Tekil Mesaj gösterimi
Alt 24.09.09   #2
Alevi
Alevi - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Kıbrısl�
Kurucu
Üyelik tarihi: Aug 2009
Nereden: Schweiz(isvicre)
Yaş: 35
Mesajlar: 4.780
Rep Puani : 199
Standart Cevap: Ağuiçen ocağı


Aradan yüz elli yıl geçmiş olmasına rağmen, Elbistan Kadılığı’na ferman gönderilerek Nurhak’ta yaşayan Cırıklı, yani Cerikli aşiretiyle Ağuçan dedeganlığının ıslah edilmesi için kesin buyruklar tamim edilmiştir. Bu arada Seyit Müslüm ve Zeynel dedelerin öldürülmüş olması son Seyit Muhammed’i zor durumda bırakır. Elbistan Kadılığı’nı elinde tutan Kadı Mehmet Bey, Nurhak’a zaptiyeler göndererek sarayın emrini bildirir. Seyit Muhammed’i Osman-ı Âli’ye uymaya ve şeriat hükümlerine sadık kalmaya devam eder. Genç olmasına rağmen, Kerbela’dan yeni dönmüş Ağuçanlı Seyit Muhammet, Hace Mehmet unvanıyla anılmaktadır. Keşf-i kerameti, bilge ve paylaşımcı kişiliği ile bir anda güneyi sarmış bir insan olduğundan, Osmanlı sarayını ve Maraş’taki Zülkadir varlığını rahatsız etmektedir. “Bu zındık Kızılbaş ekibinin Nurhak’tan mutlaka sürülmesi gerekmektedir” emri yayılır. 1780’li yıllarda Kadı Mehmet, Ağuçanlı Seyyid Muhammed’i Elbistan’a çağırır.

“Bak Dede!” der, “sizin atalarınız da Hünkâr’a karşı geldi, Kalender Çelebi’yi desteklediler. Ne var ki şu an senin konakladığın yaylada Nurhak’ta Kalender Çelebi’nin başı kesilerek at heybesi içinde İstanbul’a gönderildi. Gel inattan vazgeç, ulülemre uy. Senin için Hasan Ali Yaylası’nı tahsis ettim. Müritlerini topla camiye de hayır deme”.



Ağuçan Seyit Muhammet, yerinden kaşlarını çatarak heybetli bir şekilde öyle bir ayağa kalkar ki, “Bak Kadı Efendi” der, “biz elhamdülillah Müslümanız, ama imamımız Oniki İmam’dır. Ali evlatları olarak ceddimize lanet okunan bir mekânda Hakk’a tapmayız. Cemevlerimizi yıktırdınız. Öyle bile olsa, Allah’ı dört taş duvar arasına sığdırmayız; biz Hakk’ı insanda görenleriz. Padişah Mahmut’un emriyle dilimizi Arapça ettiniz, bizlere hiçbir yerde mekân tutturmayarak Kürt aşiretlerinin içerisine gönderdiniz, biz Türkmenlere bile Kürt dedirttiniz. En kutsal mekânlarımıza Emevinin ve Abbasinin emir ve buyruklarını soktunuz. Biz Türkmenleriz, Allahımızı kendi dilimizle anarız, ibadetlerimizi de yine kendi öz dilimizle icra ederiz. Hiçbir zaman bu topraklarda kan aksın istemedik, dedelerimiz nasıl ki tahta kılıçlarla barışın sembolü oldularsa, biz de aynı sembolü taşımak istedik. Ancak sizler bu ülkenin çocukları olduğunuz halde, nereden geldiği belli olmayan Hırvatı, Rumu devşirme paşalara teslim oldunuz. Neslinizi inkâr ettiniz. Oysa ki Osmanlının kurucusu Otman Gazi dahi pirim Hacı Bektaş Veli’nin himmetiyle kılıç kuşanmış, şeyhim Edebali’nin himmetiyle bir imparatorluk kurmuştur. Şimdi ne için bizi bu ülkeden saymıyorsunuz? Kaldı ki dört kıtada benim ceddim at koşturdu. Hz. Muhammed’in dinini sevgi ile bütün insanların gönlüne taşıdı, şimdi biz üvey mi olduk?”



Kadı Mehmet zaten bunları bilmekte ve Ağuçan Seyyid Mehmet’e büyük bir inançla bakmaktadır.

