Tekil Mesaj gösterimi
Alt 06.08.13   #1
adsizkowboy
Avatar mevcut degil.
Banned
Banned Users
Üyelik tarihi: Jun 2013
Nereden: Adsiz
Mesajlar: 347
Rep Puani : 0
Standart Ehl-i Hak İnancı, Türkiye'de Aleviler ve Alevi Müziği


Cavit Murtezaoğlu'yla Ehl-i Hak İnancı, Türkiye'de Aleviler ve Alevi Müziği Üzerine Söyleştik…




Feryal Öney: Cavit Hoca’m,Tebriz’de, Şems’in mahallesinde doğup büyümüşsünüz.. Kendinizi nasıl bir ortam içinde buldunuz? Nasıl bir kültürel ortamın içinde büyüdünüz?

Cavit Murtezaoğlu: Klişe bir başlangıç vardır; 1962 Tebriz doğumluyum. Biliyorsunuz ki Tebriz, İran Türklerinin başkenti ve ayrıca İran’ın tasavvuf merkezi de sayılır.. Ve biraz daha abartmış olmazsak, dünyanın tasavvuf merkezi sayılır Tebriz…

F.Ö: Batınîliğe de kaynaklık etmiş, diyebilir miyiz Hoca’m?

C. M: Diyebiliriz.. “Batınî” dediğimizde her şey ona dahildir; tüm tarikatlar, Alevilik ve tasavvuf ve her ne ki şeriatın dışındadır; ona biz “Batınî” diyoruz şimdilik. Dolayısıyla, şeriatın dışındaki tüm tarikat ve yolculara “Batınî” terimini kullanacağım bundan sonra.

Tebriz’de benim doğduğum bölge Serandib bölgesidir -ki maalesef Şah döneminde “Serandib” sözü olmasın diye “Çerendâb” koymuşlar bölgenin ismini, yani “kirli su”…

F. Ö: Serandib’in anlamı nedir Hoca’m?

C. M: Serandib, yazılara göre Adem’in yeryüzüne hübût ettiği, yani indiği noktadır. O noktaya inmiş Adem, sonra Adem evlatları yayılmaya başlamışlar. Hâlâ o konu biraz tartışmalı bir konudur: Mekke’nin yanına inmiş, filan da denir ama aslında Tebriz’deki Serandib’e inmiştir. Çok güzel bir belgesel de bu yapıldı bu konuda.. Hem siyasi hem de Batınîlik açısından bakarsak,Tebriz’in önemli bir merkez olduğunu görürüz. Dünyada hiçbir şehir yoktur ki bir yüzyılın içinde dört defa ayaklansın. Her zaman âzatlık, yani hürriyet peşinde olan bir halktır Tebriz halkı. Hiç kimse onları zincire çekemez. Hatta şu an bile öyle… İran'da, ki bu kadar baskıcı bir rejim var, yine Tebriz onlar için açılmamış bir düğümdür. Tebriz’e dair başka bir şey: Şu anda Tebriz’in cemevlerinin yüzde 90’ı Serandib bölgesinde. Şems’in de doğduğu mahalle aynı zamanda. Hatta Şems buyurur ki; “Tebriz’de öyle insanlar var ki ben onların ayağının toprağı olamam, onlar Hamûşan Sokağı'nda yaşıyorlar…” Hamûşan, şu anda Serandib dediğimiz bölgedir ve orada cemevleri vardır. Şems’in gezip dolaştığı yerlerdir oralar…Tebriz’e dair bir başka husus da şudur ki siyasi altyapısı Batınîliğe dayanır. Biz “İran siyaseti” diyende kesinlikle Tebriz’e bakmamız lâzım. İran’da, Tebriz’in imzası olmadan çok az hareket başarılı olmuştur.

