Sponsor Reklamlar


Şiilik, Osmanlı ve İran olayları

 Alevilik ve Aleviler /Ana Forum Katagorisinde ve  Alevi Araştırmaları Forumunda Bulunan  Şiilik, Osmanlı ve İran olayları Konusunu Görüntülemektesiniz.=>...

 
Seçenekler
Alt 02.10.13   #1
Haydar-ı Kerrar
Avatar mevcut degil.
Kıdemli Üye
Üye
Üyelik tarihi: Jan 2013
Nereden: İstanbul
Mesajlar: 297
Rep Puani : 60
Standart Şiilik, Osmanlı ve İran olayları


Şia, İslam tarihindeki hilafet tartışmaları sırasında Hz. Ali’yi tutanların aldıkları isimdir. Ali yanlıları, Ali’yi tutanlar anlamına gelir. Yani Şia, Hz. Peygamber’in vefatından sonra Hz. Ali’yi halifelik için en uygun kişi olarak gören, onu “meşru halife”Şimdi Şiiliğin İran’daki doğuşunu, gelişimini ve iktidar mezhebi oluşunu tarihsel süreç içinde kısaca inceleyelim.


Hz. Muhammed ile Arap Yarımadası’nda başlayan ideal düzen yerini giderek servet ihtirasına kapılan zengin bir zümreye bıraktı. Arap çöllerinin yoksul bedevileri İslamiyetin yayılması için yapılan fetihler sonucu büyük servet sahibi oldular.

Halife Osman, büyük bir ordu ile Türk illerinin fethine girişti. O zaman Türk illeri Çin-Bizans ticaret oylları üstünde kuruluydu. Küçük beyliklerden oluşan Türk illeri Arapların büyük ordularına karşı koyamadı. Türklerin büyük serveleri yağma edilerek Arabistan’a göürüldü.

Araplar, İran ve Türk illerinde yaşayan halklara zulmetmeye başladılar. Bu ülkeler Arap saltanatının arka bahçesi gibiydi. Arapların amacı bu arka bahçeyi Müslümanlaştırmaktı.

Türkler Şaman dininde, İranlılar ise, Zerdüşt idi. Araplar Zerdüşt mabetlerini kapadılar, içlerindeki tüm kıymetli eyalara el koydular.

İran’da, İslamiyetin doğuşundan 1100 yıl önce (İ.Ö.535) Çünkü, İslam dininin tutunması ve yayılması, İran ve Bizans İmparatorluklarının sarsılmasına, yıkılmasına bağlıydı.

İran gelişip büyümesi artık son sınırların avaran çok eski bir devletti. İran ordusunun gücü ayaklanmalar, saldırılar karşısında giderek zayıflamaktaydı. Yeni kurulmuş islam devleti ise, yeni inancın verdiği dinamizmle umutlu ve atılgandı. Din için savaşmak, dini yaymak için ölmek mutluluk sayılmaktaydı.

Duraklama dönemine girmiş İran’ın bu yeni güç karşısında bütünlüğünü koruyabilmesi için kendine yeni bir direnme kaynağı bulması gerekiyordu.

İşte, Arap saldırıları karşısında gerileyen İran’ın islamiyetin “hilafet” sorununa Ali ve Ehlibeyti savunması rastgele bir olgu değildir.(16)

Ali sevgisinin İran’da yayılmasında giderek ayrı bir mezhep olmasında bu çelişkinin de payı vardır. Yani Şiiliği, bir anlamla Emevilerin Arap ırkçılığı ve özellikle İran düşmanlığı doğurmuştur denebilir.

Şiilik, İranlıların İslam dinini kendi kültürlerine göre yorumlamalarıdır. Kur’an’a inanan Şiiler, Sünni inancına göre hazırlanan fıkıh, kelam, tefsir gibi konularda farklı görüşler savunurlar.

Bir başka deyişle Arap-İran olayı bir yanı ile inanç olayı olmaktan çıkıp, egemenlik sorununa dönüşmüştür. bu çok eski ve köklü uygarlığa sahip olan Acemlerin çölden gelen Bedevilere boyun eğmeyi reddetmelerinden kaynaklanan bir olaydır.

Üç asırlık bir direnmeden sonra Oğuz Türkleri 10. asırda kitleler halinde İslamiyeti kabul etmeye başladılar. Fakat amanlıklarını da bırakmadılar. Bu arada İranlılar da İslamiyeti kabul etmeye başlamakla birlikte Şiiliği seçtiler. Onlar gibi İran Azerbaycan’ında bulunan Türkler de Şiiliği benimsediler.

İran ülkesi Şiiliği kabul etmekte huzura kavuşmadı. İran Arap mücadelesi sürüp gitti.

Şiiler, İran’da Büveyhoğulları adıyla bir devlet kurdular. Büveyhoğulları, Ebu Süca Büveyh tarafından kurulmuş bir hanedanlıktı. Büveyhilerin hakimiyeti miladi 1055 tarihinde Selçuklu Sultanı Tuğrul Bey’in Bağdat’ı alışıyla sona erdi.

