Tekil Mesaj gösterimi
Alt 24.09.09   #3
Alevi
Alevi - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Kıbrısl�
Kurucu
Üyelik tarihi: Aug 2009
Nereden: Schweiz(isvicre)
Yaş: 35
Mesajlar: 4.782
Rep Puani : 199
Standart Cevap: Ağuiçen ocağı


Dedenin eline niyaz olmak, şahsına yönelik değildir; o, âdeme secde etmektir. Seyit-i Saadet evladı olarak Âdem’den beri gelen nübüvvet nuruna Pençe-i Âli Âbâ’ya niyazdır. Âdem-i Safiyullah’a niyazdır.



Kara Donlu Can Baba Söylencesi

(“Sanat” dergisinin Ekim 1993 sayısına göre, devlet arşivlerine girmiş):



Büyük astronomi bilgini Şeyh Necmeddin-i Kübra uzun çalışması sonunda rasat bilgisine ait bir kitap yazmıştı. Bu kitabı aldı ve Bağdat’ta hüküm süren Abbasoğulları’ndan aklı kıt bir padişaha sundu. Padişah, Şat Irmağı kenarında büyük köşk yaptırmış, orada oturuyordu. Devamlı köşkten ırmağı seyrederdi.

Necmeddin-i Kübra eseri padişaha verince bir müddet kitaba baktı. Sonra pencereden Şat Irmağı’na atıverdi. Vezirler, sultandan “Ne için böyle yaptınız” diye sorunca “:Suyun sesi bana hoş geliyor, o yüzden attım” dedi.

Bunun üzerine Necmettin-i Kübra padişaha çok kızdı. İçinden; “Sana bir iş edeyim ki âleme destan olsun, söylensin dursun” dedi.

Tataristan ülkesine vardı, ülkenin padişahı Cengiz Han idi (1155-1227). Hanın 10 oğlu vardı; Necmettin-i Kübra, Cengiz Han’ın oğullarından, Kaus Han’ın talihini pek kuvvetli bulmuştu. Kaus’u Bağdat’a göndermesi halinde, Bağdat’ı fethedebileceğini söyledi. Cengiz Han inanmak istemedi; ancak Necmettin-i Kübra, ileride bir günde Ay’ın tutulacağını, kendisinin doğru söylediğini, şayet dediği zamanda Ay tutulması olmazsa, inanmayabileceğini söyledi. .Necmettin’in dediği gece ay tutuldu. Necmettin hemen Cengiz Han’ın sarayına geldi. Muhafızlara, “Girin, padişaha haber verin, Ay tutuldu” dedi. Padişah o sırada uyuyordu. Kapıcılar uyandıramayacaklarını söylediler. Şeyh oradan koştu, şehir halkına Ay’ın tutulduğunu ilan etti. Tepsi, leğen, hasılı bakırdan yapılma ne varsa çalındı bu Ay tutulması geçsin.diye. Halk hemen eline geçirdiği şeyi çalmaya başladı. Ay tutulunca bakırdan yapılma şeyleri çalma buradan kaldı. Şeyhin maksadı padişahı uyandırmak, sözünün doğru olduğunu ispat etmekti.

Gürültü çoğalınca padişah uyandı. Bu nedir? Kendisine Ayı’n tutulduğunu söylediler, şeyhin sözüne o zaman inandı. Oğlu Kaus Han’ı yüz bin göçerle birlikte Bağdat üzerine gönderdi. O zaman Cengiz Han ve halkı Hıristiyandı. Necmettin-i Kübra’nın maksadı, Bağdat sultanından öç almaktı. Kaus Han Bağdat’ı aldı, şeyh maksadına ulaşınca, Kaus Han’dan izin istedi, gitti.

Kaus Han Bağdat’ı alıp Irak ülkesini ele geçirince, Rum ülkesine girmek istedi. O zaman Anadolu’ya Rum diyarı deniliyordu. O vakit, Hacı Bektaş Veli (1242-1337) Sulucakarahöyük’teydi, kerameti her tarafa yayılmıştı. Her yandan birçok kişi kendisine akın akın ziyarete geliyordu.

Günlerden bir gün Hacı Bektaş Veli’yi görmeye biri daha gelmişti. Eğnine kara elbise, başına bir külah giymiş. Üstüne kırmızı sarmıştı. Kendisinden himmet istedi.