“Senin ve taliplerinin kılına zarar getirmeyiz.Yeter ki sen padişah buyruğunu reddetme, Nurhak’ı terk et, bir müddet Hasan Ali yaylasına göç” der.

Bu teklif Ağuçan Seyyid Mehmet’in aklına yatar, akşam çadıra döndüğünde rehber ve müritlerini toplar.

“Erenler, Osmanlı’dan kurtuluş yok” der.

Nurhak Yaylası’na kendilerinden önce gelen bir başka Türkmen Reisi Seyit Koca da bu fikri onaylar. Artık Hozat Barginek’ten gelen köklü Ağuçan Ceritliler, Osmanlı zulmü karşısında Cırıklı aşireti olarak isim değiştirir. Cırık bir göçebe kuş grubu olduğundan bu ismi almıştır.



Osmanlı’nın fişlenme takibinden kurtulmaya çalışmak için sürekli isim değiştiren Ağuçanlılar, gerek Seyit Koca gerekse Seyit Mehmet eşliğinde bugünkü Akçadağ toprakları içinde bulunan Hasan Ali Uşağı Yaylası’na göçerler. Türkmen affının gündeme gelmesiyle de Elbistan kıyısına inip beş kilometre kuzeyde bir çayırlığı işgal ederler.



Buraya Hasan Obası denmektedir. Burası göçer Çilingirlerin bulunduğu otlak bir arazidir. Bunun için adına Çilingir Çayırı da denilir. Bugün burası hâlâ Çilingir Çayırı olarak da anılmaktadır. Ağuçanlı Seyyid Mehmet’in türbesinin bulunduğu bu köye şimdi ise Hasan Köyü denmektedir. Bütün Elbistan, Malatya ovalarında ve dağlarında o günün büyük mürşidi ve yoluna sahip bir evliya olarak bilinir.



Seyit Mehmet’in 1800’lü yılların başında vefat etmesiyle birlikte Hasan Köyü’nü de asimile etmeye, Sünniliği kabul ettirmeye çalışsalar da, ancak Oniki İmam’a bağlılığını sürdürmek isteyen Kocalar ve Ağuçan Türkmenleri, Koç Obası – Albaslı yaylalarına dağılır.



Sonunda, Afşin’in on beş kilometre kuzeydoğusunda küçük bir tepe üstüne gelirler ve Hozat -Barginek Köyü’nün anısına Berçenek Köyü’nü kurarlar. Elbistan’a Dersim’den, Horasan’dan akın etmiş bütün Türkmen ve Yörük Alevileri asimile etmeye çalışırlar, cami yaptırmaya kalkışırlar, imamlar tahsis ederler ki Ağuçan soyunu Arap soyu haline getirsinler. Bu arada Berçenek Köyü de üç dört köyün karmasından meydana gelir (Ağuçan, Cırıklı, Kocalar, Savranlar, Ellezler) ve araya Sünniliği kabul etmiş birkaç ev yerleştirerek, bu Türkmen aşiretlerinin Arap İslam inancı doğrultusunda kendilerine hizmet etmesini sağlamaya çalışırlar. Bu aşiretler uzun zaman kök kültürlerini devam ettirirler, ancak asimilasyona fazla dayanamayıp zaman zaman ibadet ve inançlarından uzaklaşanlar yüce Allah’ı beş vakte sığdırmaya, dört duvar arasında aramaya başlarlar. Bu çok belirgin olmasa da bu politika her yerde süregelen bir politika haline gelmiş olur.



Anadolu’da Osmanlı İmparatorluğu’na bağlı Türk toplumunun hemen tümü ve Dersim, Diyarbakır çevresindeki Kürt vatandaşlarla Hatay Anadolusu’nda kalan Arap yığınları ile Ege’de Çepni ve Tahtacı boylarının tümü Alevi içtihadıyla uzun yıllar yaşamış, ancak 15. yüzyılda Yavuz Sultan Selim’in iktidarıyla ne olduğu belli olmayan, Osmanlı’nın içerisinde yer alan sarayın içerisi ve karar organı, Sırp devşirmelerle doldurulmuştur. Anadolu’nun gerçek sahipleri Türkmenlere karşı çok gizli kinleri nedeniyle, Türkmenlere karşı büyük bir Sünni asimilasyonu politikası başlatmışlardır. Anadolu’da yer yer kaynayan Celali uzantıları bundan sonra da yaygınlaşır, daha önce de söylediğimiz gibi Elbistan - Nurhak Dağları’nda son yenilgiyi alan Kalender Çelebi isyanlarıyla olay noktalanır.



