Sponsor Reklamlar


 
Seçenekler
Alt 07.09.09   #1
Alevi
Alevi - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Kıbrısl�
Kurucu
Üyelik tarihi: Aug 2009
Nereden: Schweiz(isvicre)
Yaş: 38
Mesajlar: 4.785
Rep Puani : 199
Standart Caferi Mezhebinin İki Yüzü: Ortodoks İran Şiiliği ve Heterodoks Kızılbaşlık-


Ancak yukarıdaki açıklamalar günümüz ortodoks Caferi Şiiliğin oluşturulması ya da ortaya çıkışını anlatmamaktadır. Oniki İmamcı Caferi Şiiliğin tam anlamıyla şeriatçı-ortodoks karakterle ortaya çıkışı ve Safevi Şahlığının resmi dini olması 17.yüzyılın sonlarında gerçekleşmiştir. Belki tek cümle ile diyebiliriz ki, Şah İsmail döneminde Kızılbaş sufiliği siyaseti çerçevesinde ad verilip oluşturulan Caferilik, Muhammed Bakır Maclisi’nin Şeyhülislam’lık ve ölümüne değin süren Molla Başı’lık yıllarında (1687-1693)bu yeni karakterine bürünmüştür. Belki bu değişimi ya da başkalaşım sürecini anlatmaya geçmeden önce, Anadolu Alevi-Bektaşilerinin mensubu olduklarını düşündükleri, Kızılbaş sufiliği siyaseti Caferiliğinin oluşumu ve onun simgesi olan İmam Cafer Buyruğu üzerinde geniş durmak gerekecektir. Ama biz bunu son bölüme bırakıp, sadece Buyruk üzerine yeni bir görüşü belirterek, üzerinde düşüncelerimizi söyledikten sonra Ehlibeyt mezhebinin ya
da İmamiyenin ortodoks Caferiliğe dönüşümünü kısaca açıklamaya çalışacağız.

Muhammad Jamaal Abdul Wahid Hanifa Qadiri (Muhammed Cemal Abdülvahid Hanife Kadiri)yukarıda birkaç alıntı yaptığımız yazısında, Caferi Mezhebi’nin bir İslam fıkıh okulu olarak varolmadığını ve İslam fıkıhçılarının çoğu yapıtlarının üzerine Cafer’in adını koyan Şii ulemasının onu paravan gibi kullandıklarıbiçiminde kendi özel yargısını verdikten sonra, şu ilginç saptamayı yapıyor:

“Şiilerin bugün ellerinde bulunan “İmami Caferi Buyrugu ” adını taşıyan kitap, Şii inancındaki dinsel uygulamalar üzerinde ilk kez yazan Cafer bin Hüseyin al-Kummi (ö. 951) adlı bir adam tarafindan yazılmıştır. Daha sonra, Abu Cafer Muhammed al-Tusi (ö. 1068), Risala-i Jafariyya başlığının taşıyan ve bir bölümlük bir yorum içeren diğer bir kitap yazdı. İki Cafer (al-Kummi ve al-Tusi) tarafindan yazılmış bu kitapları ileri sürerek Şiiler kendilerine “Caferi” demektedirler. Böylece onlar İimam Caferi Sadık’ın doğrudan kendisini izledikleri planını kurmaya girişmişlerdir. Oysa bu yol, sırasıyla Hanefi ya da Hanbeli, yani imam Abu Hanifa ya da imam Ahmed bin Hambal’a bağlı (daha önceki paragraflarda Malik bin Anas’a, diyordu. İ.K.) Müslümanların yoludur . Şiiler, ‘jafar’ ve ‘jafr’ sözcüklerinin benzerliğini kötüye kullanarak, yazarları Cafer al-Kummi ve Cafer al-Tusi olan bu kitapların İmam Cafer Sadık tarafindan yazıldığını ileri sürmektedir. Caferi Mezhebi, sadece bir kelime oyunudur.”

