !!..
Bismişah Allah ! Allah !!..
Bismişah Allah ! Allah !!..
Alevilerde İnanç ve İbadet
Alevilerde inanç ve ibadet anlayışının kendine özgü yönleri bulunmaktadır. Bu anlayışın temeli biçimden çok özü esas almasına dayanır. Biçimsel anlamda ibadetin bir araç, olgun insan olmanın ise esas amaç olduğu kabul edildiğinden cemlere katılmak, oruç tutmak yetmez. Eline, diline, beline bağlı olmayan, en kutsal varlık olan insanı sevmeyen, olgunlaşmamış insanların ibadetleri de boşunadır. Bu kişiler Cem törenlerine alınmadıkları gibi toplumdan da dışlanırlar.
Bilindiği üzere Alevilik Hz. Ali, Ehl-i Beyt ve Oniki İmam, ondört masum sevgisine dayanır. Ehl-i Beyt sözcük olarak ev halkı demektir. Ev halkı yani Ehl-i Beyt Hz. Muhammed, Hz. Ali, Hz. Fatıma, Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin’den oluşmaktadır.
1- İmam Ali
2- İmam Hasan
3- İmam Hüseyin
4- İmam Zeynel Abidin
5- İmam Muhammed Bakır
6- İmam Cafer Sadık
7- İmam Musa Kazım
8- İmam Ali Rıza
9- İmam Muhammed Taki
10-İmam Ali Naki
11-İmam Hasan Askeri
12-İmam Mehdi
Öndört Masum:
Muhammed Ekber, Abdullah b. İmam Hasan, Abdullah b. İmam Hüseyin, Kasım, Zeynelaba, Kasım b. Zeynel-abidin, Ali Eftar, Abdullah b. İmam Cafer Sadık, Yahya el-Hadi, Salih, Tayyib, Cafer b. Muhammed Taki, Cafer b. Hasan Askeri, Kasım b. Muhammed Taki.
Dört Kapı Kırk Makam:
Dört Kapı Kırk Makam şeklindeki Kâmil(olgun) insan olma ilkelerini Hünkâr Hacı Bektaş Veli’nin tespit ettiğine inanılır.Hacı Bektaş “Kul Tanrı’ya kırk makamda erer, ulaşır, dost olur.” buyurmuşlardır. Bu ilkeler aşama aşama insanı olgunluğa ulaştırır. Bir başka yoruma göre ise şeriat anadan doğmak, tarikat ikrar vermek, marifet nefsini bilmek, hakikat hakkı özünde bulmak yollarıdır.
Dört Kapı:
1.Şeriat
2.Tarikat
3.Marifet
4.Hakikat
Üç sünnet / yedi farz

Alevilerin kutsal kitaplarından “Buyruk”larda yazıldığına göre Alevi yolunun temeli üç sünnet yedi farza dayanır. Bu temel esaslara uymak zorunludur. Üç sünnet yedi farz şunlardır:

Üç Sünnet
1- Dilini tevhid kelimesinden ayırmaya,
2- Gönlünden düşmanlığı gidere, kimseye kin ve kibir tutmaya, kıskançlık etmeye, hırsına uyup şeytana gönül vermeye.
3- Sözü Hakkın kudreti ola, kimseyle kavga etmeye, kimseye düşmanlık yapmaya.
Yedi Farz
1- Çok sır saklaya,
2- Talip binbir ise, bir otura ve bir dilden söyleye,
3- Hakkın terazisine itaat ede, yaptığı bir günaha bin özür ve niyaz eyleye, kimsenin gıybetini
etmeye ve yalan yere and içmeye, yalan söylemeye,
4- Mürebbi hakkına itaat ede, emrine uya,
5- Kuşak kuşana, halifeden el alıp, tövbe eyleye,
6- Musahibini hakikatte Hak cemiyetine eriştire,
7- Halife’den tac ve kisvet kabul eyleye. Özünü şeyhlere ulaştıra.
Bir kişi bunca farzdan ve sünnetten düşse, ona derman yoktur, sürgün olur, yüzü karadır.
Türkiye’deki bütün Alevilerin hepsinin aynı inançta olduğunu söylemek doğru değildir. Çünkü
Alevilerin bir kısmı Melikoff’un dediği inançta bir kısmı ise aksi inançtadır. Örneğin namaz konusunda Aleviler arasında birlik yoktur. Nitekim Cem Vakfı’nın İstanbul’da yaptığı I. İnanç Önderleri Toplantısında(27-351), Alevi dedeleri bu konuda ikiye bölünmüşlerdir. Bir kısmı Alevilikte namaz olmadığını, Alevi ibadetinin sadece cem törenlerinde kılınan halka namazından ibaret olduğunu iddia ederlerken bir kısmı ise Alevilikte hem Sünnilerde olduğu gibi 5 ya da 3 vakit namaz ve hem de cem törenlerinde kılınan halka namazının olduğunu öne sürmüşlerdir. Türkiye’deki Aleviler de, dedeleri gibi bu konuda farklı inanca sahiptirler.
Aleviler arasında oruç konusunda da birlik yoktur. Bazı Aleviler hem ramazan orucunu hem de Muharrem orucunu kabul etmektedirler. Bir kısmı ise Alevilikte Ramazan orucuna yer olmadığını, sadece muharrem orucunun bulunduğuna inanmaktadır. Bazı Aleviler ise Ramazan orucunu kabul ederken bunun 30 gün olmadığını Ramazanda üç gün oruç tutmanın yeterli olabileceğine inanmaktadır.
Hac konusunda ise Ege bölgesi Alevileri genellikle Hz. Hüseyin’in şehit edildiği yer olan Kerbela haccını yaparken, Orta Anadolu ve Çubuk Yöresi Alevileri hem Mekke-Medine hem de Kerbela Haccını kabul etmektedirler.
Sponsor Reklamlar