Ağuçen (Ceritli ya da Cırıklı), Osmanlı’nın son hışmına uğramış Türkmen halkıdır. Bugüne kadar adının yeni değişmiş olduğu Ekinözü ilçesi, birkaç yıl öncesine kadar tarihi adını Celali (Celal Ağa) olarak sürdürüyordu. Bundan da anlaşılıyor ki Osmanlı tarihinin Alevileri sürdürdüğü en son menzil Elbistan’dır.

Alemdar, Kışla, Alem Bey, Ambarcık, Kümbet, Yazıhan, Kullar, Tatlar, Kuyucak gibi köylerin hemen tümü Osmanlı dönemine ait askeri kural ve Sünni şeriatına uygun köylerdir. Bunların hemen hepsi Kuyucu Murat zamanında yerleşmiş, asimile edilmiş oba köyleridir. Yaklaşık olarak elli köyün içinde birkaçı hariç zorla, süngüyle, nesli yok etme tehdidiyle hemen hemen hepsini Sünnileştirmek için Arap Emevi anlayışı doğrultusunda hareket ettirmiştir. Kuran’a, Allah’a ve onun Peygamberine bağlı olan tüm Alevi toplumunu Osmanlının Yavuz ve Yavuz’dan sonra gelen bütün hükümdarları üçüncü sınıf insan yerine koymuş ve bu dava Cumhuriyet’e kadar uzanmıştır.

Ancak Alevi topluluğu, Mustafa Kemal Atatürk gibi bir dâhi sayesinde geniş bir nefes alabilmiş ve Cumhuriyet’in laik demokratik yapısının hiç kopmayan bir parçası olmuştur.



Adil Ali Atalay’ın bir araştırmasından:

Tunceli’de bulunan Ağuiçen olarak adlandırılan Evliya Seyyid Mençek olarak bilinir. Ama hepsi, bütün soy Ağuiçendir. Elazığ’ın Sün Köyü’ndeki eren Koca Seyyid’tir. Ağuiçen’in diğer bir adı Karadonlu Can Baba’dır.Diğer eren Mir Seyyid ve Köse Seyyid’tir.



Koca Seyyid Hazretleri, Horasan’dan 1200-1300 yılları arasında üç kardeşiyle birlikte Anadolumuza gelmiştir. Hünkâr Hacı Bektaş Veli, Sulucakarahöyük’e yerleşirken Koca Seyyid de kardeşleri Köse Seyyid, Mir Seyyid ve Seyyid Mencek’le birlikte III. Murat zamanında bugünkü Elazığ’ın Sün Köyü’ne yerleşmişlerdir. Anadolu halkını irşat etmişlerdir. Hakk’ın nazarında en değerli olan emeği vermişlerdir. Emeklerinin de semeresini almışlardır. Tanrı’nın lütfuna ermiş, velayet sahibi olmuşlardır; en yüce kerametin çalışmakta olduğunu bildikleri için çalışıp zahitlikten arifliğe geçmiş; Tanrı aşkına, birliğine kavuşup tasavvufçu, yenilikçi olup tüm gönüllere girmişlerdir. Çalışmayı, yücelmeyi tüm Anadolu’ya telkin etmişlerdir. Hakk’a vâsıl olmanın yolunun halktan geçtiğini; emekle, sevgiyle birlikte olacağını bilerek sevenlerine sunmuşlardır.

Anadolumuzda o günlerde yaşayan Türklerin; Moğalların, Bizanslıların sürekli saldırılarına uğradığı bir dönemde, gelip Türk köylerine, örgütlenmeyi, birliği, beraberliği öğütlemişlerdir. Sevenlerini Tanrı’nın kendilerine verdiği manevi varlıklarla bir ikrara bağlamışlardır. Anadolu’nun her köşesini karakol ağı gibi, “El ele, el Hakk’a” kuralı ile zincirleme birbirleriyle haberdar olmalarını sağlamışlardır. O devrin padişahı olan III. Murat Anadolumuzdaki dervişleri, pirleri toplayıp denetimden geçirmiş, sormuş, “Başka kimseler var m?” diye; “Elazığ’da dört kardeş var” demişler. “Onları tiz huzuruma getirin!” demiş, getirmişler.