Abdülvahid Hanifa Kadiri’nin Türkçe adıyla “İmam Caferi Buyruğu”ndan sözetmesi, İran’da bu kitabın nüshalarına rastlamış olduğunu gösteriyor. Ancak kitabın içeriği Türkçe olsaydı, yazar bunu açıklamak ve belki Şiilerle karıştırarak Türkiye’deki Alevi inançlı toplumdan da sözetmek zorunda kalacaktı.

Türkçe “İmam Cafer ya da Şeyh Safi Buyruğu” adı altında derlenmiş buyruk metinlerinde en azından bazı bölümlerin “Farsçadan Türkçeye çevrildiği ya da anlaşılsın diye Türkçe söylendiğini” belirten cümlelere rastlanmaktadır. Örneğini “İmam Cafer-i Sadık Buyruğu”, (Derleyen: Ali Ocaklı, İstanbul, 1989, s. 235): ‘Naadı Ali’ bölümünün son paragrafında, “…Ali Aba’nın silsilenamesidir. Bunu Farisi lisan üzere buyurmuştu. Horasan erenleri Rum’a kadem bastıklarında, Farisiden Türkiye tercüme eylemişlerdir. Ve bunu tarikat erenleri canı gibi aziz saklayalar…” denilmektedir. Buradaki Horasan erenleri nitelemesi, Safevi Kızılbaş yönetiminin Anadolu’ya gönderdiği görevlilerdi, yani hadim dedikleri hizmet sahiplerinden başkası değildir. Ayrıca “Erdebilli Şeyh Safi ve Buyruğu”, (Der. Mehmet Yaman, İstanbul, 1994, s.53): “Farsça bilmeyen talipler için üstat Hatayi buyurmuştur ki; ‘Hatayi hal çağında/Hak gönül alçağında/Yüzbin kabe yapmakta/Bir gönül alçağında’.

Hanife Kadiri’nin İmam Cafer Buyruğu’nun, Cafer adlı iki Şii yazarın yazılarından derlendiği ve Şiilerin bu kitapların İmam Cafer tarafından yazıldığını ileri sürerek kendilerine Caferi adını taktıkları savı doğru değildir. Üstelik yazarın birinci Cafer olarak bildirdiği, Kitab al-Makalat ve’l- Firak’ın yazarı al-Kummi, Sad bin Abdullah al Aşari’dir; Abu Cafer Muhammed bin Yakup al-Kolayni (ö.940-41) ile karıştırmıştır. Ancak Caferilik ya da Caferi mezhebi deyiminin kullanılışı ile İmam Cafer Buyruğu’nun sıkı ilişkisi vardır ve bize göre ikisi de Safevi Kızılbaş siyasetinin ürünüdür.

Buyruk’ta “ Eğer sorsalar, ikrar-ı tercüman nedir?” sorusuna şu yanıt verilmektedir: ‘Cevap: Şah-ı Merdan kuluyum, Al-i aba nesliyim, İmam Cafer Sadık mezhebindenim. Rehberim Muhammed, mürşidim Ali’dir.”( İmam Cafer-i Sadık Buyruğu, Der. Ali Ocaklı, s.225) İmam Cafer Buyruğu’nun elde bulunan Farsçasını görmediğimiz için, Türkçe mevcut metinler dikkatlice incelendiğinde, bu kitabın hazırlanmasınıda Abu Cafer Muhammed Kolayni(940-41) ve Abu Cafer Muhammed bin al-Hasan al-Tusi’nin(1067-8) kitaplarından, başta İmam Cafer Sadık olmak üzere İmamların Kuran ayetlerinden yorumları, hadis nakilleri ve kendi sözlerini seçkiler yaparak yararlanıldığı anlaşılır.