"-dost-" bunu beğendi.
SHİFT isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alinti
Alt 19.12.10   #2
SHİFT
Avatar mevcut degil.
Üye
Üye
Üyelik tarihi: Nov 2010
Mesajlar: 34
Rep Puani : 10
Standart Cevap: Alevilik gerçeği


Araştırmacıların Gözüyle Alevilik:

Alman araştırmacı Anton Jozef Dierl Anadolu Aleviliği adlı eserinde şu ifadelere yer vermektedir. ” Keskin inançlı bir Alevi grubu, Zazaca ve Dersimce’nin milli dil olması ve Alevistan adlı ulusal bir otonom bölgenin kurulmasını savunmaktadır. Aleviler, Sünnileri cahil ve bağnaz bulduklarını söyleyeceklerdir. Sünniler ise Alevileri, Hıristiyanlardan da daha kötü görmektedirler. Onlar için Aleviler, kafirdir, ahlaksızdır, komünisttir. Aradaki çatlaklığın birleştirilemeyecek kadar büyük olduğu açıktır. Sünniler, Alevilerin Ali’yi Tanrı olarak kabul ettiklerine inanırlar. Aleviler bu suçlamayı kabul etmezler.

Bir diğer araştırmacı Ruth Mandel Yabancı Ortamlarda Alevi-Bektaşi Kimliği Berlin Örneği adlı çalışmasında şunları yazar: “Sünniler Alevileri Müslüman olmayanlar olarak tanımlamaktadırlar. Sünniler Alevililerin dini ritüellerine kadınları almaları yüzünden suçlamaktadırlar.
Aleviler de Sünnileri peçe gelenekleri dolayısıyla yobaz ve tutucu olarak eleştirmektedirler. Sünni bakış açısına göre Aleviler, imansız kafirlerdir. Aleviler sadece düşman Sünnilere karşı değil, aynı zamanda Türkiye’nin kırsal kesiminde görev yapan jandarmaya karşı da önlem almak zorunda kalmışlardır.
Yine bu yazara göre Aleviler, Uç öykülerinin gerçek olup olmadığını merak ediyorlardı. Çoğu bu öykülere inancı sürdürme konusunda güçlük çekiyordu. Ama kültürlerine, tasavvufa ve kullandıkları sembollere çok bağlıydılar. Her şeyi yukarıdan seyreden bir Tanrı’nın varlığına inanmasalar da, dinsel türkülere çok bağlıydılar. Ben Hıristiyan bir ülkede doğmuş olmak anlamında Hıristiyan’ım ama, Tanrı’nın varlığına inanmıyorum. Ancak Mozart’ın dinsel müziğini hayranım. Dinin müzik gibi sembollerini, bir kültür olarak dinden yararlanmaktan mutluluk duyuyorum. Sanıyorum, Alevilerin yaptıkları da bu, Ali’yi öven şarkılar söylemeye bayılıyorlar, ama Ali’ye inanmıyorlar.
Yine Shankland(1997:24), bu konuda şunları yazmıştır:
“Bir halkın veya toplumun modern dünyada yerini alabilmesi için bir milli devletin parçası olması gerekir. Devlet vatandaşlarını bağlılık görmek için eğitir, rehberlik eder, yönetir, zenginleştirir ve korur. İstisnalar dışında bütün bunları yaşayan kişi, milletin bir ferdidir ve millet de bu ferdin sadakatından emindir. Buna göre Sünni köyler, merkezi otoriteye karşı koymaz ve onunla bağdaşır. Oysa Alevi kültüründe hükümete itaat etme söz konusu değildir. Alevi insanı kendi inanışını, dinsel törenini ve fikirlerini terk etmeden modern Türk Devletine uyum sağlayamaz.
Shakland, Alevilerin merkezi hükümetle bağdaşabilmeleri için Aleviliklerini terketmeleri gerektiğini yazıyor. Bu görüşler, ister istemez Prof. Baykan Sezer’in şu düşüncelerini akla getirmektedir: “Batı kendi içindeki gelişmenin aksine, Doğu’da dinsizliği yaymaya çalışıyor. Çünkü Batı dünya egemenliğinin temelini Doğunun kontrolüne dayandırmaktadır.”
Shakland’ın arzuladığı gibi, eğer Aleviler, Aleviliklerini terkederlerse, onlarda kimlik bunalımı ortaya çıkar ve toplumsal çözülme kendisini gösterir. Bunun yaygın bir hal almasının bir toplum için ne kadar tehlikeli olduğunu anlamak zor olmasa gerektir.