Müslümanlığı kabul eden Oğuz Türkleri ise, Arap nüfuzundan kurtularak ilk Müslüman Türk devleti olan Samanoğulları devletini, sonra da Karahanlılar devletini kurdular. Oğuz Türkleri bu devletlerin yıkılmasından sonra İran’da Büyük Selçuklu İmparatorluğu’nu kurdular. Bu Şiiliğe büyük bir darbe oldu.

Büyük Selçuklu Devleti, İran’da Rey şehrini merkez yaparak bütün İran’a hakim oldu. İranlılar Alp Aslan’ın veziri Nizamülmülk koyu Sünni bir yönetim kurdu.

İran’da bu kez de Hasan Sabah’ın kurduğu Batınilik kuvvet buldu. Batınilerle çok uğraşan Nizamülmülk bu tarikat mensuları tarafından öldürüldü.

Selçuklu sultanlarından Tuğrul, Alp Aslan, Melikşah ve Sencer koyu birer Sünnilik savunusuydular. İran’da Büyük Selçuklu Devleti Moğolların işgali ile yıkılınca, Moğollar Irak’ı işgal ettiler. İran’da İlhanlılar devletini (miladi 1265-1337) kurdular, İlhanlı hükümdarı Gazan Han İslamiyeti kabul etti.(17) Bu devirde birçok şii bilim adamı Şii mezhebinin inanç ve fıkıh isimlerinin anılmasını da yasakladı.(18)

İlhanlılar devletini Timurlenk ortadan kaldırdı. Timurlenk’ten sonra kurulan Akkoyunlu devleti Doğu Anadolu ve İran’a hakim oldu. Akkoyunlular Şiiliği devlet dini olarak kabul etti. İran’da Akkoyunlu devletini gene Şii olan Safeviler ortadan kaldırdı. Şiilik, Safeviler döneminde, özellikle de Şeyh Safiyüddin’in hükümdarlığı döneminde güçlendi.

Safiyüddin, 1252 yılında Hazer denizinin Güneybatı sahilinde Erdebil civarında doğdu. Dedesi Firüz Şah, Sincarlı bir Kürdün soyundan gelmektedir.(19)

Safiyüddin çocukluğunu doğduğu şehirde geçirdikten sonra, Hazer denizi kıyısındaki Ceylan şehrine gitti. Bu şehirde Şeyh Zahidi’nin yanına mürid olarak girdi. O sırada şeyh 60, kendisi 25 yaşındaydı. Şeyh Zahid vefat edince Safiyüddin, onun kızı Bibi Fatma ile evlenerek Şeyhin postuna oturdu. O sırada İran’da İlhanlı egemenliği hüküm sürüyordu. ilhanlıların veziri şehre büyük saygı gösteriyordu.

Bir gün Emir Çoban şeyhe;

Şeyh Safiyüddin 1335 tarihinde öldü. Yerine oğlu Bedrettin posta oturdu. Torunu Hoca Ali onun oğlu da Seyit İbrahim’dir.(20)

Şiilik, Anadolu’ya Hoca Ali zamanında girmiştir. Osmanlılar bu şeyhlere “Çerağ akçesi” adı altında değerli hediyeler gönderirlerdi.

Timurlenk, Ankara savaşının galibi olarak Semerkant’a dönünce Erdebil tekkesine uğrayarak Şeyh Hoca Ali’yi ziyaret etti, ona birçok vakıf bağışladı.

Yıldırım Bayezıt’la Timurlenk arasındaki savaş Şiiliğin zaferi zaferi şeklinde yorumlanmıştır. Timur, esir aldığı 30.000 Türkü Şii şeyhi Hoca Ali’nin isteği üzerine serbest bıraktı.

ŞEYH CÜNEYT

Babası Şeyh İbrahim’in yerine 1447’de posta oturdu. Babasının 6. oğluydu. Tekke postuna çok genç yaşta geçen Cüneyt, Şii tarikatını yeniden düzenledi. Şeyhlik kıyafetin ibırakarak, hükümdar gibi giyindi.

O sırada Ortadoğu’da üç büyük devlet vardı:Anadolu’da Osmanlı İmparatorluğu, Mısır’da Memluk Devleti ve İran’da Akkoyunlu Devleti.

Karakoyunlu hükümdarı Cihanşah Şeyh Cüneyt’den korktuğu için O’nu Erdebil’e sürdü. Cüneyt Anadolu’ya geldi. O tarihte Osmanlı tahtında 2. Murat bulunuyordu. 2. Murat’a değerli hediyelerle gelen Şeyh Cüneyt, padişahtan Kurtbeli’nde oturma izni istedi. 2. Murat Şeyhin bu talebini veziri Halil Paşa’ya iletti. Vezir şu cevabı verdi

2. Murat, şeyhe 200 duka altın, gelen dervişlere de 100’er akçe verdi ama, isteklerini kabul etmedi.

Şeyh Cüneyt bu kez Karaman Beyliğine gitti. Konya’da Şeyh Sadrettin tekkesine misafir oldu. Ne var ki Şiilik fikirlerini yayıyor gerekçesiyle buradan da kovuldu. Şeyh Cüneyt dah asonra Toroslar’da yaşayan Varsak Türkmenlerinin arasına girdi. Varsaklar, Şeyhi himaye ettikleri gibi kendileri de Şii oldular. Fakat Karaman Beyi İbrahim Bey, Varsak Türkmenlerine haber göndererek Şeyhi tutuklamalarını istedi.