Gelen kişi Can Baba’ydı. Hünkâr, Can Baba’ya baktı, gördü ki can gözü açık. Keramet sahipleri birbirine baktığı zaman kendini görür. Hünkar, Can Baba’ya safa nazar etti. Can Baba “Her türlü göreve hazırım Hünkârım” dedi. Erin bakışı kimyadır, toprağa baksa altın olur. Can Baba da Hünkâr’la birbirine baktığı zaman kendilerinin üzerindeki nazarları gördüler. Can Baba erlik mertebesini buldu. Can Baba görev isteyince

Hünkâr, Can Baba’ya dedi ki: “Seni Tatar Hanı Kaus Han’a gönderiyorum. Velayetimizden, kerametimizden ne isterlerse göster. Bizler birbirimizden ayrı değiliz, yine de seninle beraberiz. Onlara de ki: İman etmedikçe sana Rum ülkesine girmeye yol yoktur.”

Can Baba Hacı Bektaş Veli’nin sözüyle yola düştü. Erzincan önünde Kemah Boğazı’nda Kaus Han’a rastladı. Göçün önüne geçip “Nereye gidiyorsunuz? Buradan ileriye size yol yoktur, ancak iman ederseniz gidebilirsiniz” dedi. Can Baba’yı Kaus Han görüşmek üzere çadırına çağırdı. Ne demek istediğini bir kere daha sordu. Can Baba tekrar etti. Kaus’un yanında ulu bir keşiş vardı. Durumu keşişe sordular. Keşiş “Bu adamı sınayalım, şayet üstün gelirse dinine gireriz” dedi. Can Baba her türlü sınamayı kabul etti, ancak başarırsa hepsinin İslam olmasını şart koştu.

İlk imtihan başladı

Keşiş,

“Bir büyük kazan içine girsin, ağzına dek su doldurun; kapağını sıvayın, üç gün altında ateş yakın. Üç gün kaynatın, sözü doğruysa bir şey olmaz, bunun dinine gireriz” dedi.

Can Baba,

“Evet, kabul” dedi.

Ortaya büyük bir ziyafet kazanı getirdiler, içini suyla doldurdular, gel gir dediler. Can Baba kazanın içine girdi. Su doldurdular, kapağını kapattılar, dört yanını sağlamca sıvadılar, altına büyük bir ateş yaktılar.

O tarihte o gün Hacı Bektaş Veli evinde oturmaktaydı. Sarı İsmail’e tıraş olmak istediğini söyledi. Dışarı çıktılar, tam yarı olunca, Hünkâr yerinden kalktı. Biraz yürüdü, eliyle yeri kazdı; “Ak pınarım, ak pınarım, ak pınarım” diye üç kere seslendi.Üçüncü seslenişinde yerden arı duru bir su çıktı. Höyüğe doğru akmaya başladı. Hünkâr, suyu eliyle aldı ve çevresine serpmeye koyuldu. Sarı İsmail ne yaptığını sorunca Hünkâr dedi ki: “Can Baba’yı Kaus Han kazana koyup kaynatıyor. Onun suyunu iyileştiriyorum.”

Kaus Han, Can Baba’yı üç gün üç gece kaynattı. Dördüncü günü Tatar beyleri ve uluları, Han’a gelip dediler ki: “O kazana koyduğun adam demir olsa erir giderdi. Gelin açalım görelim, hali ne olmuş.”

Hep birden kazanın yanına geldiler. Han emretti, kapağını açtılar. Bir de gördüler ki Can Baba kazanın içinde bağdaş kurmuş oturuyor. Burçak burçak da terlemiş. Kaus Han emretti, kazandan çıkardılar.

Han, keşişe “Ne dersin?” dedi.

Keşiş, “Bu kadarla olmaz” dedi ve ekledi:

“Emret askerlerine, bir yazıya odun yığsınlar, yaksınlar; bu ateşe girsin, yanmazsa dinine gireriz.”

Kaus Han, Can Baba’ya “Ne dersin?” dedi.

Can Baba, “Pekâlâ” dedi, “fakat yanmayıp çıkarsam imana gelecek misiniz” diye sordu. Kaus Han ve yanındakiler “Evet” dediler. Yazıya odun yığıldı ve ateşlendi.

Bu arada Can Baba, keşişin de kendisiyle birlikte ateşe girmesini istedi. Durum keşişe açılınca bir şey diyemedi. Zoraki razı oldu.

Bunun üzerine Can Baba keşişin eline yapıştı, ateşe yürüdü. Keşiş giderken Can Baba’ya, “Ey gerçek er! Ben ne olacağımı biliyorum. Çocuklarım sana emanet.” Her ikisi de beraberce ateşe girdiler. Üç gün üç gece ateşin içinde kaldılar, dördüncü günü yalnız Can Baba ateşten çıkageldi. Doğruca Kaus Han’ın yanına varıp avucunu açtı, keşişin parmaklarını önüne koydu.

Han, “Keşiş ne oldu Can Baba” diye sorunca,

“Bize parmaklarını verdi, gönlünü vermedi. Gönlünü verseydi bir şey olmazdı” yanıtını aldı.