Ayrıca erken Türkçe Buyruk metinlerinin içinde Ortodoks Şii ögelere rastlanmaz ve bunlardaki Caferilik de batıni anlamdadır; Caferi Aleviliktir Aşağıda daha ayrıntılı anlatacağımız gibi 17. yüzyılın ortalarından itibaren, İran’da Şii ulemanın usuli ve akhbari tartışmaları sonucunda Ortodoks Caferi Şiilik resmileşmiş. 10.yüzyıldan sonra İmamiye ya da İsna aşariye (Oniki İmamcılık) mezhebi olarak kurumlaşmış olan ortodoks Şiiliğe, Caferilik adı altında dönüş yapılmıştır. Bu dönemden sonra Anadolu’ya gönderilen Buyruk’larda şeriat ağırlığını hissettirmeye başladı. Ancak Safevi soylu Şahların siyaseti gereği, Anadolulu Kızılbaşları kendilerinden tamamıyla uzaklaştırmamak için kitaptaki batıni ögeler atılmamıştır. Buna karşılık İran içlerinde Horasan’da kızılbaş katliamı ve koğuşturmalar sürdürülmüş. Kızılbaş Türkmenler, İsmaililerle birleşerek yeraltına çekilmiş ve onlar da Caferi Şii takiyesi uygulamak zorunda kalmışlardır.

Yukarıda İmamiye’nin çıkışı ve kurumlaşmasına ilişkin şunları söylemiştik:

Asıl İmamiye’yi mezhep olarak kurumlaştıran 10.yüzyılın başlarından itibaren güçlü Şii Nevbahti ailesi içinde yetişen bilginler oldu. Onların iktidara yakınlığı ve halifelikle uzlaşıya girmiş olmaları bu kurumlaşmayı sağladı. Şii Buveyh Oğulları’nın Bağdad’da iktidarı ele geçirmeleriyle (945) onların koruması altında İmamiye daha da güçlendi. İmam Cafer Sadık’ın gizli olarak yürütmüş olduğu Batıni Şiilik artık tamamıyla yeraltına çekilmiş, (İsmaili Aleviliği olarak) yaşama mücadelesi verirken; İmam Caferin takiyesi, yani görüntüdeki zahiri, yani açık dinsel uygulamaları İmamiye mezhebi olarak İslam tarihinde yerini almıştı.

17. yüzyıl içinde Ortodoks Şiiliğe, Caferilik adı altında dönüşü sağlayan büyük çapta o dönemde yetişmiş aşağıdaki yazarların yapıtlarının yeniden ele alınıp yorumlanması olmuştur demekle yanılmış olmayız. Bu yapıtlarıve yazarları
şöyle sıralayabiliriz:

Oniki İmamcılığa düşünsel çehresini veren yazarlar olarak, devlet adamı Abu Sehl İsmail bin Ali en-Nevbahti (ö.923) ve aynı aileden Kitab Firaku’ş-Şia’nın yazarı al-Hasan bin Musa en-Nevbahti (ö.922).

Abu Cafer Muhammed Yakub al-Kolayni’nin (ö.940-41) on altı bin yüz doksan dokuz hadisi içeren Al-Usul Min al-Kafi.

Şeyh al-Saduk adıyla tanınan İbn Babeveyh’in (ö.991-92) İmamların yaşamı ve yine İmamlardan geniş sure ve hadis yorumları veren inançlar kitabı Risaletu’ul İtikadat (Şii İmamiyenin İnanç Esasları, Çev. Ruhi Fığlalı, Ankara 1978) ve Men la-Yehzuruhu’l- Fakih.

Heresiograf Sad bin Abdullah al-Aşari al-Kummi’nin( ö.951-52) Kitab al-Makalat ve’l- Firak’ı.

Şeyh al-Taifa olarak tanınan Abu Cafer Muhammed bin al-Hasan al-Tusi’nin (ö.1067-68) At-Tazhib ve al-İstibsar’ı Ortodoks Oniki İmamcı, yani Şii İmamiye fıkıhı ve öğretisinin belli başlı adlı yapıtlarıdır.