Türkmenler emri dinlemeyip şeyhi kaçırdılar. O da İskenderun’daki Arus Dağı üzerinde bir mağaraya çekildi. Bir tekke kurarak Şiiliği yaymaya çalıştı, kısa zamanda çok sayıda taraftar topladı.

Bölgede bazı karışıklıkların ortaya çıkması üzerine şeyh buradan ayrılarak Karadeniz’deki Canik dağlarına gitti. Samsun’a yerleştikten kısa bir zaman sonra çevresine birkaç bin silahlı mürit topladı. Kuvvetleriyle 1456 yılında Trabzon Rum İmparatorluğu’na bir akın düzenledi. Bu savaş sırasında birçok Rum prensi öldü. Rumlar Trabzon kalesine kaçtı. Şeyh Cüneyt bu kaleyi üç gün boyunca kuşatma altında tuttu. Ancak, Fatih Sultan Mehmet, Hızır Bey ile Trabzon’a kuvvet gönderince geri çekildi.

Trabzon’dan gelen Şeyh Cüneyt’i ihtişamlı bir törenle karşılayan Uzun Hasan, Karakoyunlulara düşman olan Şeyh Cüneyt’ten yararlanmak istiyordu. Şeyh diyarbakır’da üç yıl boyunca misafir kaldı. Uzun Hasan’ın kız kardeşi Hatice Begüm ile evlendikten sonra ise, serbest olarak Şiilik propagandası yapmaya başladı.

Şeyh Cüneyt bir kısım müridi ile birlikte uzun yıllar kaldığı Anadolu’dan Erdebil’e döndü. Karakoyunlu hükümdarı Cihanşah, O’nu ikinci kez memleketinden kovdu, Şeyh Cüneyt, yolda Cihanşah’ın askerleri ile tutuştuğu savaşta bir ok yarası ile öldü. (1460) Cesedini müridleri kaçırarak Erdebil’e götürdüler. Türbesi, şimdi Şiilerin ziyaretgahı haline gelmiştir.

ŞEYH HAYDAR

Şeyh Cüneyt’le eşi Hatice Begüm’ün çocuğudur. Haydar (ya da Arslan) 9 yaşına gelince babasının yerine halife olmak için Erdebil’e gitti. Bu arada Uzun Hasan 1473 Otlukbeli Savaşı’nda Fatih Sultan Mehmet’e yenilmiş, hükümet merkezini de Tebriz’e taşımıştı. Bu yenilgiden 5 yıl sonra da Uzun Hasan ölmüştü.

Haydar, Uzun Hasan’ın eşi Despina Hatun’un kızı Marta ile evlendi. Bu evlilikten doğan üç çocuktan biri İran’da Safevi devletinin kurucusu olan ŞAH İSMAİL’dir.

Şeyh Haydar derviş hırkası giyer, başına sofu takkesi takardı. Müridleri ise derviş entarisi giyer, başlarına sürahi şeklinde Haydari denilen bir külah takarlardı. Kırmızı renkli bu külah 12 dilimliydi. 12 dilim 12 İmamı, kırmızı ise Ehlibeyt ile kan kardeşliği anlamına geliyordu. Bu kızıl renk aynı zamanda Hz. Ali’ye bağlılığın da simgesiydi.

İşte bu kırmızı külahlı haydari dervişleri gören Sünniler bunlara Kızılbaş dediler. Bu tabir daha sonra bütün Şii ve Aleviler için kullanılır oldu.

Bu kızıl Haydari külahı, Şah İsmail de kullanmıştır. Bu külah bir tarikat tacının ötesinde siyasi bir fırkanın askeri serpuşunu ifade ediyordu.

Anadolu Alevilerinde ayrıca Şamanlıktan gelen kırmızı keçe külah giyme alışkanlığı da vardır.
Sponsor Reklamlar

__________________
Aliyyen Veliyullah...
Haydar-ı Kerrar isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alinti
Alt 02.10.13   #2
Haydar-ı Kerrar
Avatar mevcut degil.
Kıdemli Üye
Üye
Üyelik tarihi: Jan 2013
Nereden: İstanbul
Mesajlar: 297
Rep Puani : 60
Standart Cevap: Şiilik, Osmanlı ve İran olayları


...devamı

Şeyh Haydar, 1488 yılında Şirvan’a üçüncü seferini yaptı. Şirvan Şahı Feruh Yesar, çok iyi hazırlanmış olduğu halde Haydar ile mücadele edemeyeceğini anladı ve kaleye kapandı. Bir yandan Haydar’ı oyalarken, bir yandan da akrabası Akkoyunlu Yakup Bey’den yardım istedi.

