Tekil Mesaj gösterimi
Alt 06.08.13   #2
adsizkowboy
Avatar mevcut degil.
Banned
Banned Users
Üyelik tarihi: Jun 2013
Nereden: Adsiz
Mesajlar: 347
Rep Puani : 0
Standart Cevap: Ehl-i Hak İnancı, Türkiye'de Aleviler ve Alevi Müziği


C. M: Hangi inançta olursan ol, önemli değil; Zerdüşt olabilirsin, Ehl-i Hakk olabilirsin, Hıristiyan olabilirsin, say say bitmez. Sadece senin gibi olmayanlara acaba kendin kadar hak tanıyor musun? Bugün devletin başında benim umurumda değil hangi maskeyle oturmuş. Ben onun adaletini sorgularım, onun hizmetini sorgularım, insana nasıl bakıyor, onu sorgularım. Önemli değil, ben artık şimdi bu yaştan sonra kalkıp da; “Filan kes Müslümandır, iyidir; filan kes Hıristiyandır, kötüdür” diyeni dinlemem. Artık onu yemeyiz bu saatten sonra, değil mi? Maskeler artık bizim için geçerli değil. Aksak Timur hangi bayrakla geldi? İslam bayrağı ile… İslam bayrağı ile o kadar zulüm olmuş, hiçbir bayrakla bu kadar olmamış. Haçlı savaşları, İslam savaşları… İkisi de güç peşindeydiler; iki öküz kafa kafaya koymuş ki, kim kimi itecek bu toprakta? Ben gidip bir toprağı gasp edip alsam fatih miyim? Birisi benim toprağıma girse mütecavizdir. Bu mantık bizde halen vardır; biz halen zulümlerimizi kutluyoruz ve bize yapılan zulümlerde “mazlum”uz, yaptığımız zulümlerde “fatih”iz. Bu zihniyet tâ bu halkın içinde var, tüm halklarda var. Avrupa o takım anlayışından da vazgeçiyor yavaş yavaş, yani onlar da medeniyet vasıtasıyla rûhaniyete, Bâtınîye yaklaşıyorlar, ama bizim elimizde olan değerler yok olup gidiyor, çürüyüp gidiyor. Sen bugün Ümmî Sinan’ı okusan, Hazreti Hasan Hüsamettin Uşşakî Efendi’yi okusan, Mevlâna’yı okusan, Şems’i okusan. Demiyoruz ki kimse Şems’i tanımazsa çomaklanır, öldürülür, ama bu insanlar neden bu kadar kitap yazmışlar, düşün. Senin neden hiçbir caddenin ismi Şems-i Tebrizî değil?

F. Ö: Doğru... Peki, buradan şuna gelelim hocam: İstanbul’a geldiğinizde nasıl bir inanç tablosu gördünüz? Özellikle Batınîlik, Alevilik üzerinden, İran’la karşılaştırarak anlatır mısınız?

