Tekil Mesaj gösterimi
Alt 12.04.11   #2
cangibi62
Avatar mevcut degil.
Kıdemli Üye
Üye
Üyelik tarihi: Feb 2011
Nereden: gurbetten
Mesajlar: 838
Rep Puani : 30
Standart Cevap: ermenilerin tarihi


1895-96 ERMENİ TALAN VE KIRIMI

Osmanlı devleti içinde Ermenilerin görece önemli nüfus yoğunluğuna sahip olduğu 6 vilayette (Erzurum, Van, Bitlis, Sivas, Elazığ, Diyarbakır) ağırlaşan mağduriyet koşulları ulusal ve sosyal reform talepleri ile Ermeni sorununu öne çıkarmış ve uluslararası alana taşımıştı. Bu sorun sömürgeci devletler arası rekabet ve paylaşım kavgasına malzeme oluşturan genel doğu sorununun önemli bir halkasını teşkil ediyordu. Yaşanan gelişmeler Ermeni sorununu 1878’de farklı kanallardan iki ayrı uluslararası anlaşmaya (San Stefanos ve Berlin) konu etse de biri birini çelmeleyen bu devletler ve muğlak ifadelerle dolu anlaşma maddeleri Osmanlı devleti üzerinde ciddi bir yaptırım gücü oluşturmadı.

Osmanlı devleti sözkonusu 6 vilayetin hiç birinde Ermenilerin çoğunluk olmadığını ileri sürerek en ufak bir özerklik tanımamakta ısrar ediyordu. Türk, Kürt, Zaza, Arap, Çerkez ve sair etnik gruplar (bunların Alevi kesimleri de dahil olmak üzere) yekpare bir bütün gibi “Müslüman nüfus” şeklinde ele alınıp Gayrı-Müslimler ise en küçük etnik ve mezhepsel farklarına kadar ayrı ayrı tanzim edilmekle, doğuda çoğunluk-azınlık dengesi kolayca Ermeniler aleyhine gösterilmiş oluyordu. Son yüz yıllara kadar bir çok yerde çoğunluğa sahipken baskı altında gitgide dağılan Ermeni nüfusu artık tek başına çoğunluk oluşturmuyordu belki, ama “Müslüman” kategorisi içinde toplanan etnik gruplar da ayrı ayrı sayılsa çoğu yerde muhtemelen hiç biri salt çoğunluk oluşturmayıp göreceli çoğunluk hesapları yapmak gerekecekti. Böyle adil bir yaklaşım gösterilse, doğu vilayetlerinde Ermenilerin yer yer halen birinci, çoğu yerde ise artık ikinci sırada olmak üzere Kürtlere yakın bir yoğunluk arzettikleri görülürdü.

İslami esaslara dayalı Osmanlı politik sistemi bölgede yerel otorite imtiyazını Müslüman olmalarından dolayı fiilen Kürt feodal beylerine tanımış olup, bu durum sürekli Ermeniler aleyhine gelişmeleri koşulladığından dolayı, reform taleplerinin özellikle Ermenilerden gelmesi doğaldı. Gayrı-Müslimlere yüklenen ağır vergiler, toprak gaspları, ayrımcı ve keyfi yönetim, rüşvet, suistimal, angarya ve zorbalıklar, Ermeni halkının önde gelen şikayet nedenleriydi. Yavuz Selim zamanından beri Şafi Kürtleri bölgede hem Şii ve Kızılbaş etkinliğine, hem de Hristiyan yoğunluğuna karşı kendi merkezi sistemine dayanak yapmış olan Osmanlı Devleti, onları halen “ümmet” anlayışıyla kullanma çabasındaydı. Bu durum kayırılan feodal üst zümreler ve nemalanan çevreleri dışında Kürtlerin de yararına sayılamazdı. Ümmet yerine millet olarak tanınmak ve gerektiğinde bağımsızlık dahil ulusal hak ve özgürlüklere kavuşmak onların da hakkıydı.