Şeyh Haydar ve adamları bütün güçleriyle savaştılar. Fakat Şeyh aldığı ok yarası ile ölünce ordu yenildi. (Ağustos 1488)

Şeyh Haydar öldürülünce, müridler bu kez onun büyük oğlu Ali’nin etrafında toplandılar. Babalarını da öldüren Yakup Bey, tehlikeyi anlayınca üç yeğenini (Ali, İsmail, İbrahim) anneleri ile birlikte kaleye hapsetti. Onlar burada dört buçuk yıl hapis kaldı.

Şeyh Haydar’ın büyük oğlu Ali düşmanlarıyla savaşırken bir tuzağa düşürülüp öldürüldü. İsmail’i annesi Marta Hatun’un, Erdebil tekkesinde gizlediği söylenir. Aba ya da Ebe adlı bir kadının İsmail’i Erdebil’de Anadolulular (Rum) mahallesindeki evinde sakladığı rivayet edilir.

İsmail bir süre sonra Reşt’e, oradan da Lehistan’a gitti. On üç yaşındayken Erdebil’e döndü. Bu sırada Akkoyunlu devleti sarsıntı geçirmekteydi.

ŞAH İSMAİL (1486-1524)

Genç Şah ismail, artık yeni bir devlet kurmaya adaydı. Şiiler Şah İsmail’in etrafında bir araya geldiler. İsmail, babası Şeyh Haydar’ın yerine şeyhliğini ilan etti. Büyük dedesi Şeyh Safiyüddin’den dolayı devlete Safevi Devleti adını verdi. Şiiliği de bu devletin resmi dini olarak kabul etti.

Şah İsmail’in yönetimine Anadolu’dan büyük sempati besleniyordu. Anadolu’nun her yanından bölük bölük Türkler şahı ziyaret için Erdebil’e dolup taşıyorlardı.

Şahı ziyarete gelenler, “Ustacalu, Rumlu, Şamlu, Sivas, Amasya, Tokat bölgelerinin yerleşik Türk halkı, Tekeli (Antakya Bölgesi); Zülkadir (Dülkadir), Anadolu’daki KaramanUstacalu Mirza Beg, oğlu Muhammed Beg, Şamlu abdi Beg de kalabalık maiyetleri ile gelenler arasında bulunuyordu.

Şah İsmail’in 1501 yılında Erzincan’a gelmesini ve müridlerinin etrafında toplanmalarını tarihçiler,

Şah İsmail 1501 yılında Şirvan ülkesine gitmek üzere Erzincan’dan ayrıldığı zaman, buyruğunda yedi bin kişilik bir kuvvet bulunuyordu. Şirvan ülkesine sefere giderken hem babasının öcünü almayı, hem de bu zengin ülkeden elde edeceği ganimetleri yoksul müridlerine dağıtmayı planlıyordu.

Şirvan ordusunu ağır bir yenilgiye uğratan Şah İsmail’in ordusu, kaçan Ferruh Yesar’ı da öldürdü.

Daha sonra Şurür savaşı ile Azarbeycan’ı alan Şah İsmail, Tebriz’de şahlık tahtına oturdu. 12 İmam adına hutbe okutup para bastırdı. İsmail bu sırada 15 yaşında idi.

Şah İsmail önderliğinde bu derece kuvvetlenen Şiilik, Osmanlı İmparatorluğu’nu da tehdit etmeye başlamıştı. Anadolu Alevileri ve Türkmen aşiretleri Şah İsmail’in etkisi altındaydı artık. Üstelik Şah İsmail ordusu ile Mazenderan ve Şirvan’ı aldığı gibi Dulkadir beyini, Akkoyunluları, KArakoyunluları ve Özbek beylerini de mağlup etmişti. Bunlar, Şah İsmail’in savaş meydanlarında kaldığı 14 yıl boyunca mağlup ettiği 14 hükümdardan yalnızca birkaçıydı. Şii Şah İsmail’in bu zaferden zafere koşuşu Anadolu Alevileri’nin Şah’a göçünü hızlandırdı. Bunu engellemeye çalışan 2. Beyazıd birçok Aleviyi Mora’ya, Girit’e Modon ve Koron’a sürdü.

YAVUZ SULTAN SELİM’İN İRAN SEFERİ

Osmanlı İmparatorluğu’nun dokuzuncu padişahı Yavuz Sultan 1512 tarihinde tahta geçti. Babası 2. Bayezıd’in son döneminde memlekette düzen bozulmuştu. Yavuz için en büyük tehlike de Anadolu’daki Şii-kızılbaş varlığı idi.

Hatta, Amasya’daki Osmanlı şehzadesi Murat bile Kızılbaş olmuş ve törenle taç giymişti. Bu dönemin bu açıdanO sıralarda Osmanlı-Safevi sınırı Sivas’a bağlı Suşehri kazasından geçiyor. buradan Fırat nehri izlenerek Memluk-Safevi sınırına varılıyordu. Divriği, Darende, Malatya ve Ayıntap Memluklerin; Kemah Kalesi, Harput ve Urfa da Safevilerin sınır kentlerini meydana getiriyordu.