Padişah, “Eğer keramet gösterirseniz ne âlâ! Yoksa sizi de bu diyardan sürerim!” demiş.

Koca Seyit sormuş: “Ne dilersen, dilediğini yaparız.”

Padişah, “Zehir vereceğim, içeceksiniz. Eğer sizlere bir şey olmazsa o zaman biliniz ki sizler Hak kişilersiniz” dediğinde,

büyük kardeş olan Koca Seyit, “Pekâlâ, lütfedin içelim” deyince zehir gelmiş!

Koca Seyyid Hazretleri istemiş ki kendisi alsın, zehri içsin;

En küçük kardeşleri olan Seyyid Mençek;

“Destur kardeşlerim. Büyükten himmet, küçükten hizmet” demiş.

Zehri (ağıyı) almış, içmek üzere himmet beklemiş. Büyük kardeşleri hep bir ağızdan

“Mey içer gibi iç, mey niyetine olsun” demişler.

O da ağıyı mürşit elinden gelen bir lokma, bal şerbeti gibi içmiş. Tanrı’nın inayeti, Ehlibeyt’in yüce mucizesiyle cümlesini parmaklarından akıtmış.

Hani erenler der ya: “Kırkımız bir, birimiz kırkımızdır.” Dört kardeşin gönlü bir olduğu için süt sağar gibi parmaklarından ağıyı sağmış akıtmış. Öbür kardeşler de ayrı ayrı velayetlerini göstermişlerdir. Padişah da ellerindeki şecerelerini tasdik edip serbest bırakmış. Bu meydan gerçek er oldukları ortaya çıkmış.

Koca Seyyid evladı Resul, Seyyid-i Saadat olup Nazenin kolundadır. Bilindiği gibi, dünyada binlerce tarikat vardır. Hüseyn-i Nazenin kolunda Koca Seyit cümle erenlere mürşid-i kâmil olarak vazifesini devam ettirmiştir.

Kardeşlerinin hepsinin büyüğü ve mürşidi olan Koca Seyit ,Elazığ’ın kuzeybatısında Kuzova bölgesinde, vilayet merkezinden 21 kilometre mesafede bulunan Alevi Türk köyü olan Sün Köyü’nde yatmaktadır. Bu köyde yatan, türbesi de bu köyde bulunan Koca Seyit’in soyu, İmam Zeynelabidin’den Hz. Ali’ye ve Hz. Muhammed’ e çıkar.

Evlatları ise Tacim, Mürteza, Kalender mezresinde Molla İbrahim.

Tacim’den gelenler: Selefezade, Bebek

Selefezade’den: Mola İbrahim, Molla Ali

Molla İbrahimden gelenler: Hasan, Mehmet, İbrahim.

Güzel

Güzel’den gelenler: Amasya’ya giden Aslanoğulları, Abdullah Zebil evlatları olarak bilinir.

Hasan’dan gelenler; Amasya’ya giden Hasan ve onun oğlu Hüseyin’in evlatları.

İbrahim’den gelenler; bugün Sün Köyü’ne bağlı Kalender (Bektaş) mezrasında bulunan Hanehıdır evlatlarıdır.

Molla Ali’den: Dört evlat; Hüseyin, Cafer, Zeynel, Mahmut.

Mahmut’tan: Ahmet Mutlu Ay ve ablaları.

Bebek Dede’gilden: Erzincan Ilıç’ta Nordun Köyü’ndeki dedeler.

Mürteza’dan gelenler: Sün Köyü’nde Ali Efendi kabilesi ve Erzincan’da Ardos dedeleri.

Seyyid Mençek’ten gelenler: Seyit Aziz, onun oğulları Mithat Dede, Ali Haydar Dede, Çorum ve Amasya’ya giden dedeler.

Mir Seyyid’ten gelenler: Doğan dedeler, Mineyik dedeleri, Erzincan’da Kismihor ve Kadagan’daki dedeler.