(Prof. Dr. W.Montgomery Watt, İslam Düşüncesinin Fikri Teşekkülü, Çev.Prof.Dr. Ethem Ruhi Fığlalı, 2.Basım, İstanbul, 1998, s.338-343; Aşk Safevi, ayn. Makl.; Farhad Daftary, The Ismailis: their History and doctrines, Cambridges 1992, s.86, 127, 250-252; 59, 92-93 )

3. a1 17. Yüzyılın Başlarından İtibaren İran’da Şii Şeriatının Güçlenmesi, Ortodoks Şii Kümeleşmesi ve Her Türlü Sufiliğin Ezilmesi

17. yüzyıl İran’da Ortodoks Şiiliği, İmamiye mezhebinin Caferilik adı altında egemen olmasında etkili olan yetkin bilgin ve din adamları ortaya çıkardı: Şii hukuku (fıkıh) üzerinde birçok kitaplar yazan Mir Damad namıyla tanınmış olan Mulla Muhammad Amin Astrabadi, Akhbari olarak bilinen bir düşünce akımı kurmuştur. Bu akım ictihad doktrinlerine inanan Şii düşüncesine karşıydı. Akhbari Şii grubu sadece Kutsal Kuran, Hadis ve diğer yetkin kaynak olarak Oniki İmamların sözlerine bağlıydılar. Tam tersine Usuli olarak tanınan diğer Şiiler Kuran, Hadis ve Kıyas’a inanmaktaydılar. Birbirleriyle tartışma halindeydiler ve onların bu karşılıklı tartışma (polemik) yazıları İran’da zamanın büyük bir iş alanı oldu. İşte bu dönemde, Muharrem ayında rawda-khani anma törenleri (İmam Hüseyin’in şehit edilmesinin anılması) ve mersiye (matem ağıtları) okunmasının başladığı bilinmektedir.

Bunlara ek olarak ilm al-kalam (theology), hikmat (akılcılık ve felsefe), irfan (gnosis) ve Sufilik düşüncesine de hız kazandırıldı. İran felsefe ve akılcı düşüncenin gelişmesi için verimli bir topraktı ve bu dönemde tanınmış Şii bilginler yetiştirmiştir; örneğin, Mir Dad (ö.1631), Muhammad Bakır Maclisi (ö.1699), Mulla Sadra (ö.1640), Mohsin-i Fayd Kashani (ö.1680), Abdur Razzak Lahiji (ö. 1661), Rajab Ali Tabrizi (ö. 1699) vb.

Roger Savory “Iran under the Safavids” (New York, 1980, s. 91) kitabında,
“1501’de Safevi Devletinin kuruluşundan, 1588 yılında Şah Abbas I’in tahta çıkışına kadarki dönemin bir değişim ve deneyim olduğunu görmüş olduk; Safevi düzeninin özgün Sufi örgütünü devlet yönetimi yapılanmasında birleştirmek için bir girişimde bulunuldu, deneme yapıldı”diye yazmaktadır.

Bize göre Savory’nin bu saptaması yerinde olmasına rağmen, adlandırmasında eksiklik bulunmaktadır. Başından beri Kızılbaş Safevi yönetimi yapılanmasında birleştirilmek, daha doğrusu devletin yaşamına geçirilmek istenen ya da denenmiş olan Ortodoks Şii Sufizmi ve onun örgütü değildi. Batıni Alevi inanç ve felsefesi, Alevi-Bektaşi Görgü Cemlerinde uygulanan tapınma kurumları ( Sorgulama, Dar’a, Musahiblik, Sitemden geçirme vb.) tümüyle devletin yaşamına geçirilerek bir Kızılbaş yönetim düzeni oluşturulması denendi.