Zaten Safevi devletinin kuruluşunda Türk öğesi ağırlıktaydı.

II. Bayezıd’in Anadolu’da Şiiliğe karşı Bektaşiliği tuttuğu Balım Sultan’dan el aldığı, Bektaşi olduğu iddia edilir, buna örnek olarak da onun Hacı Bektaş-i Veli türbesini yaptırdığı ve bu tarikat mensuplarına çok iyi davrandığı gösterilir.

Yavuz, tahttan indirdiği babası 2. Bayezıd’i Bektaşilerin merkezi olan Dimetoka’ya sürgüne gönderir. Tahta geçmek için kardeşlerini ve babasını öldürdükten sonra, Şiilik meselesini ele alır.

Yavuz, Şiiliği ve Bektaşiliği kendisi için büyük tehlike olarak görüyordu. Özellikle Safevi Devleti ve Anadolu’da çok sayıda taraftarı olan Şah İsmail’in varlığı onu rahatsız ediyordu. Böyle devam ederse Şah İsmail ve Safevi devleti Anadolu’ya hakim olabilirdi. Anadolu’da Safevi devleti ve Şah İsmail’e sempati besleyen önemli bir Alevi kitle vardı. Anadolu’nun Safevi devletinin bir parçası, vilayeti vb. olması hiç de uzak bir ihtimal değildi.

Sünni Sultan Yavuz Selim bu tehlikeyi ortadan kaldırmak istiyordu. Ona göre bunun yolu da önce Şah İsmail’in Anadolu bağlantısı olan Alevi halka bir ders vermek, sonra da Şah İsmail’in kendisiyle hesaplaşmaktı.


Anadolu insanı bu inançtan aldığı güçle, uğradığı toplumsal haksızlıklara karşı isyan ediyordu. Osmanlının katmerli sömürü ve zulmünü yaşayan Alevi kitleler için ayaklanmadan başka yol yoktu.

İşte Alevi ozan Pir Sultan Abdal halkın şahlara olan özlemini şöyle dile getiriyordu:

Hak’tan inayet olursa

Şah Urum’a gele bir gün

Gazada bu Zülfükar’ı

Kafirlere çala bir gün

Çeke sancağı götüre

Şah İstanbul’a otura

Ferenk’ten yesir getire

Horasan’a sala bir gün

Pir Sultan’ın işi ahtır

İntizarım güzel Şah’dır

Mülkiyesi padişahtır

Mülke sahip ola bir gün

Pir Sultan Abdal, bir başka şiirinde ise bu durumu şöyle dile getiriyor:

Yürüyüş eyledi Urum üstüne

Ali nesli güzel İmam geliyor

İnip temanna eyledüm destine

Ali nesli güzel İmam geliyor.

Doluları adım adım dağıtır

Tavlasında küheylanlar bağlıdır

Aslını sorarsan Şah’ın oğludur

Ali nesli güzel İmam geliyor.

16. Yüzyılda Anadolu’da haksızlığa uğrayan yoksul Alevi halkının eli-dili olarak egemenlere karşı militanca mücadele eden Pir Sultan Abdal, padişahın Sivas’taki uzantısı Hızır Paşa tarafından idam edildi.

Pir Sultan Abdal eşitliği; özgürlüğü ve adaleti savunma konusunda yazdıkları ve yaptıkları ile bugün bile örnek alınması gereken birdüşünür ve eylem adamıdır.(28)

İdam sehpasına giderken bile şöyle söylemiştir: (*)

Alınmış abdestim aldırırlarsa

Kılınmış namazım kıldırırlarsa

Sizde Şah diyen öldürürlerse

Ben de bu yayladan Şah’a giderim.

İşte Şah İsmail ve Anadolu Aleviliği ilişkilerinin temeli kısaca böyle. Kuşkusuz zaman geçtikçe bu ilişki zayıflamış ve yabancılaşmıştır. Şimdi kısaca bu yabancılaşmayı izlemeye çalışalım.

ŞAH TAHMASB DEVRİ (1524-1586)

Şah İsmail, 1524 yılında vefat etti. Öldüğünde 38 yaşında idi. Yavuz Sultan Selim ile yaptığı savaşı kaybedince kendisini içkiye verdiği ve bunun sağlığının bozulması üstüne etkisi olduğu söylenir.

Şah İsmail’in yerine geçen Şah Tahmasb zamanında, Osmanlı-İran arasında Amasya Barış Antlaşması yapıldı (1555). Amasya Antlaşması Tahmasp için önemli bir başarıydı. Bu antlaşma ile İslam aleminin en güçlü devleti olan Osmanlı devleti, Şii Safevi devletini resmen kabul etmiş oluyordu. Buna göre Van Gölü çevresi Osmanlılarda kalıyor, kuzeyde ArpaçayOsmanlı’ya karşı Anadolu’da Alevi ayaklanmaları ve İran’a göç, Tahmasb zamanında da devam etti. Ağabeyi Selim ile yaptığı taht savaşını kaybeden Şehzade Beyazıt, 12.000 kişilik taraftarı ile Tahmasb’a sığındı. Beyazıt’ın askerleri arasında Şii mezhebine taraftar askerler de vardı.