Şimdi biraz tarihe dönelim: Tebriz’de, benim doğduğum mahallede aslında cemevleri bir toplanma merkezi olmuş Batınîler için… Ve bu Türk Batınîler de Kürt bölgesindeki Batınîlerle ilginç bir bağ kurmuşlar. Kürt bölgesinden Sultan Sahak dediğimiz bir zât-ı şerif ve onun müritleri, elçileri Tebriz’i de mesken tutmuşlar, Tebriz’e yerleşmişler. Tebriz de onları kabul etmiş. "Yârizm" kitabımda yazmışım bunu; Berzence’de, Irak’ta Süleymaniye’nin bir bölgesinde Sultan Sahak diye birisi zuhûr etmiş ve demiş ki; "Ene’l Hakk ve canlı insan Hakk’ın tecellisi olabilir”

Taylan Tosun: Bu nereden geliyor? Şeyh Mahmut Berzenci vardır, o da bir Kürt önderi…

C. M: Hayır hayır, bunlar ayrıdırlar. Oradan kalkıyor Sultan Sahak, geliyor İran’daki Oromanat Bölgesi'ne –ki orada Goranî lehçesi konuşuluyor. Orada kendini ilan etmiş ki; “Ben ve tüm inanan insanlar, Hakk’ın orantılı olarak zâtı, tecellisi ve yansımasıyız.” Böylece orada epey mürit onun etrafına toplanmış. Müritler çoğaldıkça onları dünyanın yedi noktasına elçi göndermiş.

F. Ö: Şimdi, Batınîliğin temel felsefesini biraz açsanız: İnsana, adalete, barışa dair sözü…

T. T:
Evet, muhalif yönü nereden kaynaklanıyor? Hiç bilmeyen insanlar için abecesini biraz anlatırsanız iyi olur.

C. M: Ehl-i Hakk’ların felsefesine baksak, diğer Batınîler gibi onların da birinci vurguladığı nokta budur ki; Hakk’la insan arasında hiç vâsıta olmaması gerekir. Bizde de var vâsıta “pîr”ler gibi, ama pîrlerin bir şeyi öğretmek için kâr etmemesi lâzım. Çünkü o zaman ne oluyor? Bir kurum haline geliyor ve sonra bu kurum kendisini korumak için uydurmalara başlıyor. Onun için Ehl-i Hakk’larda hakikât sırrını öğrenmek için pîrlere ve delillere ihtiyaç var; fakat bu pîrler ve deliller başka mesleklerden para kazanıp ekstra zaman koyarak bu bilgileri müritlere öğretiyorlar. Şimdi bu pîr ve müritlik o yere kadardır ki mürit kendisi “pîr”e dönsün, ömür boyu mürit kalmayacak orada; çünkü esas olan, insanları besleyip kendi hakikâtine ulaştırmaktır. Şimdi, kendisi hakikâte ulaşan insan acaba köleliği kabul eder mi? Etmez. Burada mevzular otomatik olarak siyasete doğru gitmiyor, siyasetçiler bu mevzuya doğru geliyorlar. Çünkü artık burada bir insan, iki insan, beş insan ve bir topluluk var ki hakikâti sadece Hakk Teâlâ’nın zâtında görüyorlar; onun dışında baş eğmek onlar için küfürdür. Bu baş eğmezlik duygusu zaten tavra yansıyor ve tavra yansıyandan sonra, tabii ki bunun karşısında her dönemde bir hâkimiyet var, bir devlet var. İşte o zaman "Neden sen bana gelip de ‘evet’ demiyorsun, neden sen kendi fıkhını işliyorsun?” diye soruyorlar.

T. T: “Neden biat etmiyorsun?” demek istiyorlar…

C. M:
Evet, felsefene göre fıkhın vardır.. “Neden bizim yazdığımız çerçeveye baş eğmiyorsun?” diyende, burada bir ikilik mevzu oluyor. Halbûki baksan, Ehl-i Hakk’lar ve tüm Batınîler hayat boyu kendi yollarında yürümüşler ve saldırıya maruz kalmışlar. Hiçbir tarihte, bizim hiçbir Batınî hareketimiz yoktur ki kendisi saldırıya geçsin.. Çünkü daima Batınîlerin esas mevzusu budur; insan kendi hakikâtiyle yüzleştiği zaman (kendinden kendine yolculuk ettiği zaman) zaten dünyadaki en büyük düşmanı kendi içinde görecek. Eğer ben bugün dünyada “düşman” diye bir şey görüyorsam, önce kendi içimdeki negatif duyguları ve negatif istekleri çözmeliyim ki sıra gelsin onlara. Ama bu içteki sorunları çözenden sonra artık sen özgürsün. Yani nefsinden kurtulan bir insan dünyanın en özgür insanıdır. Bu özgür insanı hiçbir zaman elde edemezsin. Hiçbir hâkimiyet bu özgür insanı, kendinden kurtulmuş bir insanı elde edemez. Neden? Bu özgürlük nereden geliyor? Kendinden kurtuldun, yani ihtiyaçlardan kurtuldun.