Köse Seyyid: Mücerret olup Mir Seyit’le birlikte Çemişgezek’in Ulugala Köyü’nde yatar. Seyyid Mençek ise Tunceli-Hozat kazası Bargine Köyü’nde yatmaktadır. Bir tevhit gibi etrafı Tunceli (Dersim) Bingöl, Diyarbakır, Malatya, Adıyaman, Sıvas, Erzincan, Varto, Erzurum’la çevrilidir. Bir merkez mahiyetinde olup Anadolu Türkmenlerinin yoğun yerleşim bölgesini kaplamaktadır. Halen Erzincan, Erzurum, Elazığ, Kars, Sıvas, Malatya, K.Maraş, Adıyaman, Tokat, Amasya, Çorum, Adana, Mersin, Ankara, Çankırı, Kayseri, İzmir ve yurtdışına doğru yayılmış olan Ağuiçen Ocağı çok geniş kitlelere hitap etmiştir. Bu nedenle bu altın zincir ağı, bir karakol dağılımı gibi daha sayamayacağımız Anadolu ve yurtdışında hareket alanı bulmuştur.

Aleviliğin Hüseyni kolu olan bugünkü askeri alan gibi er, erbaş usulü olarak onlarda da “El ele, el Hakk’a misali, talip – musahip – rehber – pir – mürşit - mürşid-i kâmil olarak birbirlerine zincirleme bağlı olarak bulunmaktadır, buna altın zincir hattı da deriz.

Buna askerde erden mareşale kadar uzanan, birbirine bağlı kopmayan altın zincir hattı da denir. İşte bu ve bunun gibi zatlar tüm Anadolu Aleviliğini kaplayan manevi bir zincir sistemi ile; “eline, beline, diline, işine, aşına, eşine, sözüne, izine, özüne” sahip olmaya dayalı sistemiyle tüm toplumun birlik ve beraberliğini sağlamış, barışı başta sembol etmiş, küskün kişinin yüzüne güneşin doğmayacağını, güneşin olmadığı yerin hiç verim vermeyeceğini vurgulamış ve sağlamıştır.



Tıpkı bugün zahiren karakol, mahkeme, sulh mahkemesi, ceza mahkemesi, ağır ceza mahkemesi gibi, manen batının “El ele, el Hakk’a” zinciri ile kişileri ikrar yolu ile birbirlerine sahip çıkma, asayişi sağlama kolları ile bütünleşmiş. Musahip kapısında kardeşler birbirinin yanlışını düzeltir. Düzeltmezlerse, kendisini aşıyorsa rehbere başvurulur. Rehberin halledemeyeceği bir olayı pire,

pirin halledemeyeceği bir olayı mürşide, mürşidin halledemeyeceği bir olayı mürşid-i kâmile havale ederek manevi halk mahkemesi ile halledilir. Cemaat noksansız toplanıp önce kişiyi kendi kendisine sorarak, sonrada komşularına, halka sorarak Hakk’ın ve halkın huzurunda en ufağından en büyüğüne kadar tüm müşkülleri bir jüri usulünden yola çıkıp ana, bacı, er bacılarla birlikte tüm davaları halletmişlerdir.



Ağuiçen Ocağı’na bağlı ocaklardan bazıları:

Sıvas Divriği’de Karapirbat Ocağı ve talipleri

Erzincan Ilıç Tapur dedeleri ve talipleri

Nordun dedeleri ve talipleri

Sıvas Kocaleşger Ocağı ve talipleri

Sultan Sinemilli Ocağı ve talipleri

Derviş Halil dedeleri ve talipleri

Ali Abbas dedeleri ve talipleri

Şeyh Ahmet dedeleri ve talipleri

Celal Abbas dedeleri ve talipleri

Üryan Hızır dedeleri ve talipleri

Ve daha birçok pir, dede ve ocakların mürşit kapısı olan Ağuiçen Ocağı, nasıl ki Türkiye Cumhuriyeti’nin kalbi Ankara’da Türkiye Büyük Millet Meclisi’dir, Alevilerin serçeşmeleri de aynen “El ele, el Hakk’a” Ağuiçen ve Hünkâr Hacı Bektaşi Veli’ye çıkar.