1501’den 1508’e kadar Şah İsmail’in saltanatı döneminde ve 1524’den 1533/4’e kadar Şah Tahmasp’ın ilk yıllarında, bu devleti kuran Kızılbaş Türkmen boyları dedebeglerinin oluşturduğu Ehli İhtisas kurulu, Şah Vekili (vekil-i nefs-i nefis-i humayun ) başkanlığında bunu başardı. B.S. Amoretti’nin belirttiği gibi,

“Kızılbaşlık bir halk dinsel inancı olarak, başkaldırıcı ve örtülü komünistik doğasıyla Anadolu’dan İran’a geçmiştir...Onların başlarında bulunan, yüksek ayrıcalıklı Kızılbaş Sufilerin her lokması şefaat etme özelliğine sahipti. Ehli İhtisas Kurulundan Halifeler Halifesi, genel toplantılarda-cemlerde günahlarını itiraf edip pişmanlık duyanları, Anadolu Kızılbaşları ve Bektaşilerin ayin ve geleneklerine uygun biçimde (tarık) çubuğuyla vurarak, (yani sitem çektirerek İ.K.) bağışlıyordu. Günahkarların bağışlanmaları için yalvaranların secdeye kapanmaları tarikat-yol usülünce yapıldığı açıktı.”

Amoretti bu satırları, Şah Tahmasp’ın ilk yıllarında, onun sarayını ziyaret etmiş olan Venedik Cumhuriyeti elçisi Michele Membre’in günlüğünden (Relazione..s.48) almıştır. Görüldüğü gibi Kızılbaş-Alevi-Bektaşi, yani Batini sufiliği sözkonusudur. (Geniş bilgi için bkz. B.S. Amoretti, “Pre-Safavid religious Topography” The Cambridge History of Iran Vol. VI, yeni basım, Cambridge-1993, s.632 ve 637’den aktaran İ.Kaygusuz, Görmediğim Tanrıya Tapmam,İstanbul 1996,s.204-208; 260-278) Kızılbaş yönetimin ise niteliği de açıktır; Karmatilerden ve erken Alamut İsmaililerinden, Babai ve Bedredinilerden sağılıp gelen, şahın ve padişahın değil “dünya mülkü halkındır”, iktidar onunla paylaşılmalıdır siyasetinin devlet yaşamına geçirilmesi...

Tahta çıkarıldığından bir yıl sonra 1589’da, kendisine yardımcı olan Kızılbaş önderlerini öldürten Şah Abbas I, Kızılbaş güçleriyle birlikte yönetimdeki Alevi-Kızılbaş inanç örgütlenmesini de uzaklaştırmış ve onlar hakkında korkunç bir koğuşturma başlamış bulunuyordu. Onun yeni hayat verdiği ve yönetimle birleştirmeyi denediği ılımlı olarak nitelenen Ortodoks Şii sufizmi örgütlenmesiydi. Onu sufi ögeleri yönetim yapısı içine eklemlemesi ve koğuşturmaların sonucu olarak, Anadolu’ya dönmeyip İran’da kalan bir kısım Kızılbaşlar bu ılımlı Sufizmin içinde göründüler. Hatta İsmaili dailer sufi hırkası içinde dolaşarak vaızlarını vermeye başlamışlardı. Ayrıca çoğu Kızılbaşların, İsmaili İmam Nizar II(ö.1628) zamanında gizlice İsmaililiğe geçmiş olduklarına ilişkin birçok kanıt bulunmaktadır. Hatta İmam Nizar’ın oğlu ve ardılı İmam Sayed Ali’ye (1628-1660) de onlar kendi aralarında Sayed Abul Hasan Beg diye çağırıyorlardı. Sayed Ali Şah’a, “Seyid Hasan Beyin Babası” diye oğlunun adıyla seslenmelerinden anlaşılıyor ki; Safevi yönetiminden dışlanıp koğuşturulmakta olan Kızılbaş Türkmenler, İmam Hasan Ali Şah’ın (1660-1694) İmamlık döneminde de, kendi inançlarından farklı olmayan İsmaililikle yoğun bir biçimde buluşmuş ve birlikte hareket etmeyi sürdürmüşlerdi. Bu durumun Anadolu’ya yansımamış ve İsmaili dai’lerin Alevi-Bektaşilerle buluşmamış olduğu elbette düşünülemez.