Benzer düşünceleri bir İtalyan gazetecisinde de görüyoruz. Şöyle ki; 17 Temmuz 1999 günü Çubuğun Yukarıkaraköy’de görüşülen köy muhtarı Aslan Ayhan, şunları anlatıyor: “1998 yılında bir İtalyan gazetecisi bizim köye gelerek benimle görüşmek istedi ve bana şu soruları sordu:

Sponsor Reklamlar

SHİFT isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alinti
Alt 19.12.10   #3
SHİFT
Avatar mevcut degil.
Üye
Üye
Üyelik tarihi: Nov 2010
Mesajlar: 34
Rep Puani : 10
Standart Cevap: Alevilik gerçeği


1. Alevilik nedir?
2. Sünnilerle aranız nasıl?
3. Ali’yi Allah olarak kabul ediyor muşsunuz doğru mu?
4. PKK hakkında ne düşünüyorsun?

Bu sorulara ben şu cevapları verdim:
1.Biz Aleviler, Allah’ın kulu, Hz. Muhammed’in ümmetiyiz, kitabımız Kur’an, Adem Sefiyullah
neslinden ve Hz. İbrahim milletindeniz.
2.Sünniler bizim kardeşimiz, bu ülkede birlikte yaşıyoruz, T.C. vatandaşıyız, aramızda herhangi
bir sorun yoktur.
3.Allah gözle görülmez. Peygamberimiz Hz. Muhammet’tirir. Hz. Ali ise Hz. Muhammed’in damadıdır ve onun Allah’la hiçbir alakası yoktur. Hz. Muhammet, Ali’ye aslanım demiştir. Hz. Ali, Zülfikar adlı kılıcı ile kafirlerin kafasını koparmıştır. Bu sözler karşısında İtalyan gazetecinin gözleri fal taşı gibi açıldı.
4. PKK bir terör örgütüdür, Türklüğe düşmandır, Türkiye Cumhuriyetini çökertmek isteyen kötü bir örgüttür. Bu sözler üzerine İtalyan gazeteci köyümüzden hızla uzaklaştı.

Bir başka örnek;
Almanya’nın Manheim şehrinde Musevi, Hıristiyan ve Müslüman kuruluşlar ortak bir sempozyum düzenliyorlar. Bu toplantıya 3 Musevi hahamı, 11 papaz, 3 cami imamı ve Manheim Alevi Kültür Merkezi’nden iki kişi katıldı. Bu toplantıda herkes kendi dinini ve kendi inancını yüceltmeye çalışıyordu. Bir ara Maraş Pazarcıktan İsmail adında bir Alevi, oturumu yöneten Papaza “Ya Ali, Ali’yi unutuyor musunuz?” dedi. Bunun üzerine Papaz, “Ali’de durun, çünkü o bütün peygamberlerden üstündür. Siz Alevi misiniz? Sizden rica ediyorum Avrupa’da ve bütün dünyada lobi yapın, Aleviliği anlatın. Biz size yardım edeceğiz, Aleviliğinizin ön plana çıkması gerekir”, dedi. Bu papaz, ertesi günü Cem Evine 17.000 Marklık yardım göndermiştir(Cem vakfı,2000:287).
İlk bakışta Papazın düşünceleri ve cem evine para yardımı yapması, doğru ve çok masumane gelebilir. Fakat bu papaz Hz. Ali’yi bu kadar takdir ederken, onun yeni bir din getirmediğini, kendisinin de Müslüman olduğunu bilmezden gelmektedir. Papaz, niçin Almanya’daki başka Türk gruplarına değil de Alevilere yardım etmek istiyor. Aleviler Hıristiyanların nesi oluyor ve bu yakınlık nereden geliyor. Alevilerin Aleviliklerini ön plana çıkarmak isterken onların Türk oldukları onu neden hiç ilgilendirmez?
Bu gibi sorular, ister istemez bir takım ard niyetlerin olabileceğini akla getirmektedir.
Batılıların tutumu ve Batılı bilim adamlarının düşünceleri, Alevi-Sünni farklılığını körükleyerek bunu düşmanlığa dönüştürmek amacını taşıdıkları şüphesini uyandırmaktadırlar. Nitekim Albay Stokson, 1920’de Lord Curzon’a gönderdiği resmi yazıda;
“Azerbaycan’da Alevi-Sünni zıtlığı büyük, bu daha da geliştirebilir” diye yazmıştır.
Batılı araştırmacılardan Hasluck, Arnavutluk’taki Bektaşilerin sadece adlarının Müslüman olduğunu bunların gerçekte Hıristiyan inancını benimsediklerini, Bektaşi olan Yanya’lı Ali Paşa’nın
kendisinin Yanya peygamberi olduğunu söyleyerek peygamberliği alay konusu yaptığını, ayrıca bu şahsın, başta karısı için olmak üzere ülkede çok sayıda kilise yaptırdığını fakat hiç cami inşa ettirmediğini yazmaktadır.