Tarihte Ermenistan olarak bilinen coğrafyanın Osmanlı hakimiyetinde kalan batı bölümünün gelinen aşamadaki demografik yapısıyla tartışmalı bir gerçeklik arzettiği de doğruydu. Kuzeye doğru yayılan ve çoğalan Kürt nüfusu bölgede Ermenilerle o kadar içiçe geçmişti ki, Batı Ermenistan ile Kuzey Kürdistan’ı belli sınırlarla ayırt etmek iyice zorlaşmıştı. Durumun böyle olması, özerklik taleplerinin her iki ulus açısından dengeli bir düzenlemeyle karşılanmasına engel değildi gerçi. Ama eski statüyü değiştirme niyeti olmayan Osmanlı devleti, bölgedeki nüfus oranları konusunda yukardaki kaba hileye başvurmanın yanında, Ermeni nüfusunu rakam olarak da elden geldiğince az göstererek özerklik ve reform taleplerini boşa çıkartmaya çalışıyordu.

Rakamlar ve oranlarla oynama dışında Ermeni nüfusunu fiilen dağıtma ve tasfiye etmenin çeşitli yol ve yöntemleri de fırsat bulundukça denenecekti. Ermeni sorununun nihayi “çözüm”ü olarak I. Dünya Savaşı içinde girişilen soykırımı öncesinde bu tasfiyenin doğu genelindeki yaygın fakat kısmi bir denemesi 1895-96 yıllarında gerçekleştirildi. Bunu daha lokal bir deneme olarak 1909 Adana katliamı izledi.

Doğuda Hamidiye Alayları’nın da örgütlenmesiyle yoğunlaşan baskı-zulüm, toprak gasbı ve sair uygulamalar Sasun yöresinde Ermenileri 1894’te isyana yöneltmişti. Bu hareketi kanla bastıran Sultan Abdülhamit, bir yerde isyan edilmiş olmasını bahane ederek Orta ve Doğu Anadolu genelinde Ermenileri hedeflemekte gecikmedi. İslam bağnazlığıyla “gavur”a karşı harekete geçirilebilecek çeşitli grupları kışkırtma, gayrı-resmi silahlı çeteleri öne sürme yoluyla her tarafta bir saldırı furyası estirildi.

1895 güzünden 1896 baharına kadar devam eden yağma-talan ve kırımlara devletin güvenlik güçleri kimi yerde katılıp, kimi yerde seyirci kalarak kolaylık sağladı. Erzurum’dan Maraş’a, Sivas’tan Van’a, Diyarbakır’dan Trabzon’a onlarca şehir ve yüzlerce kasabada bir nevi “cihad” gibi cereyan eden olaylar, sayısız mahalle, köy, manastır ve kiliseleri harabeye çevirdi. Ülke genelinde 300 bine yakın can kaybı ve büyük maddi zayiat ile Ermeni halkı bu dönem önemli bir güç yitimine uğratıldı.

Saldırılar kimi yerde Ermenileri din değiştirmeye zorlarken, kimi yerde “cennetlik olmak” için doğrudan ve hunharca katliam biçiminde yürütülmüş, kiminde ise mal-mülk ve toprak gaspı önde gelen amaç olmuştu. Doğuda Ermenilerin reform talepleri gerçeklik kazanırsa bunun Kürtler aleyhine olacağı ve Müslümanların “gavur hakimiyeti” altına gireceği propagandası özellikle Kürtler arasında etkili olmuş; bu tehlikenin önünü alma ve Ermeni zenginliklerine konma dürtüsü zaten bir kısmı Hamidiye Alayları’nda örgütlenen Şafi Kürtleri yığınlar halinde saldırı furyasına dahil etmişti. Bu durum saldırıları örgütleyen Osmanlı devletinin dış dünya nezdinde sorumluluğu Kürtlere mal ederek kendini temize çıkartmasını da kolaylaştıracaktı.

Dersim’in Alevi-Zaza ve Kürtleri genelde Osmanlı devletiyle çatışmalı ve Ermenilerle iyi ilişkiler içinde olduklarından, başka bölgelerin aşiretleri gibi devlet hesabına vurucu güç olarak kullanılmaları pek mümkün olmamış ve iç Dersim’deki Ermeniler bu olaylardan fazla etkilenmemiştir. Aşağıdaki anlatımlarda görüleceği gibi Dersim’in aşiret liderlerinden bazıları bağımlı bölgelerdeki Ermeni dostlarını koruma yönünde silahlı güçleriyle harekete geçerek kurtarıcı rol de oynamıştır. Bununla beraber yine anlatımlar içinde geçen çeşitli isimler, saldırı furyasına katılan ve ganimetten nasibini almaya çalışan Dersimli aşiretlerin de mevcut olduğu fikrini veriyor.