Şah Abbas I’nin 1629’da ölümüyle birlikte ılımlı Sufiler de koğuşturulmaya ve öldürülmeye başlandı, Hankah’larının (tekkeleri) tamamı yıktırıldı. Roger Savory aynı yapıtında (Iran under the Safavids, New York, 1980, s. 237) şu kısa bilgiyi geçmektedir:

“Şah Abbas I’nin ölümünden sonra Sufilerin toplumsal itibarı düşmeye devam etti. Oysa Sufi coşkusu/gayreti ve inancı (aslında Kızılbaşlık, yani batıni sufiliği demesi gerekiyordu İ.K.) Safevileri iktidara taşımıştı. Sufilik, 17. yüzyılda müctehid (ayet ve hadisten kıyas yoluyla hüküm çıkaran) Muhammed Bakır Maclisi tarafından, murdarlık ve cehennem kötülüğünün büyümesi olarak suçlandı.”

Şah Safi (1629-1642) ve Şah Abbas II’ın (1642-1666) saltanat yıllarında sufiler her köşede araştırılıp ortaya çıkarıldı ve (devlet) din servislerinin bir eylemi olarak ölümle cezalandırdı. Nimetullahçı Sufiler dahi bağışlanmadı ve Horasan ve Kirman’da Ataullahiler adıyla tanınan İsmaililerin katliamından önce, İmamları Sayed Ali Şah (1628-1660) onlara, kıyım belasından uzak kalsınlar diye krallık ordusuna katılmalarını buyurdu. Böylece Horasan ve Kirman’da oluşturulmuş olan İsmaili birliği Safevi ordusu içinde küçük bir Ataullahi alayı olarak tanındı.

İmam Hasan Ali (1660-1694) İsmaili davasını, İran’ın değişen durumuna göre yönlendirdi. Örneğin, İsmaili dailerinin Pir Mihrab Beg, Pir Ali Asghar Beg ve Pir Ali Akbar Beg gibi yerel ad taşıdıkları bilinmesine rağmen, haklarında fazla bilgi yoktur. Bununla birlikte Dai adlarının sonlarındaki Türkçe “beg” sözcüğü gösteriyor ki, onların İran’ın Türkmenler tarafından iskan edilmiş bölgelerinde inançsal hizmet vermekteydiler; İran’daki Kızılbaş çevre ile çok yakın ilişki içinde bulunuyorlardı.

Günümüze ulaşan İsmaili kaynakları aracılığıyla bu kırık-dökük bilgilerin temelindeki gerçek şudur: Kızılbaş Safevi Devletinin kuruluşundan, İranlı feodal aristokratların Şahların çevresinde kümeleşip, ortodoks Şiiliği devlet dini yaparak sufiliği yönetimden uzaklaştırıncaya kadar Kızılbaşlar, İsmaililerle birlikte hareket ettikleri gibi, Şah Abbas I’nin ölümünden sonra başlayan Kızılbaş ve sufi kıyımlarında da yaşamları biribirine karışmıştır. Aynı ilişkinin Anadolu’da da sürmüş olması, olasılılıkların ve kuşkuların ötesindedir.