İrene Melikoff’a göre Aleviler, Ali’yi Tanrı olarak kabul ettikleri gibi aynı zamanda güneşe de tapmaktadırlar. Aynı yazara göre yine Aleviler, eski Türk inancı ile Müslümanlık arasında kalmışlar. Bu yüzden ne eski inançlarını terkedebilmişler ve ne de Müslümanlığı benimseyebilmişlerdir. Onun için de namaz, oruç, hac gibi İslam ibadeti ile bunların hiçbir ilişkisi yoktur. Asılsız olan bu iddialara Alevi-Sünni grupların inandıklarını düşünürsek, sonuçta Alevi-Sünni gruplar, birbirlerini yanlış algılayacaklar ve sonuçta bu gruplar arasında çatışmalar olabilecektir. Eğer Melikoff’un amacı bu değilse, asılsız iddialarla nereye varmak istemektedir?
İngiliz Antropologu David Shankland, görüştüğü bütün Alevilerin, Tanrı’ya ve Ali’ye inanmadıklarını, Kerbela’dan şüphe ettiklerini söylemiştir. Aleviler arasında bu inançta insanlar olduğu gibi Tanrı’ya, Ali’ye ve Kerbela’ya kesin inananlar da bulunmaktadır. Bir bilim adamının kendi inancını veya belli sayıda kişiden elde ettiği bulguları (bunların doğru olup olmadıkları da şüpheli ama), genelleştirmesi yanlış olduğu gibi bilim adamına yakışan bir tavır da değildir.
Aynı bilim adamı, Sünni köylerin devlete bağlı, fakat Alevilerin hükümete karşı olduklarını onların Türk devletine uyum sağlayabilmeleri için Aleviliklerini terketmeleri gerektiğini söylemiştir. Bu düşünceler de son derece yanlıştır. Çünkü Aleviler, Yavuz Selim’den sonra Osmanlı yönetimi ile çatıştıkları halde, İstiklal savaşında Atatürk’e destek olmuşlar ve bugün de Türkiye Cumhuriyeti’ne ve laikliğe son derece bağlıdırlar. Bu rejim sayesinde rahat ve huzur içinde yaşama hakkını elde etmişlerdir. O halde niçin devlete karşı olsunlar?
Ruth Mandel’e göre Almanya’da yaşayan Aleviler, Sünnileri yobaz ve gerici olarak suçlarken, Sünniler de Alevileri dinsiz olarak kabul etmektedirler. Peki her iki grupta da makul düşünen ve birbirini aynı ülkenin insanları ve aynı ulusa mensup kişiler olarak görüp seven ve birbirlerinin inançlarına saygı duyan insanlar yok mudur? Almanya’da Türk kökenli, Türkiye Cumhuriyetine son derece bağlı çok sayıda Alevi bulunmaktadır. Kaldı ki, Kürt kökenli Alevilerden Türkiye Cumhuriyetine karşı olan ufak bir grup olduğunu araştırmacının kendisi de kabul etmektedir. Şu halde bunların çoğunluğu da Türkiye Cumhuriyetine bağlı vatandaşlarımızdır.
Ayrıca Mandel, Sünnilerin, Alevileri, Ali’yi Tanrı kabul etmekle suçladıklarını Alevilerin bunu reddettiklerini yazmaktadır. Oysa Melikoff ise Alevilerin bizzat kendilerinin Ali’yi Tanrı olarak kabul ettiklerini iddia etmektedir. Acaba bu iki savdan hangisi doğrudur?
Aynı araştırmacı bazı dedelerin istedikleri kız ve kadınlarla yatabildiklerini de yazmaktadır ki, bu tamamen iftiradır. Araştırmacı, galiba dedeleri, günah çıkartan kilise papazları ile karıştırmaktadır. Bir defa Aleviler namus konusuna son derece düşkündürler. Eskiden zina yapan erkek ve kadın öldürülürdü. Bırakınız dedenin böyle bir şey yapmasını bugün bile kırsal kesimde dedenin çocuğu zina yapsa dede, bu yüzden düşkün sayılıp kendisinden dedelik görevi alınmaktadır.
Yine Alman araştırmacı Anton Jozef Dierl’e göre, Almanya’daki Aleviler, Sünnileri cahil ve bağnaz olarak kabul etmektedirler. Sünniler de Alevileri kafir, ahlaksız, komünist ve Hıristiyandan da daha kötü görmektedirler. Aradaki çatlaklık birleştirilemeyecek kadar büyüktür. İki grup Dierl’in iddia ettiği gibi birbirini bu kadar düşman görüyorsa ve biraraya gelmeleri mümkün değilse her an çatışma olabilir, düşüncesini akla getirmektedir. Gerçek bu değildir, geçmişte iç ve dış ajanlar tarafından ufak çapta Kahramanmaraş, Çorum ve Sivas’ta yapay çatışmalar yaratılmışsa da gerek Alevilerde ve gerekse Sünnilerde aklı başında ve ülkenin birliğini bütünlüğünü isteyen milyonlarca insan vardır. Onun için Dierl’in bu arzusu gerçekleşmeyecektir.
Şimdi de Osmanlı’dan bu yana Aleviler hakkındaki yalan-yanlış düşüncelere ve kasıtlı iftiralara bir bakalım:
Saptama:
- Alevinin pişirdiği yenmez.
- Alevinin evine misafir olunmaz.
- Onlar mumsöndü yaparlar.
- Aleviler zındıktır.
- Alevilerin katli vaciptir.
· Diyanet İşler Başkanlığı, Aleviliği sazlı-sözlü bir kültür, cümbüş olarak değerlendirmektedir.
· Bir devlet bakanı Alevilik için, “Bir tarikattır; ancak, namaz oruç gibi temel kaideler yerine getirilmez ise İslamdan sapılmış olacağı kesindir” demektedir.
· Bu yakıştırmalar camide verilmiş, tekrarlanmış ve kuşaktan kuşağa geçerek potansiyel Alevi düşmanlığı bugüne kadar barınagelmiştir.
Tez:
· 20 milyon civarındaki Alevinin inancı ısrarla gözardı edilir ve “herhangi bir ayrım yok” denilerek görmemezliğe gelinirse, farklı inançlara sahip insanlar arasındaki ikilik devam edecektir.
İstem:
· Olumsuz yakıştırmalar giderilmeli, mezhepler arası inanç farklılıklarına, dolayısıyla Aleviliğe tarafsızca yaklaşılmalıdır.
Alevilerin genelinin camiye gitmedikleri bir gerçektir. Bunun hem sosyal, hem tarihi, hem de felsefi nedenleri vardır.
Aleviler bunu şöyle açıklıyorlar:
1) Tarihi Sebep: Bilindiği gibi, Mekke’nin alınması üzerine korkudan Müslüman olan Ebu Süfyan ailesinden gelme Muaviye, Osman zamanında Suriye’yi avucuna almış, Ali zamanında isyan etmiş, kılıç zoruyla püskürtülmüştü.
Ali Harici İbni Mülcem tarafından şehit edilince, Muaviye zor yoluyla Hasan’dan halifeliği aldı. Halbuki o zamana kadar, halife, halkın onayı ile seçiliyordu.
Muaviye, Ali’ye düşmandı… Ona, Şam’daki camilerde kılınan namazlarda, özellikle cuma namazlarında lanet ettiriliyordu.
Hasan, Muaviye’ye hilafeti bırakırken, bu kötü âdetin kaldırılmasını anlaşmaya koymuştu. Fakat Muaviye, diğer koşullara uymadığı gibi, buna da uymadı. İslam şehirlerindeki camilerde, Ali’ye ve evlatlarına hakaretler, aldı başını gitti. Peygamber soyuna yönelik bu saldırılar, samimi Müslümanları yaralıyor, onları camilerden soğutuyordu.
2) Sosyal Sebep: Camilerde, Alevilere yapılan saldırılar ve hakaretler, bu kesimlerin camilerden kopmalarına sebep olmuştur. Türklerin Müslüman oldukları dönemde, camilerden kopma olayı tamamlanmıştı.
Alevi kesimi, camilerden uzaklaşmış, ama ibadetini bırakmamış, Tanrıya karşı görevini yapmak için yeni ibadet biçimleri de yaratmıştır. Anadolu Alevileri, başlangıçtan beri ibadetlerini cem ayini ile yerine getirmiştir.
Bu nedenle, Alevilerin camiye gitmemeleri, bazı bağnazların söyledikleri gibi, onların dinsiz olduğunu göstermez.
Geçmiş dönemde, Aleviliğin, alt tabakalar tarafından benimsenmiş olması; bu tabakalar arasında bir ortak ibadet biçimi yaratmayı zorunlu kıldı. Çünkü, bu kesimler; kendilerine karşı düşmanlık eden tabakalarla bir arada ibadet etmenin olanaksızlığını görüyorlardı. Camilerin katı politik merkez haline getirilerek alt tabakaların inançlarına karşı hakaretlerin ortaya çıkması, kopuşu gündeme getirdi. Çünkü, camiler, yönetici kesimlerin elindeydi. Camilerde, hutbeler, yönetici kesimin çıkarlarını koruyacak biçimde veriliyordu. Hatta, İslamiyet’in görüntüsü bile değiştirilmiş; Müslümanlık, yönetici kesimin çıkarlarının savunması olarak gösterilmeye başlanmıştı. Tabakalar arasındaki sosyal, siyasal, ekonomik çatışmalar bu amaçla kullanılıyordu. Yönetimin denetemindeki camiler; alt katmanlara karşı amansız siyasi, dini, sosyal saldırıların gündeme getirildiği merkezler halindeydi. Alevi tabakalar; böyle bir ortamda ibadet etmenin olanaksızlığını görmüştü… Alevi geleneğine göre, Cafer’üs Sadık döneminde Aleviler özel ibadet toplantılarını başlatmışlardır. İlk cemler, bu toplantılar olarak kabul edilebilir.
3) Ekonomik Sebep: Aleviler, yoksul kesimden insanlardır. Göçebelerden bile çok zengin olanlar; Sünniliğe geçmişlerdir. Alevi halk, yaşayabilmek için çok çalışmak zorunda kalmıştır. Günde beş kez işlerini keserek namaz kılmaları, onları verimsiz olmaya, aç kalmaya mahkûm ediyordu.
Kuran’da yalnızca Tanrı’ya kulluk ediniz? dendiği halde, bu, günde beş vakit namaza dönüştürülmüş ve İslamiyet de bununla sembolize edilmeye başlanmıştı. Çalışan kesimin yaşam biçimine uymayan günde beş vakit işi bırakma nedeniyle Alevi kitlesi, bu işlemin yerine geçecek yeni yollar yaratmıştır. Zaten geçmişte de namazın bir meşakkate, yüke dönüşmemesi için gerektiğinde namaz birleştirilerek kılınmıştır. Muhammet buna özen göstermiştir. Ali’de namazın uzatılarak yeni Müslüman olan halkın soğutulmaması için Yemen’deki görevlilere emir yollamıştır.
Gerçek, Kendini Kabul Ettirir
Alevilerin camiye gitmemesi, geçmişte ve günümüzde onlar için büyük suçlama konusu oldu. Fakat, gerçek kendisini dayattı; yaşam, Sünnileri de camiden koparttı. Bugün, Sünni Müslümanlardan camiye gidenlerin oranı yüzde onu geçmez. Hayatı rahat olan, geçinmek için hiç zorlanmayan şehirli kesim de bugün camiye gitmiyor… Bu sıkı tapınma biçimi, sosyal ve ekonomik hayatın gerçeklerine uymadığı için, namaz yalnızca bazı yaşlıların uyduğu bir ibadet haline döndü. Çalışan kitlenin namaz kılmaya vakti ve gücü kalmadığı için, camiler bomboş. Fakat, camiye gitmiyor diye, Sünni kesim insanlarımızın da inancından, imanından kuşku duyulmaz.
4) Felsefi Sebep: Alevilerin namaz kılmamasının asıl nedeni ise Alevi felsefesinden kaynaklanır.
Alevi felsefesinde, ibadette içtenlik önemlidir. Bütün ibadetlerin amacı da, Tanrı’ya yönelik kulluğun, Tanrı katından geri insana yansımasıyla, insanın mükemmel olmasıdır. Eğer, insan, inancında samimi ise ibadetin değişik şekilleri ile kendini meşgul etmesi yanlış bile sayılabilir. Çünkü bu, bir oyalanmadır. Yüreğin, Tanrı ile buluşmasını engeleyen bir oyalanma…