T. T: Burada İslamiyet’in ortodoks çerçevesi ile epey bir tezatlık görülüyor. Ona göre, Allah bizi imtihan etmek için dünyaya getirmiş; 'cennet’e ya da ‘cehennem’e gitmemiz, ‘iyilik’ veya ‘kötülük’lerden hangisini tercih ettiğimize bağlı. Siz o aradaki farkı açar mısınız? Bunun nedeni ne?

C. M: Dogmatist zahit diyor ki; “Biz sınav için gelmişik dünyaya. Tanrı bizi sınava çekiyor.” Tanrı’nın ne ihtiyacı var ki sınava çekecek? Biz diyoruz ki; “Tanrı, tüm dünya varlıklarını şereflendirmek için yaratmış.” Yani bu şerefliler, maddeden tutun, bitkiler, hayvanlar ve insandır. İnsan, ne zaman ki Hakk Teâlâ’yı idrak etmeye başlasa, daha fazla şereflenir. Bu şeref, sadece Tanrı’nın insanın içindeki tecellisinden dolayıdır. Bizim o “şeref” dediğimiz, bizim içimizde doğayla Tanrı’nın birbirinden ayrılmaması anlamına geliyor; bitkiler, hayvanlar, tüm canlılar ve insan Tanrı’dan ayrı değiller. Onun için diyoruz ki, “Vahdet makâmındayız biz”. Sadece biziz ki güneşten uzaklaşıp gölgenin altına giriyoruz. Asla Tanrı bizi sınava çekmiyor; Tanrı zaten “biz”de olmak için bizi yaratmış. O zaman ki O bizim içimizdedir; aslında “biz” diyoruz, “O” demiyoruz.“Biz” sözü aslında görüşmek ve dostlaşmak anlamındadır. “Biz” makamından sonra artık ben “O”yum, O “ben”dir; Mansûr-e Ḥallāj’ın Ene’l-Hakk’ı. Hallâc-ı Mansûr demiyor ki; “Tüm varlıkları ben yaratmışım!” Diyor ki; “O varlıkları yaratan zât, benim de içimdedir; çünkü ben de O’nun içindeyim.” “Lâ mevcûde illâ hû” (hiçbir mevcut yoktur O’ndan başka). İşte bu da vahdet-i vücûd felsefesi. Ehl-i Hakk’lar da buna inanıyorlar. “Zât-ı Hakk’ın mazharıyız /Sırr-ı süphan bizdedir”; “süphan”ın, Tanrı’nın sırrı nedir ki? Tanrı’nın sırrı budur. Şimdi ibadet meselesine de değineyim: İbadet “ebd” sözünden geliyor, yani kölelik, yani, “Tanrı bizim büyüğümüzdür, bizim ağamızdır, biz de Tanrı’ya ibadet ederiz, köleyiz”.

T. T: O’nun kullarıyız…

C. M: Kuluz yani. Bu “kul” makâmı da insanlarda var. İnsanlar da böyle düşünüyor ki bir büyük varsa, bir küçük de var. Ama vahdet-i vücûd âleminde büyük yok ki küçüğü olsun! Kulluk eğer hizmet makâmında ise bizim için makbuldür.

F. Ö: Kardeş Türküler Açıkhava konserinde bu yıl “Cemevleri ibadethanedir” demişti ya Taylan, Cavit Hoca itiraz etmişti sonradan buna…

C. M: Evet. Ben ona burada da itiraz ediyorum ki cemevi ibadethane değildir. İbadet evi camidir, kilisedir (onlar ki Tanrı’dan kendilerini ayrı hissediyorlar). Buradan bakınca, mesela cemevindeki ayrıma da itirazım var (kadın ve erkeklerin ayrı oturmasına).