C. M: Buraya gelende inanamıyordum ki burada Alevi olsun. Sanıyordum ki sadece dünyada bizim bölgede Alevi var. Nasıl ki buradakiler de inanamıyorlardı İran’da Alevi var. Her zaman diyorlar ki “Şiisiniz, değil mi?” “Kardeşim, biz Aleviyiz”, diyoruz, buna inandıramıyoruz. Burada ilk gözlemlediğim şuydu ki, burada Aleviler iyi teşkilatlanmışlar ama ellerinde dayanak noktaları azdır. Yani birisi gelip diyor ki “Alevilik budur”, koşuyoruz onun peşine. Biri geliyor diyor ki “Ali’siz Alevilik”; birisi diyor ki “Biz Hititlere bağlıyız”; birisi diyor ki "Biz Kur’an-ı Kerim’e bağlıyız”… Yani o kadar değişik fikirler var ki. Halbuki siz İran Ehl-i Hakk’larında asla ve asla bunu göremezsiniz. İran Ehl-i Hakk’ları felsefe olarak, inanç olarak nereye bağlı olduklarını, nereden ilham alacaklarını çok iyi biliyorlar. O felsefeyi çok iyi biliyorlar… Yani orada biz teşkilatsızız, burada ise kaynak azdır, diyebiliriz. Burada bilgiler dağınıktır. Toparlayan kimse de yok. Problem şu ki Batınîlikte bir tane esas sorun vardır, o da paradoksal bir sorundur. Yani Batınîlik baştan sona paradokslarla doludur. Hâlbuki bu işin uzmanlarının bu paradokstan bile yolun gerçeğini bulma şansları var. Mesela Batınîlik dediğimizde, aslında biraz daha geniş alsak mevzuyu, sadece İslâm dünyasına ait değil Batınîlik; Hıristiyanlıkta da var, Musevilikte de var, İslamda da var... Yani bir insan bu noktaya varıyor ki “Benim de düşüncem diğer düşüncelerin yanında bir düşüncedir…” , zaten bu insan Batınîdir. Şeriat mertebesinde olan insanlar, ki zaten şeriatın kapısını açıp da tarikata geçmeleri lâzım, bir kuvvet bunlara izin vermiyor şeriatı bırakıp tarikata geçsinler. Yani toplumsal harekete geçsinler. Hep kısıtlı kalıyorlar ve bu tür fikirleri geliştirme şansını az buluyorlar. Aslında onlara tüm ârifler, zahîd sözünü diyorlar: “Zahîd bizi tan eyleme.” Zahîd kimdir? Aslında çok zühd yapan, çok takvalı bir insandır, ama bunu aşırı derecede yaptığı için ârifler böyle insanlara sitem ediyorlar. Çünkü insanların gelişimini, ruhanî evrenini engelliyor zâhidler ve maalesef bu insanlar zorba devletlerin, güçlü insanların kârına geliyor. Muhaliflerini mahvetmek için öyle fetvalara ihtiyaç vardır. Yani bunlar aslında zorba devletlerin, zalim devletlerin elinde bayağı bayağı oyuncak oluyorlar.

Burada Alevilik gerçekten nedir? Bugün ben otururum, bir tane fikir üretirim, kendi cemevimde bunu sunarım, etrafım da buna “evet” dir. Acaba bir fikir sunan var mı Alevi dünyasına? Mesela bana sorsanız, ben fikirlerimin dayanak noktasını biliyorum. Ben konuştuğum zaman derim ki tüm dünyadaki ilahi kitaplara inanarak kendi elimde olan kitaplara da inanıp ve bu kitapları elimde, mesela, Mevlâna var, Fezlûllah var, Şems’in Makâlât'ı var, Hacı Bektaş var, yani bunları toplayıp felsefe nerede başlar, nerede biter, Kur’an-ı Kerim’e de isnat ederek ben bunu ortaya koyabilirim. En başta bir belirsizlik var Türkiye Aleviliğinde; Alevilik, Tanrı’yı kabul ediyor mu, etmiyor mu? İkincisi, Türkiye’deki Alevilik –Tanrı’yı kabul ediyorsa– peygamberleri kabul ediyor mu, etmiyor mu? Yine pozitifse, geliyor Hz. Muhammed’den sonra Kur’an-ı Kerim’e: Zaten Muhammed [Hz.] diyor ki “Benim son mucizem Kur’an-ı Kerim’dir.” Buna diyorum dayanak noktası. Ha, en başta diyorsan ki “Benim Aleviliğim Tanrı’yı kabul etmiyor”, o başka bir mevzudur.

T. T: Tamam, diyelim ki kabul ediyor, sonra?

C. M: Kabul ettiği zaman sıfır noktasından tâ bugüne kadar tarihsel ve felsefî olarak bunlara inanmak zorundadır. İnanmak zorundadır, niye? Çünkü dayanak noktası lâzım ona. Yani Allah’ı kabul etsen, Adem’in yere inişini de kabul etmen lazım, onun niyetini kabul etmen lazım ki niye indi yere ve neden Tanrı ona üfürdü? Çok önemlidir; Tanrı’nın içinde “Tanrılık”tan başka bir şey yok ki Adem’e üfürsün. Karbondioksit mi üfürecek Adem’in içine? “Zât-ı Hakk’ın mazharıyım." (“Ben=İnsan=Tanrı”) sözüne inanıyorsanız, Adem’in de O olduğuna inanmak zorundasınız. Demek ki bugünkü insan ile Adem’in arasında bayağı maceralar var; hepsini bilmek zorundasın ki kendi hareketine varasın. Bugün “özümüz” diyende, “özümüze dönmek” diyende, Türkiye’deki Alevinin kesinlikle Adem’in hübûtunu idrâk etmesi lazım. Adem’i idrâk ettiğin zaman onun evlâdının yeryüzüne dağılmasını, peygamber Nuh’tan, İbrahim’e, Musa’ya, İsa’ya, Muhammed’e, hepsini kabul edeceksin.