Aleviler, ceza veya mükâfat duygularıyla yapılan ibadetin gerçek kulluk olmadığına inanırlar. Hacı Bektaş Veli’nin bu konudaki görüşü, her şeyin içtenlikle yapılması yönündedir. İbadette biçim değil, öz önemlidir.
Namazı temel alan, namaz kılmayı mutlaklaştıran anlayış ile Alevi anlayışı arasında derin felsefi ayrılık vardır.
Not: Bu yazı Alevi Forum’dan alıntıdır.
5) Dinsel Sebep: Aleviler için dindar olmanın yolu namaz kılmaktan geçmez. Namaz reddedilmez ama, ibadet onunla sınırlandırılmaz. Ayrıca, Alevilerin namaza bakış açısı, Sünnilikteki uygulamadan farklıdır.
Aleviler, Kuran’da namazın bugünkü haliyle dile getirildiğini kabul etmezler. Kuran’da namaz kılınız biçiminde bir ifade de yoktur. Söz konusu olan “salat”‘tır. Salat, namaz değil, Tanrı’yı içten anıp selamlamaktır. Eğer bugünkü anlamda eğilip doğrulma gibi bir namaz biçimi kesin şart olsaydı, bunun Tanrı tarafından biçiminin bildirilmesi gerekirdi.
Halbuki;
a) Kuran’da namazın biçimi yoktur… Nasıl kılınacağı tarif edilmemiştir.
b) Kuran’da, namazın beş vakit kılınacağına ilişkin bilgi de yoktur.
Namazın bir secde olduğu, Kâbe’de putlar önünde eğilmenin bu anlama geldiği de ayrı bir olgudur. İslam öncesinin Arapları da (Müşrikler) bu anlamda namaz kılmışlardır. Bu olgu, diğer bütün dinlerde de bulunmaktadır.
İslamiyette, namaz uzun geldiğinden, kısaltılmıştır; kimi zaman uzatılmıştır; sayısı, değiştirilmiştir. Bu uygulamalar bile, namazın Tanrı’nın kesin emri olmadığını göstermek bakımından yeterlidir. Eğer namaz Tanrı’nın kesin emri ve gelecek zamanlara da uzanmasını istediği bir emri olsaydı; namaz olgusunun böyle boşlukta bırakılmaması gerekirdi. Namazın biçimi konusunda, Sünni kesim arasında bile yer yer anlaşmazlıklar vardır. Namazı kesin Tanrı buyruğu sayanlar, bu konuyu Kuran’da ve İslam tarihinde derinlemesine araştırmayanlardır.
Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu’nu (AABK) oluşturan Almanya, Fransa, Avusturya İsvec, Norvec, İsviçre, Belçika, Danimarka ve Hollanda Alevi Birlikleri Federasyonlarını, Alevi kadınlarını, Avrupa gençlerini ve Avrupa Alevi Dedeler Kurumunu temsil eden 82 delegenin katıldığı ‘’Avrupa Alevi Konferansı’’ 24 ve 25 Aralık 2005 tarihlerinde Hollanda’nın Amsterdam kentinde gerçekleşmişti.Alevilik Konferansı’nda bütün gözler, bu inancın tarihi kaynaklarını araştırmada dünyanın önde gelen isimleri arasında sayılan Profesör Irene Melikoff üzerindeydi.
Uyur İdik Uyardılar (Cem Yayınları 1993); Alevilik Üstüne Ne dediler? (Ant yayınları, 1990); Sur les Traces du Sufism Turque / Türk Sufiliğinin İzleri (Isıs, 1992) gibi kitapları Türkçe de yayınlanmış olan Melikoff, Aleviliğin Türklerin tarihiyle bağlantılarını kaynağında araştırmış bir kişi.
Melikoff, Aleviliğin “senkretik” bir inanç sistemi, yani çeşitli inanç unsurlarını bir araya getiren bir sentez olarak nasıl geliştiğine bakarak, hem Orta Asya’dan kaynaklanan Şamanizm unsurlarının, hem de Anadolu halk sufiliğinin Aleviliği oluşturmadaki rolünü vurguluyor.
“Göçmen Türkmenlerin Müslüman olması bir dakikada gerçekleşmedi” diyor. “Müslüman olmak için birkaç asır lazım, kültür lazım. Şehirdeki insanlar mezhep biliyorlar, kültür alıyorlar. Fakat göçmen Türkmenler böyle bir kültür almıyor. Müslümanlığı kendi inaçlarına uydurmaya çalışıyor. Alevilik böyle oluştu.”
Bu şekilde Anadolu’ya göçeden bir Türkmen dervişi (ve Mevlana ‘nın çağdaşı) olan Hacı Bektaş ‘ın Aleviliğin ortak başlangıcı olduğunu, ama sonradan ayrı iki cereyan oluştuğunu söylüyor. “Bektaşilik zaman içinde büyük önem kazandı; Bektaşiler yerleşik düzene geçti. Osmanlılarla ilk Bektaşiler arasında yakın ilişki vardı; aynı Türkmen boyundan geliyorlardı. Osmanlıların Trakya ve Balkanları fethetmesinde Bektaşiler büyük rol oynadılar, Gazi oldular. Anadolu’da kalan göçmen Alevilerle aralarında inanç farkı yoktu, ama büyük sosyal farklar vardı.”
Anadolu Alevilerinin, daha sonraki yüzyıllarda Şiiliği ve 12 İmam inancını İran’da resmi devlet dini haline getiren Safevilerden etkilendiğini, fakat “asla Şii olmadıklarını” savunuyor Melikoff: “Türkmen alevilerin Hz. Ali’yi tanrılaştırmasının, Şiilikle hiç bir ilgisi yok. Bu bambaşka bir şey. Bunu anlamam tam 25 yıl sürdü.”
Ne sonuca vardınız diye sorduğumda, Melikoff’un cevabı ilginç: “Ali, aslında eski Türklerin gök tanrısı. Yani Şamanizm’in izleri var. Müslüman olduktan sonra bu gök tanrısı büsbütün yokolmadı, Hz. Ali ile birleşti. Daha sonra tabii ki Şiiliğin bazı tesirleri oldu. Başka unsurlar girmeye başladı.”
Aleviliğin Kürtlük boyutunu büyük kuşkuyla karşılıyor Melikoff: “Kürt Aleviler var ama büyük çoğunluğu Sünni. Aleviliği bir Kürt dini olarak katiyen göremem. 25 senedir yaptığım bütün araştırmalar buna karşı geliyor.”