Yapılan tasvirler, çevre köy ve kasabaları talan etmeye yatkın olan birçoklarının bu özellikleriyle teşvik edilerek 1895 olaylarında kullanıldıklarına işaret ediyor. Saldırı furyasına katılan Dersimlilerin yağma ve talan dışında bir amaç gütmedikler anlaşılıyor. Yine de direnişle karşılaşılan yerlerde kan dökme ve yakıp yıkma gibi örnekler sergileniyor. Direnişsiz kaçırtılan yerlerde en azından insanlar yerinden edilmiş oluyor. Sonuçta kanlı ve kansız bu tip saldırıların da Ermeni nüfusunu dağıtma ve tasfiye etme planına yaradığı açıktır.

Eldeki kaynakların gösterdiği kadarıyla Dersim’de 1895-96 olaylarından güneydeki bağımlı bölgelerin (Çemişgezek ve Çarsancak’ın) Ermeni yoğun yerleşim alanları önemli ölçüde etkilenmiştir. Geniş planda Dersim’in dış çeperlerini oluşturan ve kimisi yine bağımlı Dersim yöreleri arasında sayılan Arapkir, Eğin, Gürün, Kemah, Erzincan, Tercan, Kiği ve Palu talan saldırıları yanında ciddi katliamlara da sahne olmuştur. Ancak eldeki kitapların verdiği ayrıntılar iç Dersim’e yakın olan Çemişgezek ve Çarsancak yöreleriyle sınırlı kalıyor. (2)

ÇEMİŞGEZEK VE KÖYLERİNDE YAŞANANLAR


Yöreyle ilgili H. Kasparyan’ın kitabında şu bilgiler yer almakta:

« 1895 kırımından Çemişgezek şehri bir şekilde muaf kaldı, fakat Ermeni nüfusun yoğun olduğu köyleri talan ve kırımdan önemli ölçüde nasibini aldı.

Şehrin kurtulmasında önemli rol oynayan Uşpak mahallesinden Avedis Axikyan bunun üzerine Ermenilerden “Millet” ünvanını almıştı. Aslında bu şeref onun yakın dostluk içinde olduğu ve dar günde Hızır gibi yardımını aldığı Dersimli Kızılbaş Kürt liderlerinden Süleyman Ağa’ya aitti.

ŞEHRİN KORUNMASINI SAĞLAYAN KİRVELİK

Avedis’in torunu bayan Verjine İnceyan ABD’den yazdığı 24 Kasım 1960 tarihli mektubunda bu olaya değiniyor:

“Dedem Avedis Efendi Hozat’ın Meclis-i İdare’sine üyeymiş. Bir defasında Hozat’tan dönerken Dersim’in etkili Kürt aşiret reislerinden Süleyman Ağa’nın evine misafir olmuş. O gece Süleyman Ağa’nın gelini bir erkek çocuk doğurmuş. Kızılbaş-Kürt geleneklerine uygun olarak çocuğu dedemin kucağına verip kirvelik ilan etmişler. Böylece Süleyman Ağa ile Avedis Efendi arasında samimi bir dostluk gelişmeye başlar.

1895’te Ermeni kırımıyla ilgili haberler alan Süleyman Ağa Avedis Efendi’ye adam gönderir ve onun ailesi ile yakınlarını kendi yanına almak için 40 katır yollamayı önerir.

Dedem yanıt olarak, eğer bütün şehrin Ermenilerini koruması mümkünse bunun iyi olacağını, değilse kendisinin şehir halkıyla beraber kalmayı ve aynı kaderi paylaşmayı tercih edeceğini bildirir”.

Süleyman Ağa haberci gönderirken Uşpak mahallesine komşu Boğosi köyünde beklemiş. Uşpak kuşatma altındaymış. Avedis Efendi kendini hasta gösterip kilise etrafında dolaşma bahanesiyle mahalle dışına çıkarak Boğosi köyüne gitmiş.

“Bu gizemli görüşmeden sonra” diye devam ediyor Verjine; “ertesi sabah Süleyman Ağa öncülüğünde 500 Kürt Uşpak mahallesine gelir. Ağa kendi korumalarıyla Avedis Efendi’nin evine konaklar. Silahlı güçlerin bir kısmı Surp Sarkis kayasına çıkar. Kalanlar da 50’şerli gruplar halinde mahallenin köşe başlarına mevzilenirler.

Bütün Uşpak minnet duygusu içinde koca kazanlarla pilav ve et pişirir, mahallenin koruyucusu Kürtleri ağırlamaya çalışır.