Dr. Ali Yaman’ın Ağuçan Ocağı’ndan Ahmet Mutlu Ay ile görüşmesinden

Rivayete göre Koca Seyit, Köse Seyit, Mir Seyit, ve Seyit Mençek dört kardeş olarak 650 - 700 sene evvel Horasan’dan Hoca Ahmet Yesevi irfanından yetişerek buraya gelmişler. Horasan pirlerinin irşadı için onlardan sonra da, doksan bin Horasan piri gelmiş. Burası, Harput havalisi Hıristiyan âlemiymiş, buraları İslamlaştırmışlar. Buradan Diyarbakır’a kadar bu çevre olduğu gibi Aleviymiş Yavuz Sultan Selim’den sonra zulümden kaçan kaçmış, Aleviler azalmış. Erzincan, Malatya, Sıvas’a kadar geniş bir bölgede insanları irşat etmişler, yetiştirmişler, Türkleştirmişler, ibadet şekillerini göstermişler, erkân oluşturmuşlar. Dört kardeşin evlatları da buradan Erzincan, Sıvas, Tunceli, Malatya, Çorum, Amasya’ya varıncaya her yere dağılmışlar. Seyit Mençek Tunceli’nin Bargeni Köyü’nde, diğerleri de burada kalmış. Erzincan, Sıvas, Malatya ve diğer illere evlatları dağılmış.Yalnız, en büyük kardeşleri Koca Seyit olduğu için diğer üç kardeş ona bağlı olarak kalmışlar, onun irşadında yetişmişler. Sonra burası Alevi zümresinin, Horasan pirinin Kâbe-i Beytullah’ı olarak kabul edilmiş. Hatta Sultan Murat’ın devrine kadar Diyarbakır’da, Sultan Murat’ın huzuruna bile bu dört kardeş gitmişler. Orada velayetlerini, kerametlerini göstermişler. En küçük kardeşleri Seyit Mençek, büyüklerinden himmetle orada zehri içmiş, dördünün de parmağından bal akmıştır. Bu memleketleri irşat etmişler, yetiştirmişler. Harput Ovası dediğimiz zaman burası Hıristiyan âlemiymiş, nasıl Hünkâr Hacı Bektaş Veli, Rum diyarında Hıristiyan âlemini yetiştirmişse, irşat etmişse, İslama getirmişse bunlar da Horasan pirleri olarak bu diyarda onları yetiştirmişlerdir ve bunların arkasından da Horasan’dan doksan bin Horasan piri gelmiş. O gelen Horasan pirlerinin hepsi bunlara bağlı olarak kalmış. Yani Tarik-i Müstakim yoluyla ikrarla buraya bağlanmışlar. İbadet şekilleri Tarik-i Müstakim’dir. Zaten cem kurmaları, belli Alevi zümrelerinin bugüne kadar yapmış olduğu erkândır. Aleviliğin Kâbe-i Beytullah’ı gibidir burası; 24 bin nebiden devridaim yaptı bu yol. Adem’den Nuh’a, Nuh’tan Eyüp’e, Eyüp’ten Şuayp’e, Şuayp’ten İbrahim’e, İbrahim’den Musa’ya, Musa’dan İsa’ya, İsa’dan âlemlere rahmet Muhammet Mustafa’ya süregelen, o dosdoğru yoldur. Alevi inancında İsa ile Musa, Musa ile Muhammet Mustafa farklı değildir. Hepsi bir nur-u vahitten meydana gelmiş, yalnız isim değiştirmiş. İsa, Muhammed; Muhammed, İsa’dır aslında. Cenabı Hak bir insanı Alevi, Sünni, Hıristiyan diye yaratmaz, masum-u pak olarak yaratır. Doğuşta da her ruh, âlemlere rahmet olarak gönderilen Muhammet Mustafa’yla bedeni tamamlamış, Ali ile yol bulmuştur. Onların daha sonra fırkalara ayrılacağını yüce Allah söylemiş ve onları benlik getirmelerinden ötürü mezheplere sevk etmiştir. Onun için Sünninin çocuğu Sünni, Alevinin çocuğu Alevi, Hıristiyan’ın çocuğu Hıristiyan olur. Değişik bir şey yok aslında, ama hepsi bizim kafamızda.

Bizim yaşlı divanelerimiz vardı; eskiden derlerdi ki: Zaman gelecek, dünyada tek din, tek mezhep olacak. Peygamber devrinde mezhep olmadığı halde mezhep icat edenler, mezhepleri de üçe beşe ayırır. Ve sorarlar ki? Kaçıncı mezheptesin? Böyle bir acayip zamana düştük.
Sponsor Reklamlar

Alevi isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alinti