İrene Melikoff’un Alevi araştırmasının bu sonucu Aleviler içinde çok küçük bir kesim için doğru olabilir. Hristiyanlıktaki Tanrının yeryüzünde Hz. isa olarak vücut bulduğu inancıyla benzeşen bu inanışta olanlar da yok değildir. Ancak Alevi inancını bu şekilde sunmak kesinlikle yanlıştır.
Ali’yi Tanrı görenlerden çok daha fazlası onu peygamber olarak görür.
Peygamber olarak görenlerden çok daha fazlası ise, asıl peygamberliğe layık olanın Ali olduğuna inanır.
Bunlardan çok daha fazlası ise ona Allah’ın Arslanı, (Kur’an-ı Natır) Konuşan Kur’an, 4.halife Emirelmüminin, şah-ı merdan (mertlerin en büyüğü) olarak inanır ve saygı duyar.Muhakkak ki Türklerin eski adet ve kültürleri ile Şaman dininin izlerini Alevi toplumları taşımaktadır. Ancak Gök Tanrının yerini Ali değil, Allah almıştır. Diğer tanrıların yerini de melekler. Onun için Aleviler; “Allah-Muhammed-Ali” derler. Ali, diğer halifelerden çok daha üstün ve kutsal bir konuma getirilmiştir. Neredeyse peygamber düzeyinde görülmekte ama böyle inanılmamaktadır. Bunların yanında Alevilikle Ateizmi bağdaştırma çabası içinde olan Aleviler de vardır. Bunların bir kısmı Allah’ı, peygamberleri reddeder, bir kısmı ise Allah’a inanır ama cennet ve cehennemi kabul etmez. Cennet ve cehennemin dünya yaşamında olduğuna inanılır.
Alevi kökenli ateistler ise Ali’ye inanmasalar dahi Ali için ve diğer Alevi büyükleri için yazılmış ağıtlardan, türkülerden, semahlardan çok hoşlanır ve bu kültürden kopamaz.
Alevi olmayan, Bektaşiler ve farklı fikir ve inançtaki insanlardan da Alevi kültüründen, türkü ve semahlarından hoşlanan ve Alevi dostu olan çok insan vardır.
Türkiye’de 15 milyon Alevi varsa en az o kadarda Alevi dostu vardır diyebiliriz.
Sponsor Reklamlar