Süleyman Ağa’nın Uşpak’a gelişini duyan Çemişgezek kaymakamı Tahsin Bey bir kaç polisle birlikte ‘hoşgeldin’ demeye gelir. Yemek sırasında dedemin ısrarlı davetine rağmen Türkler sofraya oturmaz. Fakat Süleyman Ağa onlara aldırış etmeden dedemle beraber yemeğe ve sohbete devam eder. Kaymakam kendi adamlarıyla evi terkeder, ama bir saat sonra iki polis gönderip Süleyman Ağa’nın kendisiyle görüşmek için hükümet konağına gelmesini rica eder”.

Süleyman Ağa onların kötü niyetini hissettiğinden görüşme yeri olarak Uşpak’ın değirmen deresini önerir. Bunun üzerinde anlaşırlar.

Tahsin Bey ile binbaşı belirlenen yere gelirler. Süleyman Ağa ile Avedis Efendi orada beraberdir. Kaymakam Süleyman Ağa ile özel görüşmek ister. Bunun üzerine Avedis Efendi uzaklaşır.

Verjine’nin anlatımına göre kaymakam Süleyman Ağa’ya “Talan etmek için mi, yoksa korumak için mi geldiklerini” sorar.

Sorunun ardındaki niyeti anlamak isteyen Süleyman Ağa “Talan etmeye geldik” diye yanıtlar.

“Pekiyi” der kaymakam sevinçle; “Siz talan edin, biz de kıralım”.

Bu cevap üzerine Süleyman Ağa hiddetli şekilde binbaşıya döner ve kaç askerleri bulunduğunu sorar. 400 asker yanıtını alınca kararlılıkla şunu söyler:

“Dinleyin kaymakam ve binbaşı efendi; ben buraya sevgili kirvemi ve akrabalarını korumaya gelmişim. Sahip olduğum silahlı gücü yanımdaki adamlardan ibaret zannetmeyin. Şu anda silahımı ateşlesem çevrede mevzi tutan 2 bin Kürt hemen yardıma yetişir. Bir tek Ermeniye dokunacak olursanız hepinizi kılıçtan geçiririm”.

Bu sert cevap üzerine Tahsin Bey ile binbaşı görüşmeyi sona erdirip giderler.

Dedesinden dinlediği olayı bu şekilde aktaran Verjine, Kürtlerin sonraki 5 gün boyunca mahallede nöbet tuttuklarını ve ancak tehlikenin geçtiğine inandıktan sonra köylerine döndüklerini yazıyor.

Böylece Uşpak mahallesinin güvenliği sağlandığı gibi Çemişgezek’in diğer mahalleleri de 1895 kırımından muaf tutulmuş olur.

Ermeni köylerinin talan edilişi sırasında şehire sığınanlar olurken, şehirdeki Türkler de kırım ve talan hazırlığı içindedir. Şehirde büyük bir telaş yaşanır. Der Sukias kilisede bir nutuk çekerek halka cesaret vermeye çalışır. Aynı gece şehrin keşişlerinden Der Garabet yetişkin erkekleri toplayıp muhtemel tehlikelere karşı önlem almak için danışır. Bir yandan savunma çareleri aranırken, bir yandan da kaymakam ve binbaşı üzerine etki yapılmaya çalışılır.

Der Sukias’ın yanı sıra Sarafyan Harutyun ve Jamgoçyan Giragos’un girişimleriyle binbaşı Ermeni mahallelerine asker gönderip güvenliği sağlatmak zorunda kalır. Sonuçta bunu mümkün kılan yine Süleyman Ağa’nın yaptığı peşin uyarı olmuştur.

Çemişgezek şehri bu sayede 1895 kırım ve talanından kurtulur. Fakat Ermeni nüfus yoğunluğuna sahip köylerin büyük çoğunluğu bu felakete uğrar ve kurbanlar verir.
Sponsor Reklamlar

__________________
'Şerefle bitirilmesi gereken en asil görev, hayattır.
Bir lokma ekmek için şerefini çiğnetmeye...
Bir anlık eğlence için servetini tüketmeye...
Bir zamanlık mevkii için el ayak öpmeye...
Günlük menfaatler için onurunu terketmeye...
Bir kısım insanlara kızıp tüm insanlara düşman olmaya
Değmez bu hayat.........
cangibi62 isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alinti