T. T: Bir arkadaşım bana şöyle demişti: "Türkiye’deki Aleviler ritüelleri yapıyorlar, şekil olarak bir kimlik örmüş durumdalar; fakat bu, yaşama çok geçmiyor.” Türkiye’deki Alevilik, bu egemen devlete karşı, toplumsal sorunlara karşı bir duruş sergileyebiliyor mu sizce? İnancınızı içinizde saklamanızın bir manâsı yok, o inancı yaşamak gerekiyor ve o zaman da başka bir duruş sergilemeniz gerekiyor, değil mi?

C. M: İç duruşun yok senin… Şimdi, İran’daki Alevilerin de iç duruşu var, dış duruşu yoktur.

T. T: Ama oradaki baskılardan dolayı değil mi böyle olması?

C. M: Baskıdan dolayı, ama bir yerde patlak vermesi lâzım, değil mi? Ne kadar bekleyeceksin ki insanların çocukları ölsün, evden alınıp götürülsünler. Sen sadece kendin için mi, bir köşede oturup Tanrı’ya ibadet için mi bu dünyaya geldin? Eğer öyleyse bu kadar peygamberlerin niye canlarına okundu? Sen sadece kafa sallayıp da bir yerde oturup zikir yapsan, zaten kârına geliyorsun o rejimin. Yani burada can ve beden meselesi ortaya çıkıyor.

Hakikaten İran Ehl-i Hakk’ları bu meselenin ruhunu taşıyabilirler, buradaki Aleviler de bu meseleyi canlandırabilirler. Tabii şu bir hakikat ki bugünkü İran’la Türkiye siyasi olarak birbirinden çok farklıdır. Burada istesek de istemesek de biraz açık bir atmosfer var, bunu yürütme şansın var, ama İran’da hiç şansın yok.

T. T: Ama burada da asimilasyon var…

C. M: Var ama bu ikisi birleşmezlerse olmaz. Benim hep anlattığım bir anım vardır, konserlerde de anlatırım: Ben oturmuştum çocuklukta, toprakla oynuyorum. Karıncalar var, o yan bu yan koşturuyorlar. Parmağımla tam ortadan derin bir çizgi çektim, karıncaların bir kısmı bir yerde, bir kısmı diğer yerde kaldı. Birbirlerini kaybettiler. Bir zaman geçti, birisi geldi karıncanın, o dere gibi yerden karşıya geçti, karşıdan da biri geldi, gene birleştiler. Böyle cesur karıncalar lâzım bu işte; eğer bu Batınîlik hakikâten câmianıza, insanlara lâzımsa, etkin olması için kesinlikle bu cesur karıncaların hareket etmesi, birbirini tanıması lâzım, birbirlerinin felsefelerini öğrenmeleri lâzım. Ben bazı toplantılara gidiyorum, konuşmaktan ziyade içki içiyorlar. Hakikâten bunları yazmamız lazım. Sen beni davet etmişsin Almanya’ya, konser bitiyor, akşam geliyorum senin toplantına, diyorum “İyi oldu, burada tanıdık kimler var”. Bir bakıyorum rakı sofraları buradan sonuna kadar açılıyor, yiyip içiyoruz filan… Ya bunun neresi Batınîlik?...

T. T: Peki, bilgi alışverişi?

C. M:
Senin umurunda değil ki bir tane İran El-Hakk’ı senin masanda oturmuş. Ben demiyorum ki “Cavit Mürtezaoğlu’nu dikkate al!” Ben diyorum ki “Bir İran El-Hakk’ını dikkate almak zorundasın sen.” Zaten yapmadın mı, o haller başımıza geliyor, değil mi?