Tahmasb, Kanuni’nin tehdidi ve vaadleri karşısında Beyazıt ve oğullarını Osmanlı elçilerine teslim etti.DÖNEMİ (1737-1925)

Şii ulemanın (din adamları) nüfularının artması, hükümdarlara karşı koymaları ve geniş ayrıcalıklar elde etmeleri sonucunda Safevi Hanedanı gerileme dönemine girdi. Nihayet Nadir Şah, 26 Şubat 1737 tarihinde Safevi Hanedanını devirerek saltanatı ele geçirdi.

Nadir Şah, Afşar aşiretinden bir Türk kumandanı ve Sünni inançta biriydi. Bu yüzden saltanatı ele geçirir geçirmez İran’da Sünniliği yeniden kurdu.

Bu duruma halk ve Şii ulema şiddetle karşı çıktı.

Nadir Şah’ın bu faaliyetleri uzun ömürlü olmadı ve bir süre sonra öldürüldü (1747). Nadir Şah’ın katledilişinden sonra kargaşalık başgösterdi. Bu durumdan faydalanan Kaçar aşiretinden Ağa Muhammed Han 1779 yılında Esterabad’da şahlığını ilan etti.

Kaçar hanedanı döneminde Şiilik kendi seyrinde, devlet desteği olmaksızın gelişmiş, bu durum uzun yıllar devam etmiştir. İran’daki 1905-1906 Anayasa hareketi sırasında Şii ulema önemli rol üstlenmiştir.

Bu Anayasa’da, Şah’ın mutlak hakimiyeti sınırlandırılıyor, oluşturulan beş kişilik bir dini heyet çıkan kanunların şeriata uygun olup olmadığı hakkında karar veriyordu. Ama bu heyet meselesini şahlar tam anlamıyla işletmemişlerdir.

PEHLEVİLER DÖNEMİ (1925-1979)

Sonuncu Kaçar sultanı Ahmet Şah, 1925’te meclis aleyhinde karar alınca huzursuzluklar başladı ve Ahmet Şah ülkeyi terk etmek zorunda kaldı. O sırada harbiye nazırı olan Rıza Han Pehlevi hükümdar oldu. 25 Nisan 1926’da taç giyen Rıza Han, Şii inancında olmasına rağmen din adamlarının devlet yöynetiminde etkili olmalarına karşıydı. 16 Eylül 1941’de tahtından uzaklaştırılınca yerine oğlu Muhammed Rıza Şah Pehlevi geçti.

Rıza Şah, İran’da geniş reformlar yaptı, din adamlarının rolünü azaltmaya çalıştı. Oğlu Şehin Şah Muhammed Rıza da babasının izinden gitti. “Ak Devrim” denilen reformları yaptı, ama bir yandan da her türlü muhalefeti devlet terörü ile bastırdı, en küçük demokratik hareketi bile kanla cezalandırdı.

Şah’ın “Ak Devrim” dediği şeylere İran’daki dini ulema sert tepki gösterdi. Şii ulema, meseleyi kendi nüfuzlarının kırılması ve dinden uzaklaşma olarak görüyordu.

Şah toprak reformu ile, din adamlarının kontrolü altında bulunan vakıf arazilerine el koymayı amaçlamış, bunda da kısmen başarılı olmuştu.

İran’da, ulema denen din adamları, Safevi devrinden beri halkın her türlü eğitim-öğretim ihtiyacını karşılardı. Bunun bedeli olarak devletten maaş almazlar, kendilerine ayrılmış geniş vakıflardan elde edilen gelirler, “humus” adı verilen vergiler, nikah ve diğer dini hizmetler karşılığı alınan paralarla geçinirlerdi.

Şah bu geliri devlet hazinesine aktararak İmamiye mezhebini camiye hapsetmek veya etkisini sınırlamak istiyordu. Din adamları bu nedenlerle 1960’tan itibaren Şah’a karşı cihat açmışlardı.

HUMEYNİ DÖNEMİ (1979-1989)

Humeyni, 1960 devrimini yabancılar için yapılmış, İran halkına karşı ve tarım düşmanı bir devrim olarak niteledikten sonra, Şah’ı 1906 Anayasasına uymaya çağırdı. Şah bu çağrıya uymayınca ona verdiği sert muhtırada şöyle diyordu:



Bu muhtıraya çok sinirlenen Şah, Ruhullah el-Musevi el-Humeyni’yi 5 Haziran 1963’te hapse attırdı. Askeri Mahkemede İmam Humeyni hakkında idam kararı verildi.

Bu durum üzerine Ayetullah Şeriatmedari, 400 müctehit ile Tahran’da müctehitlerin ortak fetvasını Şah’a sundu. Bu fetvada, 1906 Anayasasında Şah’ın veya herhangi bir mahkemenin müctehit olan birine yargılama yetkisinin kesinlikle bulunmadığı hatırlatılıyor, Humeyni’nin ise, yargılanamayacağı için serbest bırakılması isteniyordu.