F. Ö: Böyle anlatmıyor Aleviler. Tabii ben görmediğim için…

C. M: Bir tarafta kadınlardır, bir tarafta erkeklerdir. Ha, bunu bir takıyye olarak söyleseler amenna, yani gelip de yine insanlar derler “mum söndü” filan filan.. Amma felsefe olarak asla ikilik cemevinde olamaz. Eğer sen cemevinde iki düşünüyorsun, demek ki sen hâlâ vahdet makamını idrâk etmemişsin. Eğer sen cemevinde hâlâ karşında oturanı “kadın” olarak görebiliyorsun, sen hâlâ vahdet makamını idrâk etmemişsin, sen ceme giremezsin.

T. T: Peki Cavit Hocam, Feryal’in sorusuna devam edersek, buradan insana, barışa, topluma, adalete nasıl bir bakış açısı çıkıyor, yani o toplum bu inancı nasıl yaşıyor? Nasıl görüyor başkalarından farklı olarak?

C. M: Bir toplum ki sloganında şu var: “Biz yetmiş iki millete aynı gözle bakarız”, zaten bunu söylemek barışın tâ kendisidir. “Biz dünyada hiçbir milleti aşağı ya da üstün görmüyoruz” diyorlar. Onlar ki sadece Hakk’a inanmışlar ve onun yolundalar; ihtiyaçlarından fazlasını istemiyorlar.

F. Ö: Gerçekleşiyor mu sahiden Hocam bu? Yaşadığımız dünyada, bu hayata geçirilebiliyor mu?

C. M: İhtiyaç meselesi mi?

F. Ö: Eşitlik, adalet…

C. M:Tabii buradaki eşitlik, dışarıdaki eşitlikten biraz farklıdır; mesela eşitlik anlayışı dışarıda önce ekonomik olarak başlıyor, burada da öyledir ama ahlâk prensipleri dikkate alınarak. Mevzû şu ki şimdiye dek ne kadar hapishane, işkence, sürgün var, hepsi zaten bunun içindir. Şu an İran’da bile Ehl-i Hakk’ların hareket etmesine izin yoktur. Bugün mesela İran rejimi diyebilir ki “Kitaplar basılıyor…” filan, ama bir kitap sadece kitaplığında kalacaksa, bu hiçbir zaman pratiğe dökülemeyecekse istersen sabahtan akşama 115 tane kitap bas bir ülkede, ne kâra gelecek? Eğer ona inanan insanlar kendi cemevlerindeki özgürlüğü elde edemeyecekler (mecburlar damın üstüne bir insan koysunlar, birisi sokağın başında dursun, şimdi gelip de tutuklarlar, diye), onda ne anlamı var ki? Şimdi o noktaya gelmiş İran’da ki İran’da herkes fikrini söyleyebilir, yazabilir, filan ama hareket edemez. İşte benim de İran’da yasaklanmamın en önemli nedeni budur; ben o düşünceyi aktif hale getirdim, yani ben o düşünceye dayanarak sahneye çıktım. Benim şiirlerimde, tavırlarımda, yüzümdeki bu bıyıklarda bile…

F. Ö: Adalet, özgürlük talebi…

C. M: Evet, o vardı, ben onu yaşıyordum yani. Onun için o kısıtlamalar geliyor ve pratikte de gösteriyor ki hâlâ karanlık kuvvetler bu ışığa inanan insanların karşısında ve hâlâ ışığa inanan insanlarda potansiyel var, bu her an aktivasyona dönebilir. Onlara göre ocak hâlâ sıcak.

T. T: Bu uzun bir konu, sonuçta Ortadoğu’da (İran’ı da Ortadoğu’nun bir parçası olarak görüyoruz) bildiğiniz gibi çok barışçıl bir durum söz konusu değil. Maalesef biraz da uluslararası büyük güçlerin işin içine dahil olmasıyla halkların, mezheplerin birbirini gırtlaklaması söz konusu… Türkiye’de özellikle Kürt hareketi biraz bunun üzerine kafa yormaya çalıştı: öyle bir siyasi ve toplumsal yapılanma olsun ki burada gerçekten halkların kardeşliği sözde kalmasın ve buna her mezhep, her inanç, her etnik topluluk katkıda bulunabilsin… İşte, biliyorsunuz Sünnilerle Şiiler birbirlerinin camilerine bomba koyuyor, belki birbirlerini Müslüman olarak bile kabul etmiyorlar. Bu konuda Ehl-i Hakk cemaatinden ve görüşünden bu havuza neler taşınabilir?