F. Ö: Öyle tabii ki... Cavit Hoca’m, yavaş yavaş sohbetimizin sonuna geliyoruz. Son sorumuz müzikle alâkalı: 1970’lerde Türkiye’de Anadolu Rock diye bir müzik akımı başlıyor; şehirlerde yaşayan, çoğu kolejlerde eğitim görmüş, heyecanlı müzisyenler, gidiyorlar köylere, Âşık Veysel’le, Âşık Ali İzzet Özkan’la, birçok Alevi ozanla tanışıyorlar, onların müziklerini tanımaya, öğrenmeye çalışıyorlar. Sonra Batı enstrümanları ile Anadolu enstrümanlarını bir araya getirip harmanlayarak yeni düzenlemeler, besteler yapıyorlar. Mesela Cem Karaca, Moğollar, Selda Bağcan ve başka birçok genç müzisyen güzel çalışmalar yapıyor vakt-i zamanında bu alanda. 80’lerin sonunda ise Arif Sağ, Hasret Gültekin, Erdal Erzincan gibi önemli isimler, bağlama ve âşık müziğinde yeni açılımlar yakalayarak Âşık / Alevi müziğinin tekrar canlanmasına vesile oluyorlar. Fakat bugün gelinen noktada, Alevi müziği kendini tekrarlayan, tekdüze örneklerle dolu. Sizinle de zaten zaman zaman bu konuda konuşuyoruz.

C. M: Evet.

T. T: Ona ek olarak da ben şunu sormak istiyorum: Alevilerin büyük bir kısmı şehirlerde yaşıyor, dolayısıyla şehirli bir duruş, müzikal dil gerekiyor insanlara (hem kendi canlarına hem de Alevi olmayanlara) hitap edebilmek için. Oysa ben bu müziğin dünyasına giremiyorum, adeta itiyor beni…

F. Ö: Etkisizleştiriyor… Dinleyiciyi, seyirciyi bayağı pasifize ediyor.

T. T: Ben Sünni kökenli bir dinleyici olarak anlatılanı paylaşmak istiyorum, ama o anlam dünyasına giremiyorum; çünkü çok kapalı, aşırı içe dönük bir şey yapılıyor orada… Fakat, mesela siz sahneye çıkınca heyecanlanabiliyor, sizle bir paylaşmaya girebiliyorum.

C. M: Evet, birincisi üretim kısırlığı var. İlginç ki sadece Alevi müziği değil, genel olarak Türkiye’de müzikte bir kısırlaşma var, yani baksanız pop dünyasına, 1980’li, 90’lı yıllar bu halden daha güzel idi…

T. T: Tabii kesinlikle öyleydi…

C. M: O da dönüyor buna ki millet aslında kendi hakikâtini kaybetmeye başlamış; yani bugün Türkiye’nin içindeki cevher, Türkiye’liyi dünyada bir Türkiye’li yapan neyse, ondan uzaklaşmış. Onun için gözü hep Batı’da, “Gam Gam Style”da, onda bunda… Sen çocuğuna diyemezsin ki “Gam Gam Style’ı dinleme!”; o zaman daha fazla dinler. Sen ne üretiyorsun ki onu dinlemesin? Bu da dönüyor eğitim meselelerine, çünkü biz ne Batınîlikte ne felsefede ne müzikte ne siyasette bir şey üretir olduk; sadece tüketici olduk. Ben müzik sektöründen biliyorum. Türkiye’de göremezsin “ses üretme sanatı”. Herkes şarkıcıdır, herkes şânın, şöhretin peşindedir ama kimse ses üretme peşinde değil, mekânizmayı bilmiyor. Dönersek Alevilere en önemli hataları budur ki çok politizeler. O kadar siyasete katılma iştihaları var, kendilerine hesap sormaya iştihaları yok. Ben hiçbir Alevi görmedim ki kendisiyle halvet etsin, kendisine hesap sorsun. Hepsinden bahsetmiyorum, ama gözlemlediğim, gördüğüm budur ki Alevi topluluğunun önde giden önderlerinde bayağı hata var. Buradan ben onları eleştiriyorum yani.
Sponsor Reklamlar

adsizkowboy isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alinti