Bu direniş üzerine Humeyni serbest bırakıldı. Ayetullah unvanına bir de İmam sıfatı eklendi.

Humeyni’yi sürgün günlerinde destekleyen ve bu muhalefeti başarı ile yürüten kişi Azeri asıllı Ayetullah Şeriatmedari’ydi.

İmam Humeyni ise, imam ve müctehidlerin tam desteğini alarak en üst düzeydeki Ayetullah ve İran’ınen güçlü din adamı olmuştu. Bugün İran’da ona, “Gaib Oniki İmam’ın Halifesi” gözü ile bakılmaktadır. Gücü, Caferi mezhebinin (İsna aşeriyye) imama olan inancından ileri gelmektedir.

İmam Humeyni, Hz. Muhammed’den beri devam eden manevi önderlik halkasının en sonuncusu olarak kabul edilir. Ona;

İmam Humeyni hareketi, ABD işbirlikçisi ve Ortadoğu’da emperyalizme karakolluk görevi yapan Pehlevi Şahlığı’nın baskı, zulüm ve sömürüsüne karşı haklı bir başkaldırı olarak başladı, geniş kitlelerin de coşkun desteğini aldı. İran halkının güçlü kolları birleşince Şah Pehlevi soluğu uşağı olduğu Amerika’ya kaçmakta buldu.

İmam Humeyni hareketi,



Görüldüğü gibi İran İslam Cumhuriyeti Anayasası, İslam tarihinde Hz. Ali’nin hilafet meselesinde ortaya çıkan bölünme olayına dayanan bölünmeyi yaşıyor. Ehlbeyte inanç dinin esasını oluşturuyor.

Humeyni’den önceki Pehlevi dönemi de Şiiliğe dayanıyordu. Ama şahlar tamamen yozlaşmış ve ABD işbirlikçisi, işkenceci, sömürücü bir diktatrlük kurmuşlardı.

Ne var ki Humeyni rejimi de sonunda diktatörlüğe yöneldi. Pehlevi şahları diktatörlüğüne karşı savaşıp iktidarı alan Humeyni, kendi dışındaki ittifakları daha baştan karşısına aldığından, kendi gibi düşünmeyenlere karşı şah diktatörlüğünü bile aratır duruma gledi. Şahların, muhaliflerin ekarşı uyguladığı diktatörlüğü Humeyni hareketi kalınan yerden sürdürmektedir.

İzmir İlahiyat Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Ethem Nuri Fığlalı, Humeyni yönetimi için şöyle yazıyor:

“Öyle görünüyor ki, Rıza Şah Pehlevi’nin dillere destan zulmü, adaletsizliği ve şovenist idaresi, yerini, bu defa mollaların İslam adın ayapıldığı söylenen, ama İslam’ın insaf, merhamet, adalet ve emsalsiz müsamahasıyla hiç mi hiç bağdaşmayan dehşet saçıcı baskı rejimine bırakmıştır.”(32)

Türkiye’de bir kısım Sünni din adamı ve Üniversite çevresindeki akademisyenler yukarıdaki alıntıda görüldüğü gibi Humeyni hareketini olumsuz değerlendiriyor. Fakat Humeyni hareketini destekleyen önemli bir Sünni çoğunluğun olduğu da gerçektir.

Türkiye’deki aşırı mezhepçi ve aşırı dinci bir kesim Humeyni hareketini destekliyor. 1980’den sonra dinci kesimin gelişmesi, örgütlenmesi hayli ilerleme kaydetmiştir. bu gelişmedeki canlılık iki temele dayanıyor. İçte, 12 Eylül rejimi dışta Humeyni hareketi. Humeyni’ninİşin ilginç yanı, Türkiye’de Alevilere düşman olan ve bu düşmanlığı canlı tutmak için her fırsatı değerlendirenler, İran’da Şii Humeyni hareketini canla başla destekliyorlar. Humeyni hareketini destekleyen dindar kesim hala Türkiye’deki Aleviler için “katli vaciptir” diyecek kadar fanatik düşünüyorlar.

Şah İsmail’den, Pehlevilere ve Humeyni’ye gelinceye kadar Anadolu Alevileri İran’dan çok uzaklaştılar, çok yabancılaştılar. Bugün ise, artık Şii Humeyni harekitini Anadolu’da bir tek Alevi desteklememekte, hatta ona “irtica” olayı olarak kuşku ve korku ile bakmaktadırlar.

O halde bu farklılaşma nereden geldi?

Şah İsmail zamanındaki Şiiliğin Anadolu Aleviliği ile organik bağları vardı. İkisi de ortak gıdasını tekkelerden alıyordu. Tekkelerde ise sufi, tasavvufi eğitim esastı. Şiilik resmi devlet dini olunca iktidar din ioldu. Camileri kendine merkezi üs yaptı. İktidar olmasının sonucu olarak tutuculaştı. Çünkü iktidar nimetlerinden fazlasıyla yararlanıyordu.