Kaus Han şaşırmıştı; doğru, çadırına gitti; olanları bir bir karısına anlattı. Karısı, “O dervişi bana yolla” dedi ve sözü sürdürdü: “Bir şişe zehir saklamaktayım, vereyim içsin; hiçbir şey olmazsa şüphemiz kalmasın, dinine girelim.”

Can Baba’yı hatunun yanına götürdüler.

Hatun,

“Seni üç gün üç gece kazana koyup kaynatmışlar, bir şey olmamış. Şimdi gel de şu zehri iç, gene bir şey olmazsa biz de inanırız, dinine gireriz” dedi.

Can Baba, üstelemeden hatunun elinden zehri aldı, içti. Tanrı’nın inayetiyle, pirlerin himmetiyle, içilen zehir mey oldu. Hiç bir şey olmadığı gibi, oradakiler şaşırıp kaldı. Can Baba, zehri bal edip parmaklarından akıttı.

Kaus Han’la yanındakiler bunu görünce inandılar.Hepsi Müslüman oldular.

Daha sonra Rum elçisi padişahına elçi göndererek, yurt istemeye karar verdiler. Bu arada Can Baba, keşişin oğullarını yanına aldı, böylece verdiği sözü tutmuş oldu. Keşişin oğulları Ağuiçen talibi oldu. Bunun üzerine yüksek yerlerde yaylalıklar verildi. Yüksek yerdeki yaylalıklarda bulunan ve daha sonra düzlüklere inmiş olan Tatarlar bugün de Ağuiçen talibidirler.

Kaus Han, Selçuklu sultanı Alaeddin Keyhüsrev’e elçi gönderdi, bir de mektup gönderdi, olanı biteni mektupta anlattı.

Sultan Alaeddin, durumu vezirleriyle görüştü; “Konmayı göçmeyi, kışlağa inmeyi, yaylaya çıkmayı âdet etmişlerdir. Müslüman olmuşlar, bizlere arka olurlar” dedi. Sonunda onlara Sivas’tan Kayseri’ye, Çorum’dan Ankara’ya kadar olan yerleri kışlık olarak verdi. Sıvas ve Kayseri’nin ulu dağları yaylalar oldu.

Kendisi için, kaynatılmak üzere hazırlanan kazanı, sırtına aldığı gibi Hünkâr Hacı Bektaş-ı Veli’nin dergâhına gitti. Hünkâr onu kapıda karşıladı. Kazanın karası uzun don giymiş olan Can Baba’nın donuna (elbisesine) bulaştığı için, elbisesini kara gören Hünkâr,

“Geldin mi Kara Donlu Can Babam” dedi.

Can Baba’nın ismi bundan sonra, “Kara Donlu Can Baba” olarak kayıtlara geçti.



Elimize geçen iki tane soy şeceresinden bir tanesi Ağuçen Seyit Mençek Urfani’ye ait Hayri Cihan Dede’nin noter tasdikli şeceresidir. Bu şecere anlaşılır bir şekilde okunamadığı için kayda alınamamıştır.

Elimizde bulunan bir diğer şecere ise Amasya şeceresidir. Ağuiçen Karadonlu Canbaba derneğinde temin edilen bu şecere şu şeklidedir:

Mühürler:

Mühürler birkaç kez aynen tekrar edilmiş. Ortadaki büyük mührün etrafında 12 İmam’ın adı var. Ortasında ise “El Mülk-ü Lillahi, Muahmmed-un Resulullah, Aliyyün Veliyullah”, yani “Hâkimiyet Allah’ındır, Muhammed Allah’ın elçisidir, Ali Allah’ın velisidir” yazılıdır. Bu büyük mührün altında ayrıca hicri 993 tarihi okunuyor ki bu, miladi olarak 1585 tarihine tekabül eder.

Büyük mührün etrafındaki küçük mühürler arasında süslü ve büyük harflerle Kuran’ın Fetih Suresi’nin ilk üç ayeti yer alıyor (48, 1-3):

“Esirgeyen, bağışlayan Tanrı’nın adıyla:

(1) Muhakkak ki biz sana muazzam ve aşikâr bir fetih ve zafer verdik.

(2) Bununla Allah evvelki sonraki günahını yargılayacak, hakkında nimetini de tamamlayacak, seni doğru yola götürecek.

(3) Sana şanlı, şerefli bir nusrat verecek.”

Ana Metin :

Giriş uzun bir Allah’a hamd ve sena kısmı içeriyor, sonra kısaca Hz. Muhammed’e, ailesine ve ashabına ve diğer peygamberlere selam ve salavat içeren bölüm içeren bölüm geliyor.