17.yüzyılda Şah Abbas I’nin ölümünden sonra Şii fıkıh anlayışının iki yönde geliştiğini görüyoruz: Çoğunluk, birinci ilkelere, bütün şeriat kaynaklarına (usul) değişmez referanslar olarak ağırlık veriyordu; yukarıda kısaca değindiğimiz gibi bu kaynaklar Kuran, Peygamberin sözleri (hadis) ve ( müctehidlerin) kıyas hükümleriydi. Bu gruba Usuli denilmekteydi. Fakat karşı çıkan, onları protesto eden bir hareket yükseldi; bu hareket şeriatın bağımsız bir kaynağı olarak (görülen) akıl ve mantığın geçerliliği üzerinde kuşku duyuyordu; Peygamber ve İmamlardan duyulup gelen haberlerin (akhbar) yoğun kullanılışına çok önem verilmekteydi. Onun için bu grup akhbari adıyla tanınıyordu. Bu dönemin en önemli özelliklerinden biri, bir bütün olarak, dinsel sınıfların etkisinin büyüyerek artmış olmasıdır; zira onlar, Usuli ve Akhbari kümeleşmelerin içsel farklılıklarından ayrı olarak, politik denetlemelerden de serbest kalmışlardır. Bu dönemde ortaya çıkan güçlü dinbilginlerinin tipik örneği Muhammed Bakır Maclisi, 1687 yılından itibaren Şeyhülislam makamında ve ölümüne kadar Mulla-Başı olarak kaldı. Dikkat çekici önemli nokta, Usuli ve Akhbari Şii grupların sadece Sufilerin katledilmesinde ortaklaşa hareket etmeleridir. Bizce işte bu ortaklaşa hareket içinde, ılımlı Sunnilikten de fazla şeriatçılığa yönelmiş bir Ortodoks Şiilik olarak Caferilik (mezhebi) benimsenip, tam anlamıyla İran Safevi devleti yönetimine yerleşti
Sponsor Reklamlar

Alevi isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alinti

Seçenekler


Bookmarks
    Bu içeriği paylaş --> Facebook Bu içeriği paylaş --> del.icio.us Bu içeriği paylaş --> Myspace Bu içeriği paylaş --> Google Bu içeriği paylaş --> Twitter Bu içeriği paylaş --> MSN Bu içeriği paylaş --> Digg Bu içeriği paylaş --> Yahoo Bu içeriği paylaş --> Linkedin
Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir)
 
Önceki veya sonraki konu...
Benzer Konular
Konu Konuyu Başlatan Forum Cevaplar Son Mesaj
caferi mezhebi Caferi Alevi Araştırmaları 0 10.06.10 15:50
İmam Caferi Sadık ve Buyruk (Alevi-bektaşi Ekolü) Dede-baba 12 İmamlar 7 10.01.10 12:33
İmam Caferi Sadık - BUYRUK- Dede-baba Alevi Kitaplari 0 01.01.10 14:19
Kızılbaşlık ayyil Alevi Nedir ? Alevi Tarihi... 2 18.10.09 23:50
İmam Cafer Sadık ve Caferi Mezhebi Üzerinde Görüş ve Düşünceler.. Alevi Alevi Nedir ? Alevi Tarihi... 0 07.09.09 15:13




Totobo Totobo

Sitemiz tüm dünyaya açık, hiçbir ayrım yapmaksızın faaliyettedir. Sitemize katılmak için alevi olmanız şart değildir kapımız herkese açıktır ve herkes fikir ve düşüncelerini özgürce konuşabilir. Ayrıca tüm üyeler her türlü görüşlerini önceden onay olmadan anında siteye yazabilmektedir. Her türlü sorumluluk yazan kullanıcıların kendisine aittir. Uygunsuz davranış vb. hareketler bazen site ekibinin gözünden kaçabilir. Bu yüzden uygunsuz davranış görülmesi durumunda, şikayetlerinizi iletişim bölümünden bildirirseniz, gerekli işlemler yapılacaktır. Bu site, telif hakları Copyright ©2000 - 2011, Jelsoft Enterprises Ltd'e ait olan vBulletin® scripti ile tasarlandı ve kodlandı. Ayrıca sitemiz extra Php ve Ajax -jQ- ile güçlendirildi. Arama motoru optimizasyonu ise, vBSEO kullanılarak yapılmıştır.

Search Engine Friendly URLs by vBSEO 3.6.0 PL2