C. M: Aslında bu sorunlar ilk defa ortaya çıkmıyor, gene devletler bunda suçludurlar. Bu konuda Hâfız diyor ki; "Ceng-i heftado do melet heme ra ozr bene.” [Yetmiş iki milletin savaşını özürlü görün, çünkü hakikati görmediler, efsane yoluna gittiler.] Eğer bir ülkede yönetenler (bazı kelimeler kullanıyorlar ki ben tam o kelimelere muvâfık değilim ama mecburum sözümü anlatmak için) seküler değilse, eğer gizlice bir ideoloji taşıyorlarsa kafalarında, bu dediğin hayat boyu gerçekleşmez. Yani diyelim ki ben bile sadece kafamdaki ideoloji ile gelsem hâkimiyetin üstüne, ben de zalim olacağım. Yok ben geleceğim de Bâtın olarak ülkede kim ki Batınîdir ona imkânlar sunacağım; ama ötekilere sunmayacağım, demek ki ben sadece bir kavram, bir isim kazanmışım Batınîlikten; onun içeriğine varmamışım. Hakk’ı insanların hepsinde görmek lazım. Biz demiyoruz tüm insanlar Hakk’tır, yani mutlaktır. Bir devletin görevi budur ki tüm renklere, tüm inançlara, tüm kabilelere eşit şartlar yaratsın ki hepsi kendi renkleriyle kavimleri vasıtasıyla hakikâte doğru gitsinler. Hizmet devletin görevdir. Tabii problem sadece devletlerde değil, milletlerde de var. Bugün baktığımız zaman İran’ın halkına, Irak’ın halkına, diğer halklara, acaba bu devletleri kim getiriyor hâkimiyete?Çoğu zaman milletlerin umursamazlıkları getiriyor… ve herkes kendi inancını dünyada her şeyden üstün tutuyor. Halbuki bu da inançların yanında bir inançtır, çünkü insanlar kendi kibirlerini, egolarını yenememişler. Siyaset takım meselesine dönmüş. Ben hangi takımı tutuyorum? Ehl-i Hakk’ın takımını tutmaktan başka çaresi yok. Felsefi düşünceler yavaş yavaş takım haline gelmiş dünyada. Halbuki hakikatın “h”si, “a”sı, “k”si, “i”si; hepsi beraber hakikati oluştururlar. Bir camiâdan, bir altyapıdan bir taşı alsan, o camiâ kesinlikle sonra onun darbesini yiyecek. Ha, ben geleyim hâkimiyete, kim Hallâc-ı Mansur’a inanmıyorsa, ben de onu öldüreyim, ne fark edecek o zaman? Onun için hâkimiyette olanların devlet ve milletin kafasında hizmet anlayışı olmasa ve bu hizmette “benimki ya da öteki” anlayışı kaldırılmasa, bu zulmü biz çekeceğiz ve bunun da günahını alıp götürüp büyük devletlerin boynuna asacağız. Ben bilmiyorum, büyük devletler ne yapıyorlar bizim bölgelerde. Biz çağırmışız aslında bu büyük devletleri; bizim cehaletimiz, bizim nefsimiz çağırmış. Onun için Kur'an-ı Kerim’de çok güzel bir ayet var, diyor ki; “Tanrı hiçbir kavmin alınyazısını değiştirmez, velev ki kendisi nefsini değiştirsin”; bu bitiriyor işi. Tâ ki bir millet yeryüzünden silinmiş, sonra ayağa kalkmış, esas devrimciler onlardır. Bakın Japon halkına. Yani bir milletin hakikaten kendi değerlerine sahip çıkması lâzım.

T. T: Çok güzel söylediniz, anladım. Mesela petrol kavgaları…

C. M: Evet, yani biz kendi cehaletimize günah keçisi arıyoruz.

T. T: Hazreti İsa aklıma geldi benim, o da der ya onu öldürenler için “Baba, onları affet, onlar ne yaptıklarını bilmiyor”… “Onları kahret, yok et” falan demez de, “onlar ne yaptıklarını bilmiyorlar” der… Yaklaşımınız biraz ona benziyor…
Sponsor Reklamlar

adsizkowboy isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alinti