Silsile şöyledir:

Seyyid Şehabettin (Babası?) Seyit Ahmed el-Hüseyni El- Vefai

Seyit Şerafettin (Babası?) Seyit İshak

Seyit Cemaleddin (Babası?) Seyit Yusuf

Babası Seyit Celal

Babası Seyyid Gıyaseddin

Babası Seyyid Ganem

Babası Nurullah

Babası Seyyid Şerafettin(Babası) es- Seyyid Hüseyin Nevaluh veya Nurullah

Babası Seyyid İmadeddin

Babası Seyyid Selaheddin

Babası Seyyid Salih

Babası Seyyid Zekiyeddin

Babası Seyyid Zeki

Babası Seyyid İmadeddin

Babası Seyyid Abbas

Babası Seyyid Rükneddin

Babası Seyyid İmadeddin

Babası Seyyid Kemaleddin

Babası Seyyid Hamis

Babası Seyyid Gıyaseddin

Babası Seyyid Ganem (ki ariflerin kutbu Ebu-l Vefa’nın kardeşidir)

Ariflerin kutbu Ebu’l Vefa, asıl adı Seyyid Muhammed

Babası Seyyid Muhammed

Babası Seyyid Alaeddin

Babası Seyyid Ali

Babası Seyyid Murtaza el-Ekber

Babası Seyyid Zeyd

Babası İmam Zeynelabidin

Babası Emir-el Müminin Hz. Hüseyin ki dedesi Hz. Muhammed el - Mustafa ve anneannesi Hz. Hatice’dir, annesi Hz Fatıma, babası Hz Ali’dir.

(Bundan sonra Hz. Ali’nin Hz Âdem’e kadar olan standart soy şeceresi veriliyor.)



Belgeden anlaşıldığı kadarıyla :

Seyyid Kalender, Kerbela’da Hz Hüseyin’in türbesini ziyaret ediyor. Yanında muhtemelen bu şecerenin daha eski bir kopyasını beraberinde götürüyor ve bu şecerenin kendi dedelerine ait olduğunu söylüyor. Orada seyitlerin kaydını tutmakla görevli kişi, bu eski şecereyi ana metni hiç bozmadan tekrar kopyalıyor ve sonuna Farsça kısa notu ekliyor. Yeni bir şecere çıkarılmadan ve yapılanın eski bir şecerenin sonuna kayıt düşülmesinden ibaret olması sebebiyle, sahibi Seyit Kalender’in ana metinde geçen şahıslardan hangisi ile bağlantılı olduğunu bilemiyoruz.

Ana metinden anlaşılan, bunun bir Vefai tarikatı icazetnamesi olduğu ve içinde Vefai tarikatının kurucusu kutb’ül arifin Seyyid Ebu’l Vefa’ya çıkan bir silsilenin bulunduğu. Aynı durumu diğer diğer tüm Ağuiçen ve Zeynelabidin Ocağı belgelerinde de görüyoruz. Diğer bir deyişle, diğer tüm Ağuiçen ve Zeynelabidin Ocağı dedeleri gibi Amasya’daki Ağuiçen dedelerinin de silsilesi Seyyid Ebu’l Vefa vasıtasıyla İmam Zeynelabidin’e çıkıyor.



Ağuiçen Ocağı ile ilgili bilgileri bir araya getirip çeşitli tarihlerde değişik yazarlarla mümkün olduğunca asıla, doğruya ve birleştiriciliğe hizmet etmeye çalıştım.Yüce Allah eksiklerimizi tamam eylesin. Ağuiçen gibi kutlu soyun kerametini cümlemizin üzerinde hazır ve nâzır eylesin. Aşk-ı niyazlarımla…

Dursun ZEBİL

KAYNAKÇA:
1 – “İz Bırakan Erenler ve Alevi Ocakları”, Veli Saltık.

2 – “Anadolu’da ve Balkanlar’da Alevi Yerleşmesi; Ocaklar, Dedeler, Soyağaçları” , Nejat Birdoğan.

3 – “Dedelerle Görüşme Notları”, Dr.Ali Yaman.

4 – “Günümüz Alevi Ozanları”, Ayhan Aydın.

5- “Cem” Dergisi Canlar Köşesi, Adil Ali Atalay.

6 –-“Uluslararası Türk Dünyası İnanç Merkezleri Kongresi Bidirgesi “, Adil Ali Atalay.

7 – “ Oğuzlar” Dergisi Sanat Köşesi, Ekim 1993 Sayısı.

8 – “Karadonlu Can Baba Söyleşisi “, Ahmet Acaray.

9 - “Divriği Evliyaları”, Kutlu Özen.
Sponsor Reklamlar

Alevi isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alinti