İran Şiiliği 1500’lü yıllarda Şah İsmail döneminden 2000 yıllarına, Humeyni’li yıllara gelinceye kadar çok değişti, Anadolu Aleviliğinden çok uzaklaştı; bu iki eğilim artık birbirini tanıyamaz haldedir.

Bugün Anadolu Aleviliği ile İran Şiiliğinin, Hz. Ali ve Ehlibeytine olan saygı ve sevgi dışında ortak bir yanları kalmamıştır. Bu yan bile İran Şiiliği’nde eski hoşgörülü, sevecen, öğelerden çok uzaklaşmıştır.

Anadolu Aleviliği ise, o zamandan beri muhalefet akımı olarak varlığını tüm zor şartlara rağmen sürdürmüştür.

Anadolu Aleviliği, İran Şiiliği’nin tersine varlığını Cami dışında devam ettirmiştir. Camiye girmemiştir. İran Şiiliği, artık günümüzde temsil etse etse Ortodoks bir Ehlibeyt inancını temsil etmektedir. Yani, Şah İsmail Şiiliği ile kıyaslandığında, Humeyni Şiiliği tutucu Şiiliktir. Anadolu Aleviliği ise özgür gelişimini sürdürerek bugünkü hümanist, demokrat, devrimci, eşitlikçi, özgürlükçü yapısına ulaşmıştır. Geleneksel olarak, toplumsal haksızlıklara karşı bir başkaldırı akımı olma özelliğini sürdürmektedir.

İşte bu yabancılaşmadan dolayıdır ki, Şah İsmail dönemini öven, uğrunda idam sehpalarını göze alan Alevi ozanları, önderleri, dedelei İmam Humeyni rejimin etıpkı bir Emevi iktidaı gibi bakmaktadır. Bu bakış daha fazlasıyla Pehlevi şahları içinde de geçerliydi.

Anadolu Alevilerinin Cem ayinlerini bugün de, Şah İsmail’in, Pir Sultan Abdal’ın, Nesimi’nin, Fuzuli’nin, Hz. Ali, 12 İmam ve şahlara ait söyledikleri deyişler süslüyor. Ama Humeyni’ye karşı en küçük bir sempati yoktur.

Birçok Alevi anne baba her şeyi göz ealarak çocuklarının ismini bugün bile, Şah, Şah İsmail, Şahverdi, Şah Hatayi, Şah Hanım, Şah Hüseyin,Buraya kadar Anadolu’da adına

Bundan sonra, İslamiyet içindeki bu bölünmenin Anadolu yarımadasına gelmesi ve Anadolulaşması serüvenini tarihsel-toplumsal ilişkiler içinde vermeye çalışacağım.

karacaahmet.com
Sponsor Reklamlar

__________________
Aliyyen Veliyullah...
Haydar-ı Kerrar isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alinti

Seçenekler


Bookmarks
    Bu içeriği paylaş --> Facebook Bu içeriği paylaş --> del.icio.us Bu içeriği paylaş --> Myspace Bu içeriği paylaş --> Google Bu içeriği paylaş --> Twitter Bu içeriği paylaş --> MSN Bu içeriği paylaş --> Digg Bu içeriği paylaş --> Yahoo Bu içeriği paylaş --> Linkedin
Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir)
 
Önceki veya sonraki konu...
Benzer Konular
Konu Konuyu Başlatan Forum Cevaplar Son Mesaj
Şiilik Ve Alevilik Aynı Değildir bekocem456 Sorularla Alevi'lik 3 22.01.13 17:55
Bildiğim HZ ALİ'nin olayları ugur5816 Alevilik ve Aleviler /Ana Forum 11 08.01.13 15:27
Çorum OlayLarı 1980 Şah-ı Merdan anadolu tarihi 0 14.12.11 01:07
şiilik ve Alevilik ( Açıkoturum) Dede-baba Alevi Kültürü 8 29.04.10 14:04
Şiilik nedir? Şiiler kimlerdir? Alevi Alevi Kültürü 1 05.09.09 00:43






Sitemiz tüm dünyaya açık, hiçbir ayrım yapmaksızın faaliyettedir. Sitemize katılmak için alevi olmanız şart değildir kapımız herkese açıktır ve herkes fikir ve düşüncelerini özgürce konuşabilir. Ayrıca tüm üyeler her türlü görüşlerini önceden onay olmadan anında siteye yazabilmektedir. Her türlü sorumluluk yazan kullanıcıların kendisine aittir. Uygunsuz davranış vb. hareketler bazen site ekibinin gözünden kaçabilir. Bu yüzden uygunsuz davranış görülmesi durumunda, şikayetlerinizi iletişim bölümünden bildirirseniz, gerekli işlemler yapılacaktır. Bu site, telif hakları Copyright ©2000 - 2011, Jelsoft Enterprises Ltd'e ait olan vBulletin® scripti ile tasarlandı ve kodlandı. Ayrıca sitemiz extra Php ve Ajax -jQ- ile güçlendirildi. Arama motoru optimizasyonu ise, vBSEO kullanılarak yapılmıştır.

Search Engine Friendly URLs by vBSEO 3.6.0 PL2