"-dost-" bunu beğendi.
SHİFT isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alinti

Seçenekler


Bookmarks
    Bu içeriği paylaş --> Facebook Bu içeriği paylaş --> del.icio.us Bu içeriği paylaş --> Myspace Bu içeriği paylaş --> Google Bu içeriği paylaş --> Twitter Bu içeriği paylaş --> MSN Bu içeriği paylaş --> Digg Bu içeriği paylaş --> Yahoo Bu içeriği paylaş --> Linkedin
Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir)
 
Önceki veya sonraki konu...
Benzer Konular
Konu Konuyu Başlatan Forum Cevaplar Son Mesaj
Uykunun bilinmeyen 20 gerçeği hasan Her Telden 2 27.10.12 16:16
İslamda Örtünme Gerçeği ve türban uydurması Alevi Pir Yolu Haber Merkezi 0 15.02.11 04:32
Tanık Gerçeği Söyle ORHAN AFACAN Şiir ve Türkü-Ezgi Bölümü 0 03.11.10 21:11
Yunan Mitolojisinde İnsan Gerçeği hasan dünya tarihi 0 30.08.10 10:05
Ülkemizdeki Polis Gerçeği omergul Pir Yolu Haber Merkezi 0 15.09.09 18:08




Totobo Totobo

Sitemiz tüm dünyaya açık, hiçbir ayrım yapmaksızın faaliyettedir. Sitemize katılmak için alevi olmanız şart değildir kapımız herkese açıktır ve herkes fikir ve düşüncelerini özgürce konuşabilir. Ayrıca tüm üyeler her türlü görüşlerini önceden onay olmadan anında siteye yazabilmektedir. Her türlü sorumluluk yazan kullanıcıların kendisine aittir. Uygunsuz davranış vb. hareketler bazen site ekibinin gözünden kaçabilir. Bu yüzden uygunsuz davranış görülmesi durumunda, şikayetlerinizi iletişim bölümünden bildirirseniz, gerekli işlemler yapılacaktır. Bu site, telif hakları Copyright ©2000 - 2011, Jelsoft Enterprises Ltd'e ait olan vBulletin® scripti ile tasarlandı ve kodlandı. Ayrıca sitemiz extra Php ve Ajax -jQ- ile güçlendirildi. Arama motoru optimizasyonu ise, vBSEO kullanılarak yapılmıştır.

Search Engine Friendly URLs by vBSEO 3.